Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 186. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 186. Ayet

    وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ ente illâ beşerun miślunâ ve-in nezunnuke lemine-lkâżibîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      185. “Şöyle cevap verdiler: ‘Sen, gerçekten büyü yapılmış birisin!”

      186. “Sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Biz senin kuşkusuz yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz’”


      Şöyle cevap verdiler: Sen, gerçekten büyü yapılmış birisin! Bazıları şöyle demişlerdir: “Müsehhar” (مُسَحَّرٌ) kelimesi birçok kez ardı ardına büyüye mâruz kalmış kişi demektir. Buna göre yorum şöyle olur: Sen pek çok kez kendisine büyü yapılmış kimselerdensin. Tef‘îl kalıbı, o fiilin çokça yapıldığını göstermek içindir. Bazıları da şöyle demiştir: Sen aynen bizim gibi yaratılmış biri ve sadece bir beşersin. Yorumunu daha önce belirtmiştik.

      Sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Biz senin kuşkusuz yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz. Bu beyan gösteriyor ki onlar bu sözlerini kesin bir bilgi ve gerçeğe dayanarak değil sadece bir zanna dayalı olarak söylemişlerdir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve mâ (وَمَا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, mutlak olumsuzluk (nefy) ve ret bildiren "mâ" (مَا) edatının birleşimidir ("Ve değilsin / Ve hiçbir şekilde değil").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki "nefy-i mutlak" (kesin olumsuzlama) işlevini tahlil eder. Eyke halkının kurduğu bu cümle sıradan bir reddiye değildir. Cümlenin doğrudan olumsuzluk edatıyla (mâ) başlaması, muhatabın (Şuayb'ın) taşıdığı elçilik ve otorite iddiasına karşı duydukları o derin kibri ve peşin hükümlülüğü yansıtır. Onlar, peygamberin getirdiği argümanları (adalet çağrısını) dinleyip sonra itiraz etmezler; tartışmaya doğrudan "Sen elçi değilsin" şeklinde mutlak bir dilsel bariyer (mâ) kurarak başlarlar.

        Ente (أَنْتَ)

        Arapçada "sen" anlamına gelen, ikinci tekil şahıs ayrık (munfasıl) zamirdir. Cümlenin mübtedası (öznesi) konumundadır.

        Angelika Neuwirth, bu kişi zamirinin (ente) metne kattığı izolasyon ve politik hedef şaşırtma taktiğini okur. Eyke pazarında devasa bir toplumsal suç (ölçü ve tartıda hile yapma, gasp ve sömürü) işlenmektedir. Ancak sömürücü kitle, dikkatlerin kendi ticari cürümleri üzerinde toplanmasını engellemek için parmağını aniden tek bir kişiye yöneltir: "Sen!" (Ente). Suçu işleyen örgütlü çoğunluk, o sömürüyü ifşa eden tekil özneyi (ente) hedef tahtasına oturtarak muazzam bir felsefi manipülasyon yapar. Mesele artık bozulan piyasa ve teraziler değil, o terazileri eleştiren kişinin (senin) ontolojik statüsü ve niyetidir. Zamir, ahlaki yüzleşmeden kaçışın odak noktasıdır.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada "ancak, yalnız, sadece, -den başkası değil" anlamlarına gelen, olumsuz bir hükmü (mâ) daraltarak tek bir mutlak gerçeğe bağlayan (hasr) istisna edatıdır.

        Dücane Cündioğlu, "mâ... illâ" (değilsin... ancak şusun) kalıbının barındırdığı o devasa ontolojik hapishaneyi inceler. Eyke halkı, ahlakı ve adaleti savunan Şuayb peygamberi çürütemeyince onu felsefi olarak küçültme yoluna gider. "İllâ" edatı, peygamberin bütün o tevhidi, devrimci ve sarsılmaz ahlaki otoritesini bıçak gibi keserek, onu sadece etten ve kemikten ibaret sıradan bir varlığa (beşere) hapseder. Bu edat, hakikatin o aşkın (dikey) boyutunu tamamen reddedip, onu pazarın o kaba ve yozlaşmış (yatay) zeminine eşitleme arzusunun gramatikal bir giyotinidir.

        Beşerun (بَشَرٌ)

        İnsan, fani yaratık, derisi görünür olan canlı anlamlarına gelen b-ş-r (ب ش ر) kökünden türemiş isimdir. "Ente" zamirinin haberi (yüklemi) olduğu için ötre ile merfudur ("Sıradan bir beşer / Çıplak bir insan bedeni").

        İbn Fâris, b-ş-r (ب ش ر) kökünün temelinde "insanın veya bir canlının tüy, yün veya postla kaplı olmayan, doğrudan doğruya çıplak, açıkta ve dışarıdan gözlemlenebilir fiziksel derisi (beşere)" anlamının yattığını belirtir. İnsana biyolojik olarak bu ismin verilmesi, onun ruhsal veya melekuti yönünü değil; bütünüyle fizyolojik, fani ve toprağa ait yönünü vurgulamak içindir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beşer" mefhumunun Eyke halkının o kaba maddeci (materyalist) zihniyetindeki karşılığını tahlil eder. O tüccar oligarşisi için yeryüzündeki tek gerçeklik ölçülebilen, tartılabilen ve alınıp satılabilen "maddedir". Şuayb'ı bir "beşer" (biyolojik organizma) olarak etiketlemeleri, onun vahiy alan, fıtrata seslenen o aşkın ve manevi şahsiyetini tamamen inkar edip, onu pazardaki herhangi bir köle veya sıradan bir tüccar gibi sadece fani bir bedene (maddeye) indirgeme çabasıdır. Maddeye tapan akıl, muhatabında ruh veya vahiy göremez; sadece deri (beşer) görür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "beşer" kavramının cahiliye statükosundaki (aşkınlığın reddindeki) işlevini inceler. Sömürü üzerine kurulu sistemler, kendilerine kural koyan (adaleti emreden) gücün mutlak, ilahi ve dokunulmaz olmasını istemezler. "Sen ancak bir beşersin" vurgusu; "Sen de yiyip içiyorsun, senin de zaafların var, o halde senin sözünün bizim kâr hırsımızın veya kurduğumuz ticaret yasalarının üzerinde hiçbir üstünlüğü, hiçbir ilahi bağlayıcılığı yoktur" diyen, peygamberin otoritesini sıfırlamaya yönelik devasa bir politik savunma kalkanıdır.

        Mislünâ (مِثْلُنَا)

        Benzemek, denk olmak, aynı kategoride yer almak ve eşdeğer olmak anlamlarına gelen m-s-l (م ث ل) kökünden türemiş isim ile, "biz / bizim" anlamındaki birinci çoğul şahıs zamiri "nâ"nın (نَا) birleşimidir. "Beşerun" kelimesinin sıfatı konumundadır ("Tıpkı bizim gibi / Bizimle tamamen aynı statüde olan").

        İbn Fâris, m-s-l (م ث ل) kökünün özünde "iki nesnenin, durumun veya şahsın birbirinin kopyası olacak, aralarında hiçbir derece farkı veya üstünlük bulunmayacak şekilde aynı seviyede (denk) olması" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kapitalist aklın en büyük felsefi açmazını bu "mislünâ" (bizim gibi) kelimesi üzerinden okur. Eyke elitlerinin en büyük kibri, pazarın kurallarını kendilerinin koymasıydı. Onların tahammül edemedikleri asıl şey, kendileriyle aynı çarşıda yürüyen, aynı suyu içen ve "kendilerine denk" (misl) sandıkları birinin kalkıp onlara ölçüde, tartıda ve adalette bir "üst merci" olarak ahlak dersi vermesidir. Kibri dağları aşmış bir sömürücü zihin; kendisiyle eşit seviyede (misl) gördüğü birine itaat etmeyi, ontolojik bir aşağılanma olarak kabul eder.

        Michael Cook, "eşitlik" (mislünâ) iddiasının barındırdığı o karanlık politik tiranlığı tahlil eder. Eyke halkının bu kelimeyi kullanması, demokratik bir eşitlik veya tevazu arayışı değildir. Tam aksine, bu ifade sömürünün devamı için şart olan statükonun korunmasıdır. "Sen bizden farklı değilsin" diyerek, aslında "İlahi adalet (kıst) diye bir şey yoktur; hepimiz aynı çamurun içindeyiz ve güçlünün kuralı koyduğu bu piyasada senin dürüstlük çağrın felsefi olarak geçersizdir" demektedirler. Eşitlik iddiası, elçinin getirdiği ahlaki hiyerarşiyi (adaleti) reddetmek için kullanılan anarşist bir kılıftır.

        Ve in (وَإِنْ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; cümleye pekiştirme ve şüphesizlik katan "inne" (إِنَّ) edatının şeddesi hafifletilmiş (in-i muhaffefe) halidir. İkinci bir ihtimal olarak olumsuzluk (in-i nâfiye) ve "illâ" takdiriyle düşünülse de, burada tekit işlevindedir ("Ve şüphesiz / Gerçek şu ki / İşin aslı").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki bu edatın (in-i muhaffefe) ve yüklemdeki tekit lam'ının (le) birleşimiyle oluşan "in... le..." kalıbının belagatteki sarsılmaz itham formunu okur. Eyke halkı Şuayb'ı yalanlarken bir şüphe payı veya tartışma aralığı bırakmaz. Bu gramatikal yapı, onların tamamen zan ve iftiraya dayalı olan yargılarını, adeta mutlak bir hakikatmiş, bilimsel bir tespitmiş veya şaşmaz bir mahkeme kararıymış gibi büyük bir küstahlıkla ve kesinlikle (ve in) ifade ettiklerini gösterir. Kibrin lügati daima mutlaklık (tekit) içerir.

        Nazunnüke (نَظُنُّكَ)

        Zannetmek, kanaat getirmek, şüphe ile kesinlik arasında bir hükme varmak ve sanmak anlamlarına gelen z-n-n (ظ ن ن) kökünden türemiş birinci çoğul şahıs muzari fiil (nazunnü) ile, "seni" anlamındaki ikinci tekil şahıs nesne zamiri "ke"nin (كَ) birleşimidir ("Biz senin ... olduğuna kanaat getiriyoruz / Biz seni bütünüyle ... olarak zannediyoruz").

        İbn Fâris, z-n-n (ظ ن ن) kökünün temelinde "tamamen yüzde yüzlük bir kesin bilgiye (yakîn) ulaşmamakla birlikte; kalbin, aklın veya nefsin bir tarafa daha ağır basması, o konuda güçlü bir kanaate (kurguya) sahip olması" anlamının yattığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da "zan" kavramının epistemolojik değerini tahlil eder. Kâfirlerin veya statüko sahiplerinin "zannı", hakikati arayan saf bir felsefi şüphe değildir; aksine, kendi çıkarlarını, hevalarını ve sömürü düzenlerini korumak için uydurdukları hastalıklı, kurgusal ve yozlaşmış bir inanç sistemidir. Eykeliler "biz zannediyoruz" derken, aslında fıtratın o aydınlık gerçeğinden (vahiyden) kaçıp, kendi icat ettikleri o karanlık şüphe ve inkar mağarasına (zanna) sığınmaktadırlar. Hakikate kapalı bir akıl, sadece kendi zannını üretir.

        Patricia Crone, çoğul kipteki "nazunnü" (biz zannediyoruz) fiilinin politik ağırlığını inceler. Sömürücü oligarşiler, muhalif bir sesi bastırmak istediklerinde "ben" demezler, bizzat koca bir toplum adına, "biz" (çoğunluk) diyerek konuşurlar. "Biz senin hakkında şu kanaatteyiz" vurgusu, çoğunluğun zannının (ve kibrinin) mutlak bir doğruymuş gibi elçinin üzerine bir karabasan gibi çökertilmesidir. Kitle psikolojisiyle üretilen bu "kolektif zan", peygamberin tevhidi duruşunu itibarsızlaştırmak için sahnelenen örgütlü bir psikolojik linç kararıdır.

        Lemine (لَمِنَ)

        Cümleye mutlak kesinlik ve ayırıcı vurgu katan tekit lam'ı (lam-ı fârika / لَ) ile; -den/-dan, içinden ve kategorisinden anlamlarına gelen "min" (مِنْ) harf-i ceridir. Geçiş kolaylığı için fetha ile harekelenmiştir ("Kesinlikle onlardan biri(sin) / Hiç şüphesiz ... olanların içinden(sin)").

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "in... le..." tekit kalıbının içinde yer alan bu harf-i cerin (min) metne kattığı kategorik mühürleme işlevini okur. O zorba tüccarlar Şuayb'a doğrudan "sen yalancısın" demekle yetinmezler. Lam'ın sarsılmaz vurgusu ve min'in (kategori) aidiyetiyle; onu yeryüzünde daha önce yaşamış ve yaşayacak olan bütün o aşağılık, sahtekâr ve hastalıklı kitlenin "tam içine" fırlatıp orada sabitlerler. Bu edat kombinasyonu, ahlakı savunan birini tarihin o en şerefsiz çöplüğüne mahkum etmeye çalışan azgın bir dilsel faşizmdir.

        El-Kâzibîn (الْكَاذِبِينَ)

        Yalan söylemek, gerçeği çarpıtmak, asılsız iddialarda bulunmak ve hakikatin üstünü örtmek anlamlarına gelen k-z-b (ك ذ ب) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Min" harf-i cerinden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("Yalancılardan / Sahtekârlardan / Gerçeği asılsız kılanlardan").

        İbn Fâris, k-z-b (ك ذ ب) kökünün özünde "sözün gerçeğe, vakıaya ve fıtrata uymaması, bir bilginin veya iddianın bütünüyle asılsız, kurgusal ve boş (yalan) olması" anlamının bulunduğunu aktarır. (Sıdkın/doğruluğun ontolojik zıddıdır).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın (kâzibîn) barındırdığı o devasa ontolojik çürümeyi ve felsefi trajediyi tahlil eder. Terazide eksik ölçen, her ticarette müşterisini aldatan, hileli piyasa kurallarıyla insanların emeğini çalan ve hayatı "fiili bir yalan/sahtekârlık" üzerine kurulu olan Eyke halkının; yeryüzünün yegâne dürüst, güvenilir (emîn) ve adil kişisini (Şuayb'ı) "yalancılıkla" (kâzibîn) suçlaması, fıtratın bütünüyle iflas ettiği o karanlık noktadır. Çamura batmış bir zihin, en temiz aynayı kirli olmakla suçlar. Kendi terazisi yalan (kizb) olan bir toplumun, göklerin terazisini (vahyi) yalan ilan etmesi kaçınılmaz bir sömürü refleksidir.

        Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "kizb" (yalan) kavramının Eyke aklındaki tersyüz edilişini inceler. Kapitalist/pagan akıl için "doğru" (hakikat); teraziyi kurnazca eksiltip onlara devasa servetler ve kâr getiren o yozlaşmış eylemlerdir. "Yalan" (kizb) ise; o kârı tehdit eden, ölçüyü tam yapmayı emreden, adaleti savunan tevhidi mesajdır. Kendi haksız çıkarlarına, sömürü düzenlerine ve hevalarına uymayan her ilahi yasayı (ve elçiyi) "yalan" (kâzibîn) ilan etmek; pazarın kibrini fıtrata karşı savunan o kokuşmuş medeniyetin varoluşsal bir yansıtma (projeksiyon) hastalığıdır. Gerçeği reddeden, gerçeği söyleyeni yalanlamak zorundadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X