قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 185. Ayet
Daralt
X
-
185. “Şöyle cevap verdiler: ‘Sen, gerçekten büyü yapılmış birisin!”
186. “Sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Biz senin kuşkusuz yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz’”
Şöyle cevap verdiler: Sen, gerçekten büyü yapılmış birisin! Bazıları şöyle demişlerdir: “Müsehhar” (مُسَحَّرٌ) kelimesi birçok kez ardı ardına büyüye mâruz kalmış kişi demektir. Buna göre yorum şöyle olur: Sen pek çok kez kendisine büyü yapılmış kimselerdensin. Tef‘îl kalıbı, o fiilin çokça yapıldığını göstermek içindir. Bazıları da şöyle demiştir: Sen aynen bizim gibi yaratılmış biri ve sadece bir beşersin. Yorumunu daha önce belirtmiştik.
Sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Biz senin kuşkusuz yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz. Bu beyan gösteriyor ki onlar bu sözlerini kesin bir bilgi ve gerçeğe dayanarak değil sadece bir zanna dayalı olarak söylemişlerdir.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
Söylemek, iddia etmek, konuşmak ve karşılık vermek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Dediler / Karşılık verdiler / İddia ettiler").
İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir niyetin ve kararın kelimeler aracılığıyla dış dünyaya açıkça ve kesin bir dille ilan edilmesi" anlamının bulunduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (kâlû) diyalogdaki asimetrik ve kaçamak işlevini tahlil eder. Şuayb peygamber önceki ayetlerde Eyke halkına son derece rasyonel, ekonomik ve ahlaki bir adalet çağrısı yapmıştı (Ölçüyü tam tutun, haksızlık etmeyin). Ancak o tüccar elitler, bu ekonomik eleştiriye karşı kendi piyasa sistemlerini savunan rasyonel veya hukuki bir tezle karşılık vermezler. Onların ürettiği bu "kâlû" (dediler) eylemi, tartışmayı felsefi zeminden (adalet kavramından) koparıp, doğrudan peygamberin şahsiyetine saldıran (ad hominem) ilkel bir linç refleksidir. Hakikate verecek cevabı olmayan kitleler, hakikati söyleyeni etiketleyerek susturmaya çalışır.
Dücane Cündioğlu, "kavl" (söz) eyleminin statüko savunmasındaki psikolojik duvarını okur. Peygamberin sözü (çağrısı) toplumu yozlaşmadan kurtarmayı amaçlayan ahlaki bir neşter iken; sömürücü oligarşinin "sözü" (kâlû), sadece o hakikati boğmayı, kendi kokuşmuş sömürü konforlarını korumayı amaçlayan bir algı operasyonudur. Onların sözü, bir iletişim aracı değil, adaletin önünü kesen muazzam bir kibrin dilsel inşasıdır.
İnnemâ (إِنَّمَا)
Cümleye mutlak kesinlik katan "inne" (إِنَّ) edatı ile, onu sınırlandıran ve tekit eden "mâ" (مَا) edatının birleşmesinden oluşan, hasr (daraltma ve kilitleme) bildiren tahsis edatıdır ("Ancak ve ancak / Sadece / Başka bir şey değil").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki "kasr/hasr" (hükmü tek bir noktaya kilitleme ve diğer tüm ihtimalleri reddetme) sanatındaki şiddetini inceler. Eyke halkı, Şuayb'ı reddederken "Sen belki yanılıyorsun" demez. "İnnemâ" (Sen sadece şusun) diyerek, peygamberin bütün o ahlaki, tevhidi ve devrimci şahsiyetini, ihtimallere kapalı bir şekilde tek bir aşağılayıcı kalıba (büyülenmişliğe/deliliğe) hapsederler. Bu edat, muhatabın (elçinin) varoluşunu, akli melekelerini ve iddialarını kategorik olarak sıfırlama, onu toplum nezdinde mutlak surette itibarsızlaştırma operasyonunun gramatikal aracıdır.
Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu "sınırlandırma" (innemâ) edatının hegemonik bir sansür olduğunu tahlil eder. İktidarı ve sermayeyi elinde tutan sınıflar, kendi düzenlerine itiraz eden ahlaki bir sesi duyduklarında, o sesin "haklı olabilme ihtimalini" asla tartışmaya açmazlar. "İnnemâ" (Sen ancak şusun) diyerek, muhalif sesi tamamen politik alanın ve aklın dışına iterler. Bu, statükonun kendini korumak için başvurduğu en kestirme ve en kaba ötekileştirme taktiğidir.
Ente (أَنْتَ)
Arapçada "sen" anlamına gelen, ikinci tekil şahıs ayrık (munfasıl) zamirdir. Cümlenin mübtedası (öznesi) konumundadır.
Angelika Neuwirth, bu kişi zamirinin (ente) metne kattığı izolasyon ve hedef şaşırtma taktiğini okur. Ortada devasa bir toplumsal suç (ölçü ve tartıda hile yapma, gasp, sömürü) vardır. Ancak sömürücü kitle, dikkatlerin bu ekonomik cürüm üzerinde toplanmasını engellemek için parmağını aniden tek bir kişiye yöneltir: "Sen!" (Ente). Suçu işleyen çoğunluk, suçu ifşa eden tekil özneyi (ente) hedef tahtasına oturtarak felsefi bir manipülasyon yapar. Mesele artık bozulan terazi değil, o teraziyi eleştiren kişinin (senin) akıl sağlığıdır. Zamir, ahlaki yüzleşmeden kaçışın odak noktasıdır.
Mine (مِنَ)
Arapçada -den/-dan, içinden, dahilinde ve kategorisinden anlamlarına gelen "min" (مِنْ) harf-i ceridir. Geçiş kolaylığı için fetha ile harekelenmiştir ("...-den birisin / ...olanların içindensin").
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), harf-i cerin (min) metne kattığı "kategorik hiçleştirme" işlevini inceler. Eykeliler, Şuayb'a doğrudan "Sen delisin" demez. "Sen de o aklını yitirmişlerin/büyülenmişlerin içinden (mine) birisin" der. Bu ifade, peygamberin o benzersiz, saf ve ahlaki direnişini; toplumun zaten alışkın olduğu, kimsenin ciddiye almadığı, dışlanmış ve marjinal bir "hasta zümrenin" içine (kategorisine) fırlatıp atmaktır. "Min" edatı, vahyin o eşsiz ve sarsıcı ağırlığını, toplumun gözünde sıradanlaştırıp etkisiz bir hezeyana eşitleme çabasının (fişlemenin) dilsel göstergesidir.
El-Müsahharîn (الْمُسَحَّرِينَ)
Büyülemek, aklı çelmek, aldatmak ve bir şeyin aslını gizleyip sahte bir yüzle sunmak anlamlarına gelen s-h-r (س ح ر) kökünden, tef'il babında (tashîr) türetilmiş ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Min" harf-i cerinden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("Büyülenmiş olanlardan / Aklı başından alınmışlardan / İradesi elinden alınmışlardan"). (Not: Klasik lügatte bu kelimenin s-h-r /akciğer-mide kökünden gelip "yiyip içen ölümlü insanlardan birisin" anlamına geldiği de ifade edilse de, Kur'an bütünlüğündeki peygamber muhalefeti bağlamında "büyülenmiş/akli melekelerini yitirmiş" anlamı ontolojik bir eleştiri olarak merkeze alınır).
İbn Fâris, s-h-r (س ح ر) kökünün temelinde "bir şeyin hakiki doğasının gizlenerek, dışarıdan müdahale ile fıtrata aykırı, yanıltıcı, göz boyayıcı ve aklı iptal edici sahte bir formda sunulması" anlamının bulunduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "sihr/müsahhar" kavramının pagan Arap aklındaki karşılığını tahlil eder. Cahiliye tüccarları için "akıllılık"; kâr etmeyi bilmek, piyasayı manipüle etmek ve servet biriktirmektir. Şuayb'ın kendi şahsi hiçbir çıkarı (ecri) olmadan, hiçbir maddi kâr beklemeden, sırf "adalet" (kıst) için böyle devasa bir sistemi karşısına alması, o kâr odaklı tüccar zihniyeti için rasyonel (akli) bir durum olamazdı. Çıkar gözetmeyen bir insan, onlara göre ancak dışarıdan bir müdahaleyle aklını yitirmiş, "büyülenmiş" (müsahhar) biri olabilirdi. Çıkar hesabına dayanmayan saf ahlak, kapitalist aklın gözünde mutlak bir deliliktir.
Râgıb el-İsfahânî, "müsahhar" (büyülenmiş) ithamının barındırdığı ontolojik ironiyi inceler. Eyke halkının bizzat kendileri sınırsız mülkiyet hırsıyla, hileli kazançla ve dünyanın geçici konforuyla "büyülenmiş", fıtratlarını kaybetmiş ve varlığın hakikatine kör olmuş bir güruhtu. Ancak tersyüz olmuş bu kokuşmuş medeniyette; gözleri sahte bir hırsla perdelenmiş olan o hasta çoğunluk, yeryüzündeki en ayık, en rasyonel ve en dürüst insanı (peygamberi) aklını yitirmekle (müsahhar olmakla) suçlamaktadır. Hakikatin inkarı, daima bir projeksiyon (kendi hastalığını karşıya yansıtma) üzerine kuruludur.
Michael Cook, sosyolojik sapma teorisi bağlamında bu kavramın (müsahharîn) muhalefeti "tıbbileştirme/hastalandırma" işlevini okur. Eğer Eyke halkı Şuayb'ı "politik bir devrimci" veya "ahlakçı" olarak kabul etseydi, onun adil terazi çağrısına mantıklı bir cevap vermek veya mahkemeye çıkmak zorunda kalacaklardı. Ancak onu "büyülenmiş/hezeyan içindeki bir mecnun" (müsahhar) olarak etiketlediklerinde, onun sözleri hukuki ve ahlaki bir değer olmaktan çıkar, sadece tıbbi bir anormalliğe dönüşür. İktidar, hakikati çürütemediğinde, hakikati söyleyeni "deli" ilan ederek sömürü düzenini güvenceye alır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ism-i mef'ul (edilgen) kalıbının o derin felsefi hakaretini tahlil eder. "Müsahhar", eylemi yapan değil, eyleme (büyüye/cinnete) maruz kalandır. Eykeliler bu kelimeyi kullanarak; Şuayb'ın kendi iradesi, bilinci ve özgür aklı olmadığını, başka karanlık güçlerin kontrolü altında saçmaladığını iddia ederler. Bu itham, peygamberin o muazzam tevhidi uyanıklığını, ontolojik bağımsızlığını ve ahlaki iradesini (fail olma vasfını) elinden alıp, onu edilgen ve aciz bir nesneye (mef'ule) dönüştürme küstahlığıdır. Sömürücüler, uyanık (farkında) bir bilince tahammül edemezler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla