Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 183. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 183. Ayet

    وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tebḣasû-nnâse eşyâehum velâ ta’śev fî-l-ardi mufsidîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      178. “Bakınız ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”

      179. “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

      180. “Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb’ine aittir.”

      181. “Ölçüyü tam tutun, eksik verenlerden olmayın.”

      182. “Doğru terazi ile tartın.”

      183. “İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın, bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın.”


      Ölçüyü tam tutun, eksik verenlerden olmayın. Hûd sûresinde de Medyen halkı için aynı şekilde: “Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin...” demişti. Her ikisinde de ölçünün tam yapılması zikredilmiştir. Biz, her ikisinde de eksik ölçüp eksik tarttıkları ortaya çıkmış da o yüzden her ikisinde de aynısı zikredilmiştir, ya da kıssa aynı kıssadır, dolayısıyla her ikisinde de o yüzden zikredilmiştir, bunu bilemiyoruz. Ölçüyü tam tutun. Sanki şöyle demiş olmaktadır: Tediye (ödeme) yaparken ölçü ve tartıyı tam yapın, alacağınızı tahsil ederken de onlardan fazlasını almayın.

      Doğru terazi ile tartın. “el-Kıstâs” (بِالْقِسْطَاسِ) hakkında bazıları dediler ki: O adalettir. Yani insanlara haklarını tartarken adaletle tartın, eksik kılmayın. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Kıstâs” el-Kabbân, yani terazi demektir. “el-Müstakîm” ise doğru, düzgün anlamındadır. Sanki şöyle demiştir: Doğru dürüst bir terazi ile tartın, onun iki kefesinden birini diğerinden daha ağır kılmayın, ikisi de eşit olsun. Sanki onlar, kefeyi insanların haklarını ödeme esnasında daha ağır, kendileri başkalarından alırken ise daha hafif kılıyorlardı. Onlara her iki kefeyi de eşit tutmalarını emretti.

      İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın kavl-i celîlinde iki istidlal vardır: Birincisi satılan malın (mebî’) kabzetmemiş de olsa mücerret akitle müşterinin mülkiyetine geçmiş olması. İkincisi de keylî ya da veznî (yani mislî) mallarda bütünden şayi bir cüzün satımının caiz olması. Çünkü İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın denilmekte ve şeyler (eşya) onlara izafe ve nispet edilmektedir. Eğer onların mülkiyetine girmemiş olsaydı o takdirde onların eşyası olmazdı. Oysa onların eşyaları olduğu belirtilmiştir. Çünkü burada sözü edilen şeyin ya mebî’ (satılan mal) ya da semen (biçilen değer) olması kaçınılmazdır. Her ne olursa olsun her iki takdirde de ifa borcu olanların değil, alacaklı olanların mülkü olarak sayılmıştır. Bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın. ‘Velâ ta‘sev” (وَلَا تَعْثَوْا) orada fesat çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lâ tebhasû (وَلَا تَبْخَسُوا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi, nehiy (yasaklama/olumsuzluk) bildiren "lâ" (لَا) edatı ve; noksanlaştırmak, değerini düşürmek, hakkını kısmak, haksızlık etmek ve malı kusurlu göstermek anlamlarına gelen b-h-s (ب خ س) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari nehiy (yasaklama) fiilinin birleşimidir. Cezm edatından dolayı fiilin sonundaki "nûn" harfi düşmüştür ("Ve eksiltmeyin / Değerini düşürmeyin / Haksızca kısmayın").

        İbn Fâris, b-h-s (ب خ س) kökünün temelinde "bir şeyin gerçek kıymetini, ölçüsünü veya hakkını kasten, hileyle veya zorbalıkla eksiltmek, sahibine hak ettiğinden daha azını vererek onu zarara uğratmak" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "bahs" (eksiltme/değersizleştirme) eyleminin sadece fiziki bir terazi hilesi olmadığını tahlil eder. Bu kavram, bir insanın emeğini, ürettiği malı veya sahip olduğu bir hakkı, çeşitli manipülasyonlarla "değersiz ve önemsiz" göstererek ucuza kapatma ahlaksızlığıdır. Hakikati kendi kârı uğruna eğip büken her eylem ontolojik bir "bahs" (kıymet düşürme) suçudur.

        Dücane Cündioğlu, "eksiltme/değersizleştirme" (tebhasû) fiilinin barındırdığı ontolojik saldırıyı okur. Eşyanın ve emeğin ilahi nizamda (kıstâs/terazi sisteminde) şaşmaz bir değeri ve şerefi vardır. Eyke'nin hilekâr tüccarları, malları alırken o malların değerini sözle ve hileyle düşürüp (bahs edip), satarken yüksek fiyattan satarak piyasayı kontrol ediyorlardı. "Değerini düşürmeyin" emri, insanın eşyaya (ve diğer insanların emeğine) tahakküm etmesini, kâr hırsıyla varlığın şerefini lekelemesini engelleyen muazzam bir felsefi barikattır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (tebhasû) ekonomik sosyoloji eksenindeki pazar manipülasyonu boyutunu inceler. Gücü elinde tutan oligarşiler (Eyke elitleri), piyasadaki fiyatları istedikleri gibi belirleyerek zayıf üreticilerin mallarını ölü fiyata kapatıyorlardı. Şuayb peygamberin bu uyarısı, sadece tartı aletindeki basit bir gramaj hilesine değil; tekelleşme, fiyat kırma, kara borsa ve emek sömürüsü gibi "malı değersizleştiren" (bahs) bütün o vahşi kapitalist oyunlara (serbest piyasa zorbalığına) yöneltilmiş devasa bir ahlaki ve hukuki reddiyedir.

        En-Nâse (النَّاسَ)

        İnsanlar, topluluk, beşeriyet anlamlarına gelen ve ü-n-s (ا ن س) veya n-v-s (ن و س) kökünden türemiş olan ismin, belirli/bilinen (harf-i tarif almış) ve fetha ile nasb edilmiş halidir. Cümlede fiilin birinci nesnesi (mefulü bihi) konumundadır ("İnsanları / İnsanların...").

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "nâs" (insanlar) kelimesinin kabile sosyolojisindeki evrensel kırılmasını tahlil eder. Çöl ve ticaret hukuku (cahiliye aklı), sadece kendi kabile üyelerine veya anlaşmalı oldukları müttefiklerine karşı dürüst olmayı (vefayı) emrederdi. Yabancı bir kervana veya sahipsiz bir yolcuya hile yapmak suç sayılmaz, "ticari bir zeka ve ganimet" olarak görülürdü. Şuayb peygamber, adaletin sınırlarını "en-nâse" (bütün insanlara) kelimesiyle mutlak bir evrenselliğe taşır. Sömürüye karşı korunması gereken şey kabile bağı değil, "insan" (nâs) olma fıtratıdır.

        Patricia Crone, politik hukuk bağlamında bu kelimenin çifte standardı yıkan gücünü okur. Eyke elitleri zenginlere karşı dürüst, garibanlara ve kimsesizlere karşı hilekârdı. "İnsanların (nâs) hakkını kısmayın" emri, ekonomik adaleti muhatabın cüzdanına, gücüne veya statüsüne göre değil, "insanlık onuruna" sabitleyen tevhidi bir eşitlik beyanıdır. Hak, şahsın gücünden değil, nâs (insan) oluşundan kaynaklanır.

        Eşyâehüm (أَشْيَاءَهُمْ)

        Dilemek, istemek, varlık sahasına çıkmak ve bir şeye yönelmek anlamlarına gelen ş-y-e (ش ي ا) kökünden türemiş "şey" isminin çoğulu (eşyâ) ile, "onların" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir. Fiilin ikinci nesnesidir ("Onların eşyalarını / Onların mallarını / Onların sahip oldukları şeyleri").

        İbn Fâris, ş-y-e (ش ي ا) kökünün temelinde "var olan, zihinde veya dış dünyada mevcudiyeti bilinen, tasavvur edilebilen ve insanın iradesinin taalluk ettiği her türlü nesne, durum veya hak" anlamının yattığını belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "eşya" kavramının bu ekonomik bağlamdaki ontolojik genişliğini tahlil eder. Kur'an, "mallarını" (emvâlehüm) de diyebilirdi. Ancak en geniş ve kapsayıcı kavram olan "eşyâehüm" (onların şeylerini/eşyalarını) kelimesinin kullanılması, hırsızlık ve eksiltme (bahs) eyleminin sınırlarını sadece buğday, altın veya gümüşle sınırlamaz. İnsanın ürettiği sanat, harcadığı emek, sahip olduğu itibar, zamanı, fikri mülkiyeti ve varoluşsal hakları da onun "eşyası" (sahip olduğu şeyler) kapsamındadır. Vahiy, insanın sahip olduğu "hiçbir şeye" (en ufak bir hakka bile) tecavüz edilmemesini emrederek ahlakın sınırlarını devasa bir şekilde genişletir.

        Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "onların eşyaları" tamlamasındaki mülkiyet saygısını inceler. Eyke tiranları, güçlerinden dolayı her şeyi "kendi malları" (halkın ürettiğini de kendi lütufları) sanıyorlardı. "Eşyâehüm" (Onların/İnsanların eşyaları) vurgusu, mülkiyetin sınırlarını çizer. Zayıfın malı, güçlünün kâr marjı veya ganimeti değildir; o mal "onlarındır" (eşyâehüm). İnsanın mülkiyetine (emeğine) yapılan saygısızlık, doğrudan yaratılış nizamına (Allah'a) yapılmış bir saygısızlıktır.

        Ve lâ ta'sev (وَلَا تَعْثَوْا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi, nehiy (yasaklama/olumsuzluk) bildiren "lâ" (لَا) edatı ve; şiddetli şekilde bozgunculuk yapmak, aşırıya gitmek, kasten taşkınlık çıkarmak ve ifsat etmek anlamlarına gelen a-s-y (ع ث ي) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari nehiy (yasaklama) fiilinin birleşimidir. Cezm edatından dolayı sonundaki "nûn" düşmüştür ("Ve bozgunculuk çıkarmayın / Taşkınlık edip sınırı aşmayın / Terör estirmeyin").

        İbn Fâris, a-s-y (ع ث ي) kökünün özünde "bir yerde kasten ve şiddetle tahribat yapmak, kurulu bir düzeni zorbalıkla yıkmak, haksızlıkta aşırı giderek ifsadın (bozgunculuğun) en uç noktasında hareket etmek" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-s-y" eyleminin sıradan bir günah ile kurduğu o yıkıcı farkı tahlil eder. Her hata bir günahtır, ancak her günah "a-s-y" (şiddetli bozgunculuk/taşkınlık) değildir. Eyke halkının hileli ticareti ve ekonomik sömürüsü, artık sadece pazardaki bir "eksik tartı" meselesi olmaktan çıkmış; yolları kesen, insanları tehdit eden, itiraz edenleri susturan ve bütün bir coğrafyayı yaşanmaz hale getiren sistematik bir "taşkınlık/terör" (a-s-y) rejimine dönüşmüştür.

        Michael Cook, ekonomik tahribatın politik taşkınlığa (a-s-y) dönüşümünü okur. Bir toplumda ölçü (adalet) kaybolduğunda, bu çürüme sadece ekonomiyle sınırlı kalmaz. Hileyle zenginleşen oligarşi, o haksız servetlerini korumak için zorbalığa, mafyatik güç kullanımına ve asayişi bozmaya (taşkınlık yapmaya) başlar. Şuayb'ın "ta'sev" (taşkınlık yapmayın) uyarısı, bozulan bir terazinin eninde sonunda toplumun kanını emen vahşi bir "sosyal kaosa" (sınır tanımazlığa) dönüşeceğinin o muazzam sosyolojik deşifresidir.

        Fî'l-erdı (فِي الْأَرْضِ)

        İçinde, zarfında, -de/-da anlamlarına gelen "fî" (فِي) harf-i ceri ile; yeryüzü, zemin, toprak ve yaşanan coğrafya anlamlarına gelen e-r-d (ا ر ض) kökünden türemiş ismin birleşimidir ("Yeryüzünde / Bu topraklarda / Yaşadığınız bu coğrafyanın içinde").

        Angelika Neuwirth, mekansal vurgunun (fî'l-erdı) metne kattığı o evrensel ve ekolojik genişlemeyi tahlil eder. Eyke halkı sadece kendi karanlık ormanlarında veya pazar meydanlarında hile yapıyorlardı. Ancak kötülük (sömürü) statik değildir; zehirli bir gaz gibi yayılır. "Yeryüzünde (fî'l-erdı) bozgunculuk yapmayın" vurgusu, lokal bir pazardaki hilenin, ticaret yolları vasıtasıyla bütün bir yeryüzünün, diğer şehirlerin ve nihayetinde "insanlığın yaşam alanının" (yeryüzünün) dengesini tahrip ettiğini gösterir. Bir kişinin hakkını eksiltmek, bütünüyle yeryüzü (arz) nizamına karşı işlenmiş kozmik bir suçtur.

        Müfsidîn (مُفْسِدِينَ)

        Bozmak, ifsat etmek, çürütmek, dengeyi/salahı yok etmek ve yoldan çıkarmak anlamlarına gelen f-s-d (ف س د) kökünden, if'âl babında (ifsâd) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Cümlede "hal" (durum zarfı) konumunda olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Bozguncular olarak / İfsat edip çürüten bir kimliğe bürünerek").

        İbn Fâris, f-s-d (ف س د) kökünün temelinde "bir şeyin doğal, fıtri, sağlam ve doğru (salah/kıvam) durumundan çıkarak bozulması, işlevini yitirmesi, içten içe çürümesi ve yıkıma uğraması" anlamının yattığını belirtir. (İyiliğin ve onarımın/salahın ontolojik zıddıdır).

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "hal" (durum) zarfı olarak ve ism-i fâil kalıbında gelmesindeki felsefi dehşeti inceler. Ayet "bozgunculuk yapmayın" (ve lâ tüfsidû) şeklinde bir fiil de kullanabilirdi. Ancak "müfsidîn" (bozguncular olarak) kalıbının seçilmesi; adaleti (ölçüyü) bozan o tüccarların sadece kötü bir "eylem" yapmadıklarını, varoluşsal olarak bütünüyle çürümüş, çevrelerindeki her şeyi zehirleyen ve fıtratı yok etmeyi kendilerine bir "karakter/kimlik" (hal) edinmiş birer "fesat aparatına" (müfsidlere) dönüştüklerini ilan eder. Sömürü, insanı eylemsel bir hatadan, varoluşsal bir çürümeye (fesada) mahkum eder.

        Celaleddin el-Suyuti, fiil (ta'sev) ile halin (müfsidîn) birleşmesindeki tekit (pekiştirme) sanatını okur. "Ta'sev" (taşkınlık yapın) zaten içinde bir ifsâd (bozgunculuk) barındırır. Sonunda tekrar "müfsidîn" (bozguncular olarak) denmesi, Eyke halkının o hileli ticaretinin, sadece basit bir ekonomik hırsızlık değil; Allah'ın yeryüzüne koyduğu o kusursuz barış, denge ve adalet (salah) nizamına karşı açılmış mutlak, kasıtlı ve sınır tanımaz bir "teolojik yıkım/anarşi" projesi (fesat) olduğunu muhatabın yüzüne şamar gibi çarpan gramatikal bir mühürdür. Teraziyi bozan, evreni çürütür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X