Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 179. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 179. Ayet

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      178. “Bakınız ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”

      179. “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”

      180. “Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb’ine aittir.”

      181. “Ölçüyü tam tutun, eksik verenlerden olmayın.”

      182. “Doğru terazi ile tartın.”

      183. “İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın, bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın.”


      Ölçüyü tam tutun, eksik verenlerden olmayın. Hûd sûresinde de Medyen halkı için aynı şekilde: “Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin...” demişti. Her ikisinde de ölçünün tam yapılması zikredilmiştir. Biz, her ikisinde de eksik ölçüp eksik tarttıkları ortaya çıkmış da o yüzden her ikisinde de aynısı zikredilmiştir, ya da kıssa aynı kıssadır, dolayısıyla her ikisinde de o yüzden zikredilmiştir, bunu bilemiyoruz. Ölçüyü tam tutun. Sanki şöyle demiş olmaktadır: Tediye (ödeme) yaparken ölçü ve tartıyı tam yapın, alacağınızı tahsil ederken de onlardan fazlasını almayın.

      Doğru terazi ile tartın. “el-Kıstâs” (بِالْقِسْطَاسِ) hakkında bazıları dediler ki: O adalettir. Yani insanlara haklarını tartarken adaletle tartın, eksik kılmayın. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Kıstâs” el-Kabbân, yani terazi demektir. “el-Müstakîm” ise doğru, düzgün anlamındadır. Sanki şöyle demiştir: Doğru dürüst bir terazi ile tartın, onun iki kefesinden birini diğerinden daha ağır kılmayın, ikisi de eşit olsun. Sanki onlar, kefeyi insanların haklarını ödeme esnasında daha ağır, kendileri başkalarından alırken ise daha hafif kılıyorlardı. Onlara her iki kefeyi de eşit tutmalarını emretti.

      İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın kavl-i celîlinde iki istidlal vardır: Birincisi satılan malın (mebî’) kabzetmemiş de olsa mücerret akitle müşterinin mülkiyetine geçmiş olması. İkincisi de keylî ya da veznî (yani mislî) mallarda bütünden şayi bir cüzün satımının caiz olması. Çünkü İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın denilmekte ve şeyler (eşya) onlara izafe ve nispet edilmektedir. Eğer onların mülkiyetine girmemiş olsaydı o takdirde onların eşyası olmazdı. Oysa onların eşyaları olduğu belirtilmiştir. Çünkü burada sözü edilen şeyin ya mebî’ (satılan mal) ya da semen (biçilen değer) olması kaçınılmazdır. Her ne olursa olsun her iki takdirde de ifa borcu olanların değil, alacaklı olanların mülkü olarak sayılmıştır. Bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın. ‘Velâ ta‘sev” (وَلَا تَعْثَوْا) orada fesat çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fettekullâhe (فَاتَّقُوا اللَّهَ)

        Takip, nedensellik ve mantıksal bir sonuca bağlama işlevi gören "fe" (فَ) bağlacı, korumak, sakınmak ve kalkan edinmek anlamlarına gelen v-k-y (و ق ي) kökünden ifti'âl babında (ittikâ) türetilmiş ikinci çoğul şahıs emir fiili ve Yaratıcı'nın özel ismi "Allah" (اللَّهَ) lafzının birleşimidir ("O halde Allah'tan sakının / Öyleyse kendinizi Allah'a karşı korumaya alın").

        İbn Fâris, v-k-y (و ق ي) kökünün temelinde "bir nesneyi, bedeni veya ruhu, kendisine dışarıdan gelecek tehlikeli ve yıkıcı etkenlerden mutlak surette korumak, tehlike ile kendi arasına sağlam, aşılmaz bir kalkan (vikâye) yerleştirmek" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki "fe" (fa-i ta'kibiye) edatının metnin kurgusundaki rasyonel bağlayıcılığını tahlil eder. Şuayb peygamber bir önceki ayette (178. ayet) ticari hilelerin kol gezdiği o pazarda kendisinin "emîn" (güvenilir ve dürüst) bir elçi olduğunu beyan etmişti. Bu edat, o güvenilirlik beyanının havada kalmasına izin vermez; muhatabı anında mantıksal bir ahlaki eyleme icbar eder: "Madem ki ben terazisi bozuk bu piyasada size ihanet etmeyen, dürüst ve göklerin otoritesini taşıyan bir elçiyim; o halde (fe) aklınızı başınıza alın ve o çürümüş sömürü çarkını bırakıp Allah'ın adalet yasalarına sığının."

        Râgıb el-İsfahânî, "takva" emrinin Eyke halkının ekonomik sosyolojisindeki (sınır tanımaz kâr hırsı) ontolojik reddiyesini inceler. Eyke halkı, serveti ve ticari büyümeyi hiçbir ahlaki sınır tanımaksızın, adaleti (kıstı) bütünüyle tahrip ederek elde ediyordu. Onlar için pazarın tek kuralı, daha fazla kazanmaktı. Şuayb peygamberin "Allah'tan sakının" (takva) emri; insanın o dipsiz mülkiyet güdüsü ve sömürü iştahı ile başkalarının hakkı arasına ahlaki ve hukuki bir "kalkan" (vikâye) örmesi gerektiğine dair devasa bir adalet çağrısıdır. Takva, sadece mabette hissedilen soyut bir duygu değil; pazarda tartıyı doğru tutabilme, haksız kazancın zehrinden kendi ruhunu koruma iradesidir.

        Dücane Cündioğlu, kapitalist/faydacı bir medeniyete yöneltilen "sakınma/korkma" (ittikâ) çağrısının felsefi ağırlığını okur. Kendi ekonomik çıkarlarını tanrılaştıran, terazide yaptıkları hileleri bir ticaret zekası sanarak yeryüzünün ahlaki dengesini bozan şımarık bir oligarşiye "Korkun ve sakının" demek, onların o devasa mülkiyet narsizmine vurulmuş en ağır darbedir. Kendini piyasanın mutlak faili sanan ve sömürüye hiçbir sınır çizmeyen Eyke aklı, bu emirle kendi varoluşsal sınırlarına, kul hakkına ve yaratılmışlığına (sorumluluğa) geri çağrılmıştır. Sınırı (takvası) olmayan bir serbest piyasa, o toplumun helake (çöküşe) yürüyüşüdür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, emrin nesnesindeki (Allah) teolojik tekelciliği tahlil eder. Şuayb peygamber, "Müşterinin kınamasından sakının" veya "Ticari itibarınızı kaybetmekten korunun" demez. Eyke halkının asıl problemi, kârı ve parayı putlaştırmış olmalarıydı. Korkunun, utanmanın ve sakınmanın merkezine sadece "Allah" lafzı yerleştirilerek, ticari ahlakın ve dürüstlüğün kaynağının ekonomik bir rasyonalite veya piyasa itibarı değil, doğrudan doğruya sarsılmaz ilahi bir yasa olduğu vurgulanır. Takva, insanı paranın ve sınırsız arzuların köleliğinden özgürleştiren tevhidi bir eylemdir.

        Ve etî'ûn (وَأَطِيعُونِ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; boyun eğmek, itaat etmek, uyumlu davranmak ve kendi isteğiyle tabi olmak anlamlarına gelen t-v-a (ط و ع) kökünden, if'âl babında (itâ'at) türetilmiş ikinci çoğul şahıs emir fiili ve "bana" anlamındaki birinci tekil şahıs zamiri "nî"nin (نِي) birleşimidir. Fâsıla (ayet sonu ses uyumu) gereği sondaki "yâ" harfi düşmüştür ("Ve bana itaat edin / Benim rehberliğime boyun eğin").

        İbn Fâris, t-v-a (ط و ع) kökünün özünde "hiçbir kaba zorlama, kılıç baskısı veya kerih görme (kerh) olmaksızın; bir emre, kişiye veya duruma kendi özgür aklıyla, fıtri bir kolaylıkla ve tam bir rıza (gönüllülük) ile boyun eğmek" anlamının yattığını aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "itaat" kavramının Eyke halkındaki ticari statüko ile çatışmasını tahlil eder. Şuayb'ın yaşadığı o ormanlık kentte itaat; gücü elinde tutan zengin tüccarlara, hileli piyasa kurallarına ve sömürüyü norm haline getiren o yozlaşmış kitle psikolojisine yapılıyordu. İnsanlar, ekonomik olarak dışlanmamak (aç kalmamak) için o çürümüş düzene uyum sağlıyorlardı. Şuayb peygamber ise arkasında hiçbir ticari lobi veya kabile gücü olmadan, yapayalnız bir elçi olarak "itaat" talep etmektedir. Piyasanın sapkın kâr hırsına karşı, adaleti savunan tek bir elçiye itaat etmek (etî'ûn), o boğucu sömürü ağını yırtıp atan muazzam bir ahlaki ve ekonomik devrimdir.

        Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu itaatin (etî'ûn) egemen sınıfa karşı radikal bir sosyal isyan çağrısı olduğunu inceler. Eyke halkının elitleri, ticareti organize bir soygun ağına dönüştürmüş, yeryüzünün nimetlerini kendi tekellerine almışlardı. Şuayb'ın, o sömürünün egemen olduğu pazarlarda açıkça "Bana itaat edin" demesi; "Sizi sömüren, emeğinizi çalan ve haksızlığı yasa haline getiren o yozlaşmış oligarşiyi (ve onların kurallarını) terk edin; adaletin ve dürüstlüğün elçisi olan benim rehberliğime girin" anlamına gelen devasa bir politik eksen kayması talebidir. Peygambere itaat, yeryüzündeki o kirli kapitalist konsensüsü kökünden reddetmektir.

        Michael Cook, tevhidi anayasanın bu iki ayaklı yapısını (takva ve itaat) Eyke halkının ekonomik krizi üzerinden okur. Ayette Allah'a karşı "takva" (sakınma/kalkan), elçiye karşı ise "itaat" (uyma/eylem) istenmiştir. Yaratıcı görünmezdir; O'na karşı derin bir vicdani hürmet ve dürüstlük (takva) duyulur. Ancak bu soyut adalet duygusunun yeryüzündeki pratik, sosyal ve ekonomik ispatı; o Tanrı'nın kelamını ete kemiğe büründüren ve o hilekar kentin ortasında bir dürüstlük kalesi (emîn) gibi duran elçinin kurallarına (adil ölçüye) "itaat" etmektir. Şuayb'ın ahlaki rehberliğini reddedip, salt "Biz içimizde Allah'a inanıyoruz" diyerek terazide hile yapmaya devam etmek, teolojik bir sahtekarlıktır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emir kipinin barındırdığı peygamberane şefkati ve trajik aciliyeti inceler. Şuayb'ın "bana itaat edin" demesi, bir pazar tekelini ele geçirme, ticari bir makam hırsı veya insanları kendi siyasi gücüne katma arzusu değildir. Üzerlerine doğru göklerden (veya bulutlardan) kahredici bir azabın (gölge gününün) yaklaştığını gören bir şefkat elçisinin, o kâr sarhoşu azgın kalabalığı mutlak bir helaktan, o ahlaki iflastan kurtarmak için uzattığı yegâne hukuki can simididir. İtaat, o sapkın tüccarlara sunulmuş son kurtuluş (adil piyasa) reçetesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X