اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 177. Ayet
Daralt
X
-
176. “Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.”
177. “Şuayb onlara şöyle demişti: ‘Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’”
Şuayb ve Eyke Halkı
Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı. “el-Eyke” (الْأَيْكَةِ) hakkında bazıları sözü edilen kavmin kendisine nispetle anıldığı bir ağaçtır, demişlerdir. Bazıları da “Eyke” “Gayda”(الغَيْضَةُ), yani sık ağaçlık yer anlamındadır demişlerdir.
Şuayb onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” Bazı müfessirler şöyle dedi: Burada Allah Şuayb hakkında “kardeşleri” demedi. Çünkü Şuayb onların, yani Eyke halkının soyundan değildi. O yüzden Allah Teâlâ “Kardeşleri Şuayb onlara şöyle demişti” buyurmadı. Hûd sûresinde ise “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik” dedi. Çünkü Şuayb Medyen halkındandı. Müfessirler şöyle diyor: Şuayb, Medyen halkına gönderilmişti ve o onlardandı. Ayrıca Eyke halkına da gönderilmişti ve o onlardan değildi. O yüzden orada “kardeşleri” derken burada öyle demedi. Ancak “kardeşleri” demediği yerde onun onların nesebinden ve soyundan olmadığını gösteren bir husus yoktur. Çünkü Âdem’in bütün çocukları kardeştirler. Bütün insanlar onun oğullarıdır. Buna göre onun bütün evlatları birbirlerinin kardeşleri ve bacılarıdır.
Sonra biz Medyen’in Eyke, Eyke’nin de Medyen olup olmadığını da bilemiyoruz. Acaba Şuayb, bunlar ayrı ayrıdır da her ikisine de mi gönderilmiştir? Yoksa ikisi aynıdır da (onun kavmi) bir defasında Medyen’e diğerinde Eyke’ye mi nispet edilmiştir? En doğrusunu elbette Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Eyke Gayda yani sık ağaçlık yer demektir. Çoğulu “Eyk”tir.
Ebû Avsece şöyle dedi: Eyke ağaç demektir. Eyk (الأَيْكُ), Eyke’nin çoğuludur. Yoksa elifsiz Leyke (لَيْكَة) midir? Onu da bilmiyorum. Ebû Ubeyde de aynı sözleri söylemiştir. Ebû Zeyd şöyle dedi: Ashâbu Leyke, badiyede yaşayanlar demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İz (إِذْ)
Arapçada "hani, o vakit, dığında, -dığı zaman" anlamlarına gelen, geçmişteki spesifik bir zaman dilimini, tarihi bir kesiti veya ahlaki bir kırılma anını işaret eden zaman zarfıdır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu zaman edatının belagatteki "istihzâr" (zihinde canlandırma ve şimdiki zamana taşıma) sanatındaki sarsıcı gücünü tahlil eder. Bir önceki ayette (175. ayet) Eyke halkının elçileri toptan yalanladığına dair makro ve statik bir tarihsel hüküm (kezzebe) verilmişti. "İz" (hani o vakit) edatı, bu genel tarihsel yargıyı aniden dondurur ve muhatabın zihnini o karanlık ormanın (Eyke'nin) içindeki ticaret meclislerine çeker. Anlatı, genel bir helak bilgisinden, elçinin o sömürücü kalabalığa karşı ilk uyarısını yaptığı o spesifik, canlı ve felsefi gerilimin başladığı saniyeye odaklanır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metnin sinematografik ritmine kattığı psikolojik derinliği inceler. Eyke halkının o hileli ve zorba ekonomik düzeni mutlak bir felaketle son bulacaktır. "İz" edatı, izleyiciyi o korkunç sonun (gölge azabının) öncesine, her şeyin henüz bir uyarı aşamasında olduğu, imtihanın ve ahlaki seçimin (adaletin) hala mümkün olduğu o son "kırılma anına" götürerek trajedinin ontolojik temelini kurar.
Kâle (قَالَ)
Söylemek, iddia etmek, konuşmak ve beyanda bulunmak anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Dedi / Söyledi / Seslendi").
İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir niyetin ve tefekkürün, kelimeler aracılığıyla dış dünyaya açıkça ilan edilmesi, kelama dökülmesi" anlamının yattığını belirtir.
Dücane Cündioğlu, "kavl" (söz) eyleminin kaba piyasa kuralları karşısındaki ontolojik zaruretini okur. Eyke halkı, ahlaksızlığı teorik bir tartışma olarak değil, bizzat tartılarda ve yollarda fiziki bir eylem (gasp ve eksik ölçme) olarak pratiğe döküyordu. Şuayb peygamber, bu kaba ve eylemsel sömürünün karşısına fiziksel bir güçle veya kılıçla çıkmaz. Terazisi bozulan, hırsla kokuşan bir toplumu yeniden inşa etmenin yegâne felsefi müdahalesi "söz"dür (kâle). Söz, kâr hırsından gözü dönmüş statükoya yöneltilmiş rasyonel ve ahlaki bir frendir.
Lehüm (لَهُمْ)
İçin, -e/a, aidiyet ve yönelme anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile, "onlar" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir ("Onlara / Onlar için").
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu yönelme edatının tebliğ sosyolojisindeki "muvâcehe" (yüzleşme) boyutunu inceler. Şuayb peygamber, adaleti ve dürüst ticareti soyut bir felsefe olarak kendi mabetlerinde mırıldanmaz. "Lehüm" (Onlara) vurgusu, tebliğin doğrudan doğruya o ekonomik sömürüyü meşrulaştıran, organize eden ve haksız kazancı bir yaşam tarzı olarak dayatan o kibirli tüccar kitlesinin (hüm/onların) yüzüne karşı yapıldığını gösterir. Hakikat, doğrudan suç mahalline fırlatılmıştır.
Şu'aybün (شُعَيْبٌ)
Bir araya getirmek, toplamak, onarmak, bir kabile/şube oluşturmak ve dağılmış olanı birleştirmek anlamlarına gelen ş-a-b (ش ع ب) kökünden türemiş özel isimdir. "Kâle" fiilinin faili (öznesi) olduğu için ötre ile merfudur ("Şuayb").
İbn Fâris, ş-a-b (ش ع ب) kökünün temelinde birbirine zıt iki temel anlamın barındığını aktarır: Birincisi "dağılmış, parçalanmış ve bozulmuş olan şeyleri bir araya getirip onarmak, lehimlemek"; ikincisi ise "bütün olan bir şeyin kısımlara (şubelere) ayrılmasıdır." Şuayb isminin, toplumdaki o ahlaki ve ekonomik parçalanmışlığı (haksızlığı) onarmaya (ıslaha) dönük fıtri misyonla muazzam bir etimolojik uyumu vardır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde, Şuayb peygamberin isminin Eyke halkına seslenirken Kur'an'daki diğer kıssalarla kurduğu o dehşetli "eksikliği" (hazf sanatını) tahlil eder. Âd, Semûd ve Lût kavimlerinde peygamberler hep "kardeşleri" (ehûhüm Hûd, ehûhüm Sâlih, ehûhüm Lût) tamlamasıyla anılmıştı. Ancak burada Şuayb isminden önce "ehûhüm" (onların kardeşi) kelimesi kullanılmaz. Çünkü Şuayb Midyanlıydı; Eyke halkı ise onunla aynı coğrafyayı (veya ticari ağı) paylaşan ancak doğrudan kan (kabile) bağı bulunmayan, ormana tapan bir topluluktu. Vahiy, aralarında kan bağı (uhuvvet) olmayan bir yere elçi gönderildiğinde, "kardeşlik" sıfatını gramatikal olarak geri çekerek metnin tarihsel doğruluğunu sarsılmaz bir hassasiyetle korur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "kardeşlik" (asabiyet) bağının eksikliğinin tebliğ diyalektiğindeki karşılığını okur. "Kardeşiniz Şuayb" denmemesi, Şuayb'ın o karanlık orman (Eyke) medeniyetinde bütünüyle bir "yabancı", dışarıdan gelen bir ahlaki müfettiş konumunda olduğunu hissettirir. Kendi kabilelerinden olmayan birinin (yabancının) onların ticari karlarına, tartılarına ve düzenlerine müdahale etmesi, o kibirli tüccar oligarşisi için çok daha tahammül edilemez, rasyonel bir reddiye ve mutlak bir felsefi çatışma zeminidir.
Elâ (أَلَا)
Arapçada dikkat çekmek, uyarmak, teşvik etmek ve muhatabı sarsmak için cümlenin başına gelen, tekit ve tenbih (uyandırma) bildiren istiftah veya tahdîd edatıdır ("...-mez misiniz? / Hadi ama / Dikkat edin").
Michael Cook, bu edatın retorik boyutundaki ahlaki zarafeti tahlil eder. Şuayb peygamber, piyasayı ve ticareti elinde tutan o kaba ve pragmatist (faydacı) kitleye "Dürüst olmak zorundasınız!" şeklinde diktatöryal bir kılıçla saldırmaz. "Elâ" (Sakınmaz mısınız?) edatı, ahlakı dışarıdan dayatılan kaba bir güce değil, muhatabın kendi körelmiş vicdanını ve fıtratını çalıştırmasına bırakan özgürlükçü bir nidadır. Dürüstlük ve adalet, ancak iradeyle seçilirse ontolojik bir değer kazanır.
Tettekûn (تَتَّقُونَ)
Korumak, sakınmak, kalkan edinmek, zarar verecek şeyden uzak durmak ve dikkatli olmak anlamlarına gelen v-k-y (و ق ي) kökünden, ifti'âl babında (ittikâ) türetilmiş ikinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir ("Sakınmaz mısınız? / Kendinizi ilahi adaletten ve çürümekten korumaz mısınız?").
İbn Fâris, v-k-y (و ق ي) kökünün temelinde "bir nesneyi, şahsı veya ruhu, kendisine zarar verecek tehlikeli dış etkenlerden mutlak surette korumak, onunla tehlike arasına sağlam ve aşılmaz bir kalkan (vikâye) koymak" anlamının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramının Eyke halkının o vahşi piyasa koşullarındaki felsefi ve ekonomik karşılığını inceler. Eyke halkı için ticaret; güçlünün zayıfı ezdiği, terazinin hileyle bozulduğu ve kârın tek mutlak değer olduğu kuralsız bir savaş alanıydı. "Sakınmaz mısınız?" sorusu, insanın o doymak bilmez mülkiyet hırsı ve kâr güdüsü ile kendi onuru arasına ahlaki bir "kalkan" (ittikâ) örmesi gerektiğine dair devasa bir adalet çağrısıdır. Takva, sadece mabetteki bir dua değil; pazarda tartıyı doğru tutabilme iradesidir.
Patricia Crone, politik ekonomi ekseninde bu fiilin (tettekûn) serbest piyasa kuralsızlığına karşı politik bir fren mekanizması olduğunu okur. Kendi zenginliklerini (hevalarını) tanrılaştıran, haksız kazancı bir zeka belirtisi sayan oligarşik bir topluma "Korkun ve sakının" demek, onların o devasa ekonomik narsizmine vurulmuş en ağır darbedir. Kendini pazarın mutlak faili sanan ve sömürüye hiçbir sınır çizmeyen Eyke aklı, bu emirle kendi varoluşsal sınırlarına, kul hakkına ve yaratılmışlığına (sorumluluğa) geri çağrılmıştır. Sınırı (takvası) olmayan bir ekonomi, toplumun intiharıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu muzari (süreklilik bildiren) fiilin ontolojik derinliğini tahlil eder. Hileli ticaret ve eksik tartı, bir anlık bir öfke veya şehvet suçu değil; her gün, her ticarette, her pazarlıkta (süreklilikle) tekrarlanan, sistematik ve soğukkanlı bir hırsızlıktır. "Tettekûn" (Sakınmaz mısınız) eyleminin şimdiki zaman kipiyle sorulması, o piyasadaki her bir alışveriş anında vicdanın (takvanın) sürekli olarak uyanık tutulması gerektiğine, adaletin kesintisiz bir fıtrat nöbeti olduğuna dair sarsılmaz bir tevhidi ihtardır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla