وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 173. Ayet
Daralt
X
-
170-171. “Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık.”
172. “Sonra diğerlerini helâk ettik.”
173. “Üzerlerine de görülmemiş bir yağmur yağdırdık, sonunda önceden uyarılmış olanların yağmuru korkunç oldu.”
Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık. Sonra diğerlerini helâk ettik. Daha önce yorumunu yapmıştık.
Üzerlerine de görülmemiş bir yağmur yağdırdık, sonunda önceden uyarılmış olanların yağmuru korkunç oldu. Muhtemelen önce yurtlarının altını üstüne, üstünü altına getirmiş sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Ardından yurtlarının altını üstüne getirdik, üzerlerine taşlaşmış çamur yağdırdık!”. Belki de onların üzerine yağdırdığı taşlarla altlarını üste üstlerini de alta çevirmiş, yurtlarını alt üst etmiştir. Şu da mümkündür: Yerleşim birimlerini içlerindekilerle birlikte alt üst etmiş, onlardan uzakta olanlar üzerine de taş yağdırmıştır.
Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Mine’l-kâlîn” (مِنَ الْقَالِينَ) “mubğıdîn” yani buğz edenler anlamındadır. Birisine buğzettiğin zaman “Kaleytü’r-racüle” (قَلَيْتُ الرَّجُلَ) dersin. Bu anlamda şu âyet vardır: “Rabb’in seni bırakmadı ve sana darılmadı”. “Gâbir” (الْغَابِرِينَ) bâki, yani geride kalan demektir.
Yorumu Yorumla
-
Ve emtarnâ (وَأَمْطَرْنَا)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; yağmur yağmak, gökten su inmesi anlamlarına gelen m-t-r (م ط ر) kökünden, if'âl babında (imtâr) türetilmiş birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiili "emtara" ve eylemin faili (öznesi) olan "biz" anlamındaki "nâ" (نَا) zamirinin birleşimidir ("Ve biz yağdırdık").
İbn Fâris, m-t-r (م ط ر) kökünün temelinde "gökten yeryüzüne doğru inen her türlü sağanak, akış ve şiddetli yağış" anlamının bulunduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu fiilin Kur'an lügatindeki o korkunç semantik kaymasını (istiare/mecaz sanatını) tahlil eder. Arapçada rahmet ve bereket getiren normal yağmur için sülasi mücerred (kök) halindeki "metara" fiili kullanılırken; gökten inen şeyin su değil de helak edici bir "taş, ateş veya azap" olduğu o kozmik yıkım anlarında fiil if'âl babına aktarılarak "emtara" (yağdırdık) şeklinde kullanılır. Lût kavminin üzerine yağan şey sülasi bir rahmet değil, if'âl babının o ağırlaştırılmış formunda yağan saf bir felakettir.
Patricia Crone, politik teoloji ekseninde gökten gelen bu "imtâr" (yağdırma) eyleminin yeryüzü tiranlıkları üzerindeki ezici iktidarını okur. Lût kavmi, yaşadıkları coğrafyayı (Sodom'u) kendi kurallarına, arzularına ve sapkınlıklarına göre yönettikleri, dışarıdan gelen hiçbir otoriteyi tanımadıkları mutlak bir krallık sanıyordu. "Biz yağdırdık" (emtarnâ) fail-fiil yapısı, o kokuşmuş yeryüzü egemenliğinin, göklerin o ezici, dikey ve karşı konulamaz şiddeti altında saniyeler içinde nasıl acizleştiğini, insanın kaba kuvvetinin ilahi müdahale (yağmur) karşısında nasıl bir kum tanesine dönüştüğünü ilan eden mutlak bir tevhidi fermanıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fail konumundaki azamet zamirinin (nâ / biz) barındırdığı o dehşetli psikolojiyi inceler. Eylem sadece doğanın kör bir felaketi (meteorolojik bir sağanak) değildir; bizzat mutlak Yaratıcı'nın devrede olduğu, sapkınlığa ve fıtratın çürütülmesine karşı bizzat göklerin otoritesinin (Biz) kasıtlı, planlı ve öfke dolu bir infaz iradesidir.
Aleyhim (عَلَيْهِمْ)
Arapçada üzerinde, mukabilinde, tepesinde ve aleyhinde anlamlarına gelen, üstünlük ve tahakküm bildiren "alâ" (عَلَى) harf-i ceri ile, "onların" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir ("Onların üzerine / Onların tepesine / Onların aleyhine").
Angelika Neuwirth, bu edatın (alâ) helak sahnesindeki mekansal ve uzamsal (spatial) tahakkümünü tahlil eder. Lût kavmi, yeryüzünde yatay bir düzlemde kaba kuvvet uyguluyor, şehre gelen misafirlere sokak aralarında saldırıyordu. İlahi azabın onlara "aleyhim" (tam tepelerinden/üzerlerinden) gelmesi, onların o kokuşmuş yatay düzlemini dikey ve aşılmaz bir felaketle ezip geçmektir. Yeryüzünün o azgınları, tepelerinden inen (aleyhim) bu göksel kuşatma karşısında sağa veya sola kaçabilecekleri hiçbir yatay boşluk (sığınak) bulamamış, mutlak bir dikey infaza mahkum olmuşlardır.
Metaran (مَطَرًا)
Yağmur, sağanak ve gökten inen şey anlamlarına gelen m-t-r (م ط ر) kökünden türemiş isimdir. "Emtarnâ" fiilinin kendi kökünden geldiği için eylemin şiddetini ve mahiyetini pekiştiren "meful-i mutlak" konumundadır ve fetha ile nasb edilmiştir ("Öyle bir yağmur ki / Gerçek ve korkunç bir yağmur").
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin belirsiz (nekra) bir masdar/isim olarak (metaran) ve meful-i mutlak formunda kullanılmasındaki o devasa "tehvîl" (dehşete düşürme ve büyütme) sanatını okur. Ayet "onların üzerine azap yağdırdık" veya "taş yağdırdık" demez. "Emtarnâ... metaran" (Yağdırdık... öyle bir yağmur ki) diyerek ismi meçhul bırakır. Bu belirsizlik (nekra), insan aklının sınırlarını zorlayan, o güne kadar yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş, türü ve şiddeti tasavvur dahi edilemeyecek kadar korkunç ve yabancı bir felaketin dehşetini muhatabın (okuyucunun) ruhuna adeta bir şok dalgası gibi zerk eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bedevi aklındaki "yağmur" (matar) ontolojisinin fıtratla olan zıtlığını inceler. Çöl medeniyetleri için yağmur, mutlak hayat, diriliş, umut ve neşedir; tabiatın fıtri canlanışıdır. Ancak Lût kavmi eşcinsellikle, tecavüzle ve haddi aşmakla insan fıtratını o kadar kökünden tahrip etmiş, hayatı o kadar tersyüz etmişti ki; Yaratıcı'nın onlara verdiği ceza da varlığın doğasını o derece tersyüz ederek gelir. Hayat ve diriliş vermesi gereken o fıtri "yağmur" (matar), fıtratı bozanların tepesine ölüm, taş ve kükürt yağan mutlak bir yok oluş (helak) olarak inmiştir. Sapkınlık fıtratı bozduğunda, tabiat da o sapkınlar için kendi fıtratından (rahmetinden) çıkar.
Fe sâe (فَسَاءَ)
Takip ve ani bir sonuç bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; çirkin olmak, kötü olmak, üzmek ve ruhu/bedeni tahrip etmek anlamlarına gelen s-v-e (س و ا) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) zem (kötüleme/nefret) fiilinin birleşimidir ("Ne kadar da kötü oldu! / Ne korkunçtu! / Ne feciydi!").
İbn Fâris, s-v-e (س و ا) kökünün özünde "insanı veya bir canlıyı derin bir acıya boğan, fıtratına tamamen aykırı olan, bedene veya ruha ağır hasar veren, çirkin, iğrenç ve mutlak surette hoşa gitmeyen her türlü kötü durum ve eylem" anlamının yattığını aktarır. (Güzelliğin/hüsnün ontolojik zıddıdır).
Râgıb el-İsfahânî, "sâe" (kötü oldu) fiilinin Lût kavminin ahlaki eylemleriyle kurduğu o muazzam ontolojik paralelliği tahlil eder. Lût kavminin bedensel haz uğruna işledikleri o iğrenç sapkınlık insan fıtratına karşı işlenmiş en "çirkin/kötü" (seyyie) eylemdi. Vahiy, onların bu mutlak çirkinliğine, aynı kökten gelen "fe sâe" fiiliyle cevap verir. İşlenen suç ne kadar mide bulandırıcı ve mizaçları tahrip edici ise, o suçun karşılığında inen felaket (taş yağmuru) de o derece feci, çirkin ve yıkıcı (sâe) olmuştur. Günahın ontolojisi, cezanın ontolojisini belirlemiştir.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki "fe" (fa-i ta'kibiye) bağlacının metnin atmosferine kattığı kaçınılmazlık hızını okur. Gökyüzünden taşlar (metaran) dökülmeye başladığı an ile; o kavmin kibirli, hazcı ve zorba erkeklerinin o taşlar altında ezilerek et yığınlarına dönüştükleri o "feci/iğrenç" (sâe) son arasındaki o dehşet verici sürati (sıfır saniyeyi) gösterir. Yıkım, aklın idrakinden bile hızlı gerçekleşmiştir.
Metaru (مَطَرُ)
Yağmur, sağanak ve gökten inen şey anlamlarına gelen m-t-r (م ط ر) kökünden türemiş isimdir. "Sâe" zem (kötüleme) fiilinin faili (öznesi) konumunda olduğu için ötre ile merfudur ve kendisinden sonraki kelimenin tamlananıdır (muzaf) ("Yağmuru / O gökten inen sağanağı").
Dücane Cündioğlu, aynı kökten gelen kelimenin (imtâr/yağmur) tek bir ayet içinde üçüncü kez ("emtarnâ, metaran, metaru") şiddetle tekrar edilmesinin barındırdığı o devasa fonetik (ses) felsefesini inceler. Ayet salt bir bilgi vermez; ardı ardına patlayan bu "m-t-r" sesleri, adeta gökten o kokuşmuş şehrin çatılarına, sokaklarına ve o sapkın bedenlerin üzerine peş peşe, acımasızca ve durmaksızın çarpan taşların (azabın) bizzat kendi ritmidir. Vahiy, kelimeyi tekrar ederek sadece anlamı değil, o kozmik yıkımın "sesini" de okuyucunun zihnine bir kılıç darbesi gibi indirir.
El-Münzerîn (الْمُنْذَرِينَ)
Bir tehlikeye karşı önceden uyarmak, korkutmak ve sakındırmak anlamlarına gelen n-z-r (ن ذ ر) kökünden, if'âl babında (inzâr) türetilmiş ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Metaru" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için "yâ" ile mecrur olmuştur ("Uyarılanların / Kendilerine önceden haber verilip sakındırılanların").
İbn Fâris, n-z-r (ن ذ ر) kökünün temelinde "bir kimseye yaklaşmakta olan çok ciddi bir tehlikeyi, afeti veya cezayı önceden ve bütün açıklığıyla haber vererek onu o felakete karşı tedbir almaya (korkmaya) sevk etmek" anlamının bulunduğunu belirtir.
Michael Cook, "uyarılanlar" (münzerîn) kelimesinin edilgen (mef'ul) formunda, ilahi ceza hukukunun ve politik teolojinin o sarsılmaz meşruiyetini okur. Sodom kenti helak edilirken göklerin adaleti kör, haksız veya habersizce (pusu kurarak) vurmamıştır. Lût kavmi, eylemlerinin iğrençliğine ve bu eylemlerin yaratacağı kozmik faturaya karşı peygamber (Lût) tarafından defalarca "uyarılmış" (inzâr edilmiş), onlara düşünme ve vazgeçme (tentehi) fırsatı sunulmuştur. Azabın korkunçluğu, o toplumun habersiz olmasından değil; bütün uyarılara rağmen fıtrata savaş açmakta gösterdikleri o küstah inadın sonucudur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ism-i mef'ul (el-münzerîn) kalıbının kıssanın sonuna sarsılmaz bir mühür gibi vurulmasındaki felsefi trajediyi tahlil eder. Kendilerine elçi gönderilen, erdem ile sapkınlık arasında seçim yapma imkanı sunulan, ahlaki olarak defalarca "sakındırılan" (uyarılan) bir toplum; bu uyarılara rağmen inatla o iğrenç eylemlerinde (fahşada) kalmayı seçtiğinde, artık "insan" olma ontolojisini ve yeryüzündeki varoluş hakkını bütünüyle kaybetmiştir. "Uyarıldıkları halde" hevalarına tapanlar (münzerîn), üzerlerine o feci yağmurun (taşların) boca edilmesinden başka hiçbir muameleyi hak etmeyen, ruhsuz ve kokuşmuş birer bedene dönüşmüşlerdir. Kelime, ilahi merhametin tamamen tükendiği ve mutlak adaletin kayaları eriterek yeryüzüne indiği o felsefi sınır çizgisidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla