Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 169. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 169. Ayet

    رَبِّ نَجِّن۪ي وَاَهْل۪ي مِمَّا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Rabbi neccinî veehlî mimmâ ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      168. “Lût, ‘Doğrusu ben bu yaptığınızdan dolayı sizden nefret ediyorum’ dedi.”

      169. “‘Rabbim!’ dedi, ‘Beni ve ailemi, bunların yapmakta olduklarının vebalinden kurtar’ diye dua etti.”


      Sonra Lût onlara dedi ki: Doğrusu ben bu yaptığınızdan dolayı sizden nefret ediyorum. “Kâlîn” (الْقَالِينَ), yani buğz edenlerdenim. Yani siz beni nasıl yurttan çıkarmakla tehdit ediyorsunuz, ben sizin yapmakta olduğunuz çirkin fiilden nefret ediyorum. Sizin aranızda kalmaktan nefret ediyor, yapmakta olduğunuz çirkin işlerinizi görmekten utanç duyuyorum. Hal böyle iken siz beni aranızdan çıkarmak ile tehdit ediyorsunuz, öyle mi? Sonra dua etti ve şöyle dedi: Rabbim! Beni ve ailemi, bunların yapmakta olduklarından kurtar! Bunun değişik izahları olabilir: Birincisi: Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapmakta olduklarının vebalinden ve cezasından kurtar. Yahut şöyle olabilir: Rabbim! Beni ve ailemi onların yapmakta oldukları çirkin işlerden koru! Hz. İbrahim’in sözü gibi: “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” Yahut şöyle olabilir: Rabbim! Beni ve ailemi yapmakta oldukları fiilleri görmekten ve onlara tanık olmaktan bizi koru!

      Sonra Allah şöyle buyurdu: 170. ayet.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rabbi (رَبِّ)

        Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş "rabb" ismi ile, "benim" anlamındaki birinci tekil şahıs mütekellim zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir. Nida (seslenme) makamında olduğu için zamir düşmüş ve esre ile yetinilmiştir ("Rabbim / Benim Sahibim ve Terbiye Edicim").

        İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün özünde "bir şeye mutlak surette malik olmak, o varlığı varoluşunun başından kemale erene kadar her türlü tehlikeden koruyup gözeterek aşama aşama terbiye etmek ve beslemek" anlamının yattığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nidanın (Rabbim) tebliğ psikolojisindeki ontolojik sığınağını tahlil eder. Lût peygamber, kendisini sürgünle (ihrac) tehdit eden, etrafını sarmış o azgın ve sapkın kalabalığın ortasında yapayalnız kalmıştır. Yeryüzünde ona yardım edecek hiçbir polis, ordu veya kabile gücü yoktur. Bütün yatay (dünyevi) kapıların kapandığı o korkunç kuşatma anında, Lût'un "Rabbi" diyerek dikey (aşkın) bir otoriteye seslenmesi; insanın yeryüzündeki kaba kuvvete karşı göklerin himayesine sığındığı o devasa, çaresiz ama bir o kadar da sarsılmaz tevhidi reflekstir.

        Gabriel Said Reynolds, "Rab" kavramının Sodom kentindeki polemik zıtlığını okur. Lût kavmi, hevalarını (arzularını) serbest bırakarak kendi bedenlerinin mutlak "sahibi/efendisi" (rabbi) olduklarını iddia ediyorlardı. Lût peygamber ise kentin bu sahte, hazcı ve sapkın efendilerine karşı, kendi varlığının ve fıtratının yegâne "Sahibini" (Rabbi) yardıma çağırarak, yeryüzünün o ahlaksız tiranlıklarını ontolojik olarak devre dışı bırakır.

        Neccinî (نَجِّنِي)

        Kurtarmak, selamate çıkarmak, tehlikeden sıyırıp yüksek ve güvenli bir yere almak anlamlarına gelen n-c-v (ن ج و) kökünden, tef'il babında (tencîye) türetilmiş ikinci tekil şahıs emir (dua/niyaz) fiili ve "beni" anlamındaki birinci tekil şahıs zamiri "nî"nin (نِي) birleşimidir ("Beni kurtar / Beni selamete çıkar").

        İbn Fâris, n-c-v (ن ج و) kökünün temelinde "bir şeyi içinde bulunduğu dar, sıkıntılı ve tehlikeli durumdan tamamen ayırarak, etrafı açık, yüksek ve güvende olan bir tepeye (necve) çıkarıp izole etmek" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu emir (dua) kipinin tef'il babında gelmesinin barındırdığı şiddeti ve aciliyeti inceler. Lût peygamber, yozlaşmanın artık geri dönülmez bir noktaya ulaştığını, kentin tamamen kokuştuğunu ve ilahi azabın (helakın) saniyeler kadar yaklaştığını hissetmektedir. "Neccinî" fiili, sıradan bir yardım talebi değil; yaklaşan o kozmik yıkımın ortasından, birini alevlerin içinden hızla çekip alır gibi "acilen ve mutlak surette söküp çıkarma" arzusunun gramatikal çığlığıdır.

        Dücane Cündioğlu, "necât" (kurtuluş) eyleminin felsefi ve ontolojik boyutunu okur. Lût'un istediği kurtuluş, sadece bedensel olarak hayatta kalmak (fiziki necât) değildir. O kokuşmuş şehrin havasını solumak, o ahlaksızlığa her gün şahit olmak, saf bir fıtrat için ölümden daha ağır bir manevi işkencedir. "Beni kurtar", fıtratın sapkınlığa karşı duyduğu o devasa ontolojik boğulma hissinden, ahlaki çürümenin (fesadın) o zehirli atmosferinden "yalıtılma/koparılma" talebidir. Saf olan, kirli olandan tahliye edilmek ister.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bedevi aklındaki "kurtuluş" (necât) mefhumu ile kabile asabiyeti arasındaki çatışmayı tahlil eder. Cahiliye sosyolojisinde birey ancak kendi kabilesi (kavmi) ile birlikte kurtulur, onlarla yaşar veya onlarla ölürdü. Lût peygamberin kendi "kavminin" içindeyken o kavimden (toplumdan) "kurtulmayı" talep etmesi, kan bağını ve yeryüzü aidiyetini paramparça eden radikal bir tevhidi kopuştur. İman, kan bağından üstündür; ahlaksız bir toplum, terk edilmeyi hak eden bir enkazdır.

        Ve ehlî (وَأَهْلِي)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; aile, hane halkı, eş, akraba, yandaş ve bir şeye layık/ehil olanlar anlamlarına gelen e-h-l (ا ه ل) kökünden türemiş isim ve "benim" anlamındaki birinci tekil şahıs zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir. Fiilin nesnesi konumunda olduğundan nasb mahallindedir ("Ve ailemi / Ve benimle aynı inancı/fıtratı paylaşan hane halkımı").

        İbn Fâris, e-h-l (ا ه ل) kökünün özünde "birbirine alışkın olmak, aralarında derin bir ünsiyet, yakınlık ve organik bir bağ bulunmak, bir yere veya duruma tam olarak ait (layık) olmak" anlamının yattığını belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ehl" (aile) kavramının bu helak sahnesindeki o devasa sosyolojik ve teolojik yeniden inşasını (tanımlanmasını) inceler. Lût peygamberin biyolojik eşi (karısı), sapkın kavme sempati duyduğu ve ahlaksızlığı zımnen onayladığı için ilahi irade tarafından helak edilecekler listesine alınmış ve fıtri "ehil" olma vasfını kaybetmiştir. Dolayısıyla Lût'un "ailem" (ehlî) diyerek kurtuluşunu istediği çember, salt bir genetik kan bağı değil; o kokuşmuşluk içinde iffetini koruyan, tevhidi ve ahlaki "aidiyeti" (ehliyeti) taşıyan inanç akrabalığıdır. Kan bağı ahlakla taçlanmadıkça, kişiyi "ehl" yapmaz.

        Michael Cook, politik sosyoloji ekseninde ailenin (ehl) kentten çekilmesinin felsefi ağırlığını okur. Bir şehri (Sodom'u) ayakta tutan şey, içindeki o küçük de olsa ahlaklı ve temiz (ehl) azınlıktır. Lût'un "Aileyi (ehli) bu şehirden kurtar" niyazı, kentin içindeki o son "vicdan ve iffet" çekirdeğinin oradan sökülüp alınmasıdır. Temiz olanlar (ehl) şehri terk ettiği an, o kentin ahlaki meşruiyeti ve yaşama hakkı tamamen sıfırlanır; şehir, üzerine sadece ateş ve taş yağdırılacak saf bir "kötülük posasına" (fesada) dönüşür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), cümlenin psikolojik dengesini tahlil eder. Lût, önce bireysel bir feryatla "Beni kurtar" (neccinî) der, hemen ardından "ve ailemi" (ve ehlî) ekler. Bu, o boğucu yalnızlık içinde bile insanın fıtri sorumluluğunu, kendisine inanan o zayıf emanetleri (kızlarını/ailesini) o sapkın sürünün insafına terk etmeme güdüsünü, peygamberane bir şefkatin o dehşet anında bile nasıl devrede kaldığını resmeder.

        Mimmâ (مِمَّا)

        Arapçada -den/-dan anlamındaki "min" (مِنْ) harf-i ceri ile, "o şey ki, şeyleri" anlamındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) "mâ"nın (مَا) idgam ile (birleştirilerek) yazılmış halidir ("O şeylerden ki / Şu yaptıklarından").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edat birleşiminin (mimmâ) belagatteki "mübhemiyet ve tefhim" (belirsiz bırakarak cürmün iğrençliğini büyütme) işlevini inceler. Ayet, "Beni onların eşcinselliğinden, hırsızlıklarından veya zorbalıklarından kurtar" diyerek suçları tek tek saymaz. "Mâ" (o şey ki) ilgi zamiri, işlenen eylemin lügate bile sığdırılamayacak, açıkça isminin bile anılmasından tiksinilecek kadar (kâlîn) aşağılık ve mide bulandırıcı bir seviyede olduğunu felsefi olarak hissettirir. Edat, kötülüğün ismini ağza almadan onu mahkum etmenin zarafetidir.

        Angelika Neuwirth, "min" (den/dan) edatının metne kattığı kategorik yalıtım ve kopuşu tahlil eder. Kurtuluş (necât) sadece fiziksel olarak şehirden uzaklaşmak değildir; bu edat, Lût'un ve ailesinin o eylemin (mâ) zerresine bile bulaşmadığını, o suç mahalliyle ve o sosyolojiyle aralarına aşılmaz bir ontolojik duvar (min/ayrılma) ördüklerini gramatikal olarak ilan eder.

        Ya'melûn (يَعْمَلُونَ)

        İş yapmak, bilinçli bir eylem ortaya koymak, pratik etmek ve çalışmak anlamlarına gelen a-m-l (ع م ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir ("Yaptıkları eylemlerden / İşledikleri fiillerden / Sürekli olarak ortaya koydukları o amellerden").

        İbn Fâris, a-m-l (ع م ل) kökünün temelinde "bir işi refleks, hata veya cehaletle değil; bütünüyle şuurlu, kasıtlı, planlı bir şekilde ve kendi iradesini kullanarak ortaya koymak, onu bir pratiğe dönüştürmek" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Patricia Crone, bu fiilin "muzari" (süreklilik bildiren) kalıpta gelmesinin politik ve sosyolojik ağırlığını okur. Sodom kavminin sapkınlığı, kapalı kapılar ardında ara sıra işlenen gizli bir günah değil; fiilin (ya'melûn/yapadurdukları) ifade ettiği üzere, o kentin meydanlarında, meclislerinde ve günlük yaşamında sürekli, aleni ve inatla işlenen, toplumun bizzat "kurumsal yaşam tarzına" dönüşmüş bir cürümdü. Lût peygamber, kendisini bu "sistematik ve organize ahlaksızlık pratiğinden" kurtarmasını talep eder. Suç, artık o kavmin tek mesleği (ameli) haline gelmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Lût'un duasındaki tevhidi adaletin ve ahlaki sınırın felsefi zarafetini inceler. Lût peygamber, "Rabbim beni bu kavimden/bu insanlardan kurtar" (mimmâ hülaî) demez. Duasını, doğrudan doğruya "onların yaptıklarından/eylemlerinden" (mimmâ ya'melûn) kurtarılması şeklinde formüle eder. Bu ince ayrım; peygamberi nefretin (kılâ/tiksinti), günahkarın varlığına, insanlığına veya bedenine değil, bizzat o bedenin işlediği "suça ve sapkın amele" odaklandığını gösterir. Vahyin adaleti, faili yargılarken bile bütün öfkesini fıtratı bozan o "eyleme" (amele) yönelterek ahlaki bir sınır (takva) inşa eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X