Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 166. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 166. Ayet

    وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veteżerûne mâ ḣaleka lekum rabbukum min ezvâcikum(c) bel entum kavmun ‘âdûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      165-166. “Rabb’inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz? Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz!”

      İnsanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz? Bir başka İlâhî beyanda şöyle demiştir: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz”. Rabb’inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da... Yani neslin devamı için Allah’ın yapılmasını istediği şeyi bırakıyorsunuz. Çünkü Allah kadınları, sadece erkeklerin cinsel arzularını tatmin için yaratmadı, aksine onları erkeklere eşler yapması soyun bekasını ve devamını sağlamak içindi. Lût, onları kadınlara yanaşmayı terketmeleri ve erkeklerle ilişkiye girmeleri yüzünden ayıpladı. Çünkü bu durumda kadınların yaratılış amaçları gerçekleşmeyecek, neslin sürdürülmesi sağlanamayacaktır. Erkeklerin erkeklerle şehvetlerini gidermede neslin sürdürülmesi amacı yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu Rabb’inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da kavl-i cehlinin mânası olmaktadır. Yani Allah (kadını) sadece şehveti gidermek için değil bilakis neslin bekası için yarattı. Ne var ki neslin bekasının sağlanabilmesi yolunu aynı zamanda şehvetin giderilmesi için de yol yaptı ki teşvik görsün, böylece neslin bekası güçlü şehvet duygusu sayesinde kıyâmete kadar sürsün istedi. Eğer öyle yapmasaydı, yani üreme yolu aynı zamanda şehvetin giderilmesi yolu olmasaydı o takdirde insanlar üreme için zorluğa katlanmaya ve bunun için gerekli olan külfeti üstlenmeye yanaşmayabilirlerdi. Bu âyette konum itibariyle kadının erkeğin sahibi olmadığına, aksine erkeğin kadının sahibi bulunduğuna dair delil vardır. Nitekim bu husus şöyle dile getirilmiş olmaktadır: Rabb’inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da... Bir başka İlâhî beyanda da şöyle buyrulmuştur: “Size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun varlığına ilişkin kanıtlardandır...” Allah bu âyette biz erkekleri kadınlar için değil, aksine onları bizim için yarattığını bildirmiştir. Bu âyette Hanefî âlimlerimizin şu görüşlerine de delil vardır: Onlar şöyle diyorlar: Müslüman biri, iki hıristiyanın şahitliği ile hıristiyan bir kadınla evlense bu nikâh caiz olur. Çünkü nikâh ile kadına mâlik olan bizzat müslüman kocadır ve karısının mâliki ve sahibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz! Yani aksine siz, kendiniz için belirlenmiş olan sınırı aşan bir kavimsiniz. Ya da sizin üzerinizde olan hakkına tecavüz etmektesiniz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve tezerûne (وَتَذَرُونَ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; terk etmek, bırakmak, vazgeçmek ve arkaya atıp ilgilenmemek anlamlarına gelen v-z-r (و ذ ر) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilin birleşimidir ("Ve terk mi ediyorsunuz? / Bırakıp gidiyor musunuz?").

        İbn Fâris, v-z-r (و ذ ر) kökünün temelinde "bir şeyi değersiz bularak, önemsemeyerek veya kasten ondan yüz çevirerek olduğu yerde bırakmak, onunla olan tüm ilişiği kesmek" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "terk" eyleminin Lût kavmi bağlamındaki fıtri çöküşünü tahlil eder. Bu eylem, sıradan bir eşyayı veya mekanı bırakmak değildir. İnsanın kendi biyolojik, psikolojik ve ahlaki doğasını (fıtratını) var eden ilahi kodları kasten "terk etmesi", fıtrata karşı işlenmiş ontolojik bir cinayettir. Lût kavmi, yaratılışın sunduğu o temiz ve fıtri zemini değersiz bularak (tezerûne) kendi hevalarının icat ettiği o iğrenç bataklığa yönelmiştir.

        Dücane Cündioğlu, bu muzari fiilin (tezerûne) barındırdığı ontolojik nankörlüğü okur. İnsan arzusu (şehvet), ancak fıtri sınırlar içinde tatmin edildiğinde bir inşaya (aileye/nesle) dönüşür. Lût kavminin eylemi, kendisine sunulan "sahici ve doğal" olanı (kadını) elinin tersiyle itip (terk edip), sahte, marjinal ve yıkıcı olana (erkek erkeğe ilişkiye) yönelmesidir. Terk edilen şey sadece bir cinsiyet değil; yeryüzündeki insanlık nizamının bizzat kendisidir.

        Mâ (مَا)

        Arapçada "o şey ki, şeyleri, -en/-an" anlamlarına gelen ve kendisinden sonraki cümleyi (sıla cümlesini) isme dönüştüren ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Fiilin nesnesi (mefulü bihi) konumundadır ("O şeyi ki / O yaratılanı ki").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki "mübhemiyet ve tefhim" (belirsiz bırakarak yüceltme ve kapsayıcılık) işlevini inceler. Ayet doğrudan "kadınları" demez. "Mâ" (o şey ki) diyerek, Yaratıcı'nın insan fıtratı için özel olarak tasarladığı o muazzam zarafetin, estetiğin ve tamamlayıcılığın (kadın fıtratının) o azgın akıl tarafından nasıl anlaşılamadığına, değerinin nasıl bilinemediğine felsefi bir gönderme yapar.

        Haleka (خَلَقَ)

        Yaratmak, yoktan var etmek, ölçülendirmek, bir şeye belirli bir şekil ve mizaç vermek anlamlarına gelen h-l-k (خ ل ق) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Yarattı / Ölçüyle var etti").

        İbn Fâris, h-l-k (خ ل ق) kökünün özünde "bir şeyi tesadüfen değil, son derece hassas bir ölçü, nizam, takdir ve kusursuz bir uyum (proporsiyon) ile var etmek, ona en uygun formu vermek" anlamının yattığını aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "halk" (yaratılış) kavramının fıtratla olan sarsılmaz bağını tahlil eder. Lût kavminin eşcinsel eylemi, sadece sosyolojik bir sapkınlık değil; aynı zamanda Allah'ın evrene koyduğu o kusursuz "yaratılış" (haleka) formülüne, biyolojinin ve ontolojinin o muazzam şifresine karşı yapılmış küstahça bir başkaldırıdır. Allah "ölçülendirip" yaratmış, onlar ise o ilahi ölçüyü (fıtratı) bozmuşlardır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, yaratma eyleminin (haleka) buradaki teolojik ironisini okur. İnsanoğlu, kendi bedenini veya cinsel güdülerini kendisi icat etmemiştir. Bu donanım, "Haleka" fiilinin faili olan Yaratıcı tarafından, neslin devamı ve ruhun sükûneti için insana emanet edilmiştir. Kendi bedeninin bile yaratıcısı (sahibi) olmayan insanın, o bedenin cinsel yönelimini bizzat Yaratıcı'nın koyduğu sınırların (halkın) dışına taşırması, insanın kendi acziyetini unutup tanrılığa soyunmasının (şirkin) en kaba biyolojik tezahürüdür.

        Leküm (لَكُمْ)

        İçin, -e/a, aidiyet ve tahsis anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile, "siz / sizin" anlamındaki ikinci çoğul şahıs muhatap zamiri "küm"ün (كُمْ) birleşimidir ("Sizin için / Size özel olarak").

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tahsis edatının (leküm) barındırdığı ilahi lütuf ve nankörlük diyalektiğini inceler. Yaratıcı o eşleri (kadınları) tesadüfen var etmemiştir; "leküm" diyerek, doğrudan doğruya erkek fıtratının biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını (huzurunu) karşılamak üzere "onlara özel" (sizin için) bir hediye olarak tasarlamıştır. Lût kavminin bu özel lütfu (leküm) reddedip kendi icat ettikleri sapkınlığa yönelmeleri, kendilerine sunulan bu varoluşsal ikrama karşı yapılmış en büyük nankörlük (küfür) eylemidir.

        Rabbüküm (رَبُّكُمْ)

        Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş "rabb" isminin, "sizin" anlamındaki ikinci çoğul şahıs zamiri "küm" (كُمْ) ile birleşimidir. "Haleka" fiilinin faili (öznesi) olduğu için ötre ile merfudur ("Sizin Rabbiniz / Sizi terbiye eden Yaratıcınız").

        İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün temelinde "bir şeye mutlak surette malik olmak, o varlığı varoluşunun başından kemale erene kadar koruyup gözeterek aşama aşama terbiye etmek ve beslemek" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, "Rab" isminin bu cinsel sapkınlık bağlamında kullanımındaki polemik gücünü tahlil eder. Lût kavmi, şehvetlerini ve bedenlerini kendi mülkleri sanıyor, "Beden bizimdir, istediğimiz gibi kullanırız" diyen bir hazcı (hedonist) felsefeye yaslanıyordu. Lût peygamber "Rabbüküm" (Sizin Rabbiniz) vurgusuyla; insan bedeninin, cinselliğin ve fıtratın asıl "Sahibinin" ve o fıtratı kendi yasalarıyla "Terbiye Edenin" göklerin otoritesi olduğunu, yeryüzündeki hiçbir kalabalığın bu ilahi mülkiyet ve terbiye (rabbâniyet) üzerinde söz hakkı olmadığını onların o taşlaşmış zihinlerine çarpar.

        Min (مِنْ)

        Arapçada -den/-dan, içinden ve açıklama (beyan) anlamlarına gelen harf-i cerdir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metindeki "beyâniyye" (açıklayıcı) işlevini okur. Cümlenin başındaki "mâ" (o şey ki) belgisiz zamiriyle yaratılan devasa felsefi boşluk, bu "min" edatıyla doldurulur. Yaratıcı, fıtrata uygun olan o eşsiz nimeti soyut bırakmaz; min edatıyla onu anında somut, biyolojik ve sosyolojik bir gerçekliğe (eşlere/ezvâca) bağlayarak, sapkınlığın tam karşısına fıtratın o temiz ve meşru alternatifini (evliliği/kadını) yerleştirir.

        Ezvâciküm (أَزْوَاجِكُمْ)

        Eş, çift, iki parçadan oluşan bütünün her bir yarısı, zıtlık içindeki uyum anlamlarına gelen z-v-c (ز و ج) kökünden türemiş "zevc" isminin çoğul (cem-i mükesser) formu olan "ezvâc" kelimesi ile, "sizin" anlamındaki ikinci çoğul şahıs zamiri "küm"ün (كُمْ) birleşimidir. Harf-i cerden dolayı esre ile mecrurdur ("Eşlerinizden / Zevcelerinizden / Sizi tamamlayan diğer yarılarınızdan").

        İbn Fâris, z-v-c (ز و ج) kökünün özünde "birbirinin tamamen aynısı olmayan, ancak bir araya geldiklerinde birbirlerindeki eksikliği kusursuzca gidererek tek bir bütünü, uyumu ve tamamlanmışlığı (çifti) oluşturan iki varlık" anlamının yattığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kavramının ontolojik estetiğini inceler. Erkek ve kadın birbirinin kopyası değildir; onlar fıtrat, psikoloji ve biyoloji olarak birbirinin "zıddı ve tamamlayıcısıdır" (zevcidir). Lût kavminin erkek erkeğe (aynı kutupların) bir araya gelme çabası, ontolojik olarak bir "zevc" (çift/tamamlanma) oluşturmaz; aksine bu, fıtratın o kusursuz uyumunu reddeden, doğurganlığı yok eden, kaba ve verimsiz bir biyolojik tıkanmadır. İlahi nizam, hayatın devamını "zevc" (zıtların uyumu) üzerine kurmuştur.

        Michael Cook, eskatolojik ve sosyolojik bağlamda bu kelimenin Lût kavminin toplumsal yapısına vurduğu darbeyi okur. "Zevc" (eşler/kadınlar) kavramı, sıradan bir cinsel partneri değil; aileyi, neslin devamını, toplumsal huzuru ve mahremiyeti temsil eder. Lût kavminin bu meşru eşleri (ezvâcı) terk etmesi, sadece cinsel bir sapkınlık değil; aynı zamanda aileyi, soy çizgisini ve toplumsal ahlak nizamını kökünden dinamitleyen, toplumun yapı taşına (zevce) karşı işlenmiş anarşist bir yıkımdır.

        Patricia Crone, antik ataerkil yapılarda bu sapkınlığın (eşleri terk etmenin) kadın fıtratına yönelik en büyük aşağılama (tahakküm) olduğunu tahlil eder. Kadını sadece nesil üretmek için bir araç veya önemsiz bir detay gibi görüp (terk edip), asıl hazzı ve birlikteliği güçlü olanla (erkekle) yaşama arzusu, o toplumdaki kadının ontolojik değerini sıfırlayan iğrenç bir "eril kibrin" dışa vurumudur. Vahiy, "ezvâciküm" diyerek kadının o fıtri ve tamamlayıcı değerini o azgın erkeklerin yüzüne çarpar.

        Bel (بَلْ)

        Arapçada önceki hükmü iptal edip (idrâb) cümlenin yönünü tamamen değiştiren, geçiş ve daha güçlü bir gerçeği vurgulama işlevi gören edattır ("Hayır, bilakis / Daha da doğrusu / Asıl gerçek şu ki").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki "idrâb ve intikâl" (iptal edip sıçrama) sanatını tahlil eder. Lût peygamberin cümlesi başından beri bir soru formundaydı ("Siz ... mi yapıyorsunuz?"). "Bel" edatı, o soru sorma (anlamaya çalışma veya kınama) safhasını aniden bıçak gibi keserek bitirir. Çünkü karşıdaki kitle artık mantıksal bir soruyu anlayacak veya o soruyla utanacak fıtratı çoktan yitirmiştir. Bu edat, tartışmayı bitiren ve muhatabı yargı kürsüsüne oturtarak asıl korkunç hükmü (kavmün âdûn) suratlarına fırlatan dilsel bir giyotindir.

        Entüm (أَنْتُمْ)

        Arapçada "siz" anlamına gelen, ikinci çoğul şahıs ayrık (munfasıl) zamirdir. Cümlenin mübtedası (öznesi) konumundadır.

        Angelika Neuwirth, bu ayrık zamirin (entüm) metne kattığı suçluluk ve teşhir boyutunu inceler. "Bel kavmün" (bilakis siz bir kavimsiniz) denilebilecekken, araya "entüm" (siz) zamirinin girmesi, o güruhu insanlık tarihinin diğer bütün toplumlarından ayırır. Bu zamir; suçu doğaya, şeytana veya kadere atma ihtimalini iptal ederek, o iğrenç eylemin faturasını doğrudan doğruya ve sadece o an Lût'un karşısında duran o iğrenç, azgın ve ahlaksız kalabalığın (sizlerin) iradesine çivileyen felsefi bir faturadır.

        Kavmün (قَوْمٌ)

        Bir arada bulunan, ortak bir karakter veya eylem etrafında toplanan kalabalık, halk ve topluluk anlamlarına gelen k-v-m (ق و م) kökünden türemiş ismdir. Cümlenin haberi olduğu için ötre ile merfudur ("Bir topluluk / Bir halk").

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Lût kıssasında "kavim" kelimesinin sosyolojik ağırlığını tahlil eder. Lût peygamber "Siz sapkın bireylersiniz" demez. "Siz bir kavimsiniz" der. Bu kullanım, ahlaksızlığın gizli saklı işlenen bireysel bir suç olmaktan çıkıp; o şehrin sokaklarına, meclislerine ve yasalarına egemen olan, kurumsallaşmış, normalleştirilmiş ve toplumun (kavmin) ortak "kimliği" haline gelmiş devasa bir organize çürümeye dönüştüğünü ilan eder. Suç toplumsallaştığı için helak da o "kavmi" toptan silecektir.

        Âdûn (عَادُونَ)

        Sınırı aşmak, haddi geçmek, saldırmak, düşmanlık etmek, fıtratın ve hukukun ötesine taşmak anlamlarına gelen a-d-v (ع د و) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Kavmün" kelimesinin sıfatı olduğu için vav ile merfudur ("Haddi aşanlar / Sınır tanımaz taşkınlar / Azgınlar").

        İbn Fâris, a-d-v (ع د و) kökünün temelinde "belirlenmiş meşru, akli ve fıtri bir çizginin (sınırın) ötesine geçerek hak ihlalinde bulunmak, itidali bozup aşırılığa ve saldırganlığa (udvân) sapmak" anlamının bulunduğunu belirtir. Düşmana "adüvv" denmesi de sürekli senin sınırlarına saldırmasındandır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "udvân/âdûn" (haddi aşma) kavramının Kur'an felsefesindeki ontolojik çöküşünü okur. İnsanı hayvandan ayıran yegâne şey, Yaratıcı'nın koyduğu "sınırlardır" (hudûdullah). Lût kavminin temel problemi sadece cinsel yönelimleri değil; varoluştaki hiçbir ahlaki, fıtri veya ilahi "sınırı" tanımama, her türlü kuralı yırtıp atma küstahlığıdır. Onlar hevalarını (arzularını) tanrılaştırarak fıtratın dışına taşmış (âdûn) mutlak anarşistlerdir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "âdûn" sıfatının fıtrat bağlamındaki biyolojik ve sosyolojik tecavüzünü inceler. Lût kavmi sadece kendi bedenlerine zarar vermiyordu; şehre gelen misafirlere tecavüz etmeye yeltenerek (udvân/saldırganlık) ahlaksızlığı kaba bir şiddete dönüştürüyorlardı. "Âdûn" kelimesi, cinsel sapkınlığın sadece özel bir tercih olmadığını, fıtrattan koptuğu anda nasıl zorba, sınır tanımaz ve etrafındaki herkesin namusuna kasteden vahşi bir "tecavüz" (saldırganlık) rejimine dönüştüğünü deşifre eden o devasa ahlaki mühürdür. Sınırı aşan, merhameti yitirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X