اَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَم۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 165. Ayet
Daralt
X
-
165-166. “Rabb’inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz? Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz!”
İnsanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz? Bir başka İlâhî beyanda şöyle demiştir: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz”. Rabb’inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da... Yani neslin devamı için Allah’ın yapılmasını istediği şeyi bırakıyorsunuz. Çünkü Allah kadınları, sadece erkeklerin cinsel arzularını tatmin için yaratmadı, aksine onları erkeklere eşler yapması soyun bekasını ve devamını sağlamak içindi. Lût, onları kadınlara yanaşmayı terketmeleri ve erkeklerle ilişkiye girmeleri yüzünden ayıpladı. Çünkü bu durumda kadınların yaratılış amaçları gerçekleşmeyecek, neslin sürdürülmesi sağlanamayacaktır. Erkeklerin erkeklerle şehvetlerini gidermede neslin sürdürülmesi amacı yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu Rabb’inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da kavl-i cehlinin mânası olmaktadır. Yani Allah (kadını) sadece şehveti gidermek için değil bilakis neslin bekası için yarattı. Ne var ki neslin bekasının sağlanabilmesi yolunu aynı zamanda şehvetin giderilmesi için de yol yaptı ki teşvik görsün, böylece neslin bekası güçlü şehvet duygusu sayesinde kıyâmete kadar sürsün istedi. Eğer öyle yapmasaydı, yani üreme yolu aynı zamanda şehvetin giderilmesi yolu olmasaydı o takdirde insanlar üreme için zorluğa katlanmaya ve bunun için gerekli olan külfeti üstlenmeye yanaşmayabilirlerdi. Bu âyette konum itibariyle kadının erkeğin sahibi olmadığına, aksine erkeğin kadının sahibi bulunduğuna dair delil vardır. Nitekim bu husus şöyle dile getirilmiş olmaktadır: Rabb’inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da... Bir başka İlâhî beyanda da şöyle buyrulmuştur: “Size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun varlığına ilişkin kanıtlardandır...” Allah bu âyette biz erkekleri kadınlar için değil, aksine onları bizim için yarattığını bildirmiştir. Bu âyette Hanefî âlimlerimizin şu görüşlerine de delil vardır: Onlar şöyle diyorlar: Müslüman biri, iki hıristiyanın şahitliği ile hıristiyan bir kadınla evlense bu nikâh caiz olur. Çünkü nikâh ile kadına mâlik olan bizzat müslüman kocadır ve karısının mâliki ve sahibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz! Yani aksine siz, kendiniz için belirlenmiş olan sınırı aşan bir kavimsiniz. Ya da sizin üzerinizde olan hakkına tecavüz etmektesiniz.
Yorumu Yorumla
-
E te'tûne (أَتَأْتُونَ)
Soru ve kınama anlamı katan "hemze" (أَ) edatı ile; gelmek, varmak, yaklaşmak, bir eylemi bilfiil işlemek ve yönelmek anlamlarına gelen e-t-y (ا ت ي) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilin birleşimidir ("Siz mi yaklaşıyorsunuz? / Siz mi gelip (bu işi) yapıyorsunuz?").
İbn Fâris, e-t-y (ا ت ي) kökünün temelinde "bir şeye, bir mekana veya bir duruma doğru yönelmek, ona varmak ve bir fiili bizzat, eylemsel olarak ortaya koymak" anlamının bulunduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki istifham (soru) hemzesinin belagatteki "istifham-ı inkârî ve tevbîh" (şiddetle reddetme, kınama ve dehşete düşme) işlevini tahlil eder. Lût peygamber bu soruyu bilgi almak için değil, insan aklının ve fıtratının kabul edemeyeceği kadar iğrenç bir sapkınlığın, o kitle tarafından nasıl böylesine fütursuzca ve aleni bir eyleme dönüştürülebildiğine dair duyduğu o devasa ahlaki şoku ve kınamayı (tevbîh) ifade etmek için sorar.
Râgıb el-İsfahânî, "ety" (gelmek/yaklaşmak) fiilinin Kur'an'daki cinsel kinayesini inceler. Kur'an, cinsel ilişkiyi ifade ederken kaba kelimeler yerine "yaklaşmak, varmak, dokunmak" gibi nezih ve kinayeli lafızlar kullanır. Lût kavminin o sınır tanımaz ve vahşi cinsel sapkınlığı karşısında bile ilahi lügat kendi edep ve fıtrat dilini (te'tûne/yaklaşıyorsunuz) koruyarak, ahlaksızlığın kaba tasvirine düşmeden o eylemi ontolojik olarak mahkum eder.
Dücane Cündioğlu, bu eylemin (te'tûne) felsefi boyutundaki fail-mef'ul (özne-nesne) sapmasını okur. İnsanın iradesi ve eyleme geçme gücü (yaklaşması/yönelmesi) fıtri bir amaca matuf olmalıdır. Ancak Lût kavmi, kendilerine verilen bu bedensel ve iradi enerjiyi (ety eylemini) tam zıddı bir hedefe, yani fıtratı çürütecek bir sapkınlığa yönlendirmiştir. Bu fiil, iradenin (öznenin) kendi doğasına karşı başlattığı yıkıcı ve hazcı bir yürüyüşün adıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu muzari fiilin (te'tûne) sosyolojik eylemselliğini tahlil eder. Lût kavmi, eşcinselliği sadece zihinsel bir fantezi veya gizli bir marjinallik olarak bırakmamış; bu fiilin "muzari" (şimdiki/süreklilik bildiren) kalıbının gösterdiği üzere, onu sokaklarda, meclislerde ve yabancı misafirlerin üzerinde zorbalıkla (aktif ve eylemsel olarak) uygulanan, kurumsallaşmış ve süreklilik arz eden bir saldırganlık (tecavüz) rejimine dönüştürmüştür. Soru, o aktif şiddetin yüzüne çarpılan ahlaki bir tokattır.
Ez-zükrâne (الذُّكْرَانَ)
Erkeklik, erillik, güçlü ve sert olmak, aynı zamanda hatırlamak ve şanı yüce olmak anlamlarına gelen z-k-r (ذ ك ر) kökünden türemiş "zeker" (erkek) isminin kurallı olmayan çoğul (cem-i mükesser) formudur. Fiilin mefulü bihi (nesnesi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Erkeklere / Eril olanlara").
İbn Fâris, z-k-r (ذ ك ر) kökünün özünde "bir şeyin sağlamlığı, sertliği, sivrilip belirgin hale gelmesi ve dişil (ünsa/yumuşaklık) fıtratın tam karşıtı olan biyolojik/anatomik yapı" anlamının yattığını aktarır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "zükrân" (erkekler) kelimesinin doğrudan ve çıplak bir şekilde zikredilmesinin metne kattığı o sert fıtrat yüzleşmesini inceler. Lût peygamber "birbirinize yaklaşıyorsunuz" gibi muğlak bir ifade kullanmaz. Doğrudan "erkeklere" (zükrâne) kelimesini hedefe koyarak, insanlığın varoluş ve üreme zeminini oluşturan o "erkek-kadın" (zıtlık ve bütünlük) ontolojisine yapılan bu kaba saldırıyı dilsel olarak çırılçıplak ifşa eder. Kelimenin keskinliği, işlenen suçun biyolojik ve ilahi yasalara ne kadar ters (ve iğrenç) olduğunun altını çizer.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "zeker/zükrân" kavramının antik Arap aklındaki cinsiyet felsefesiyle bağını tahlil eder. Antik toplumlar için erkeklik; gücün, üretkenliğin, savaşçılığın ve neslin devamının (şerefin) simgesidir. Lût kavminin erkekleri, bu fıtri ve toplumsal "erkeklik" (zükrân) donanımını neslin devamı ve ahlaki bir aile kurmak yerine, sadece kör bir haz ve şehvet tüketimi için birbirleri üzerinde kullanarak, kendi fıtratlarındaki o "z-k-r" (şeref ve güç) kodunu bizzat kendi elleriyle çürütmüşler ve ahlaken hadım olmuşlardır.
Patricia Crone, politik teoloji ve antik çağ cinsellik algısı bağlamında bu kelimenin "tahakküm" işlevini okur. Sodom gibi kaba kuvvete tapan toplumlarda erkek erkeğe ilişki (zükrâne yaklaşmak), sadece sıradan bir cinsel yönelim değil; aynı zamanda kente gelen yabancılara, zayıflara ve kölelere karşı sergilenen bir "egemenlik, aşağılama ve mutlak tahakküm" göstergesiydi. Erkeğin erkeğe tecavüzü, gücün ve zorbalığın en sınır tanımaz, en vahşi felsefi dışa vurumuydu. Lût'un itirazı, hem cinsel bir sapkınlığa hem de bu sapkınlık üzerinden kurulan o zorba iktidar diline (tahakküme) yönelik kökten bir devrimdir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın ontolojik tezatlığını inceler. Yaratıcı evreni zıtların uyumu (zevceyn) üzerine kurmuştur. "Erkeklere mi yaklaşıyorsunuz?" nidası, aynı kutupların (zükrân) birbirine zorla itilmesiyle evrenin o muazzam çekim ve bütünlenme (aşk/üreme) yasasının nasıl paramparça edildiğini gösterir. Bu eylem bir "tercih" değil, varlığın (ontolojinin) zembereğini bozan kozmik bir cürümdür.
Mine (مِنَ)
Arapçada -den/-dan, içinden, arasından ve bir kısmı anlamlarına gelen "min" (مِنْ) harf-i ceridir. Geçiş kolaylığı için fetha ile harekelenmiştir ("...-in içinden / ...-in arasından").
Angelika Neuwirth, harf-i cerin metne kattığı "seçilim ve yalıtım" işlevini tahlil eder. Lût kavmi, yalnız bir adada kendi başlarına yaşayan bir topluluk değildi. "Min" (içinden/arasından) edatı, onların koca bir insanlık deryasının ortasında yer aldıklarını gösterir. Onlarca seçenek, milyarlarca fıtri alternatif ve kadınlar dururken; o sapkın aklın bilinçli bir seçimle, cımbızla çeker gibi (min) fıtrata en aykırı olanı "seçip almasındaki" o hastalıklı iradeyi ve kasıtlı yozlaşmayı gramatikal olarak ifşa eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ayrılma edatının (min) Lût kavminin kibrini (farklı olma çabasını) nasıl resmettiğini okur. O kavmin elitleri, sıradan ve fıtri olanla (kadınlarla birlikte olmakla) yetinmeyi kendilerine yediremiyor, daha marjinal, daha sınır tanımaz ve daha "farklı" hazların peşinden koşarak kendi sapkınlıklarını bir "ayrıcalık/imtiyaz" olarak görüyorlardı. "Min" edatı, onların bütün insanlar içinden "ayrılarak" icat ettikleri bu kokuşmuş imtiyazın altını çizer.
El-Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
Bilmek, tanınmak ve işaret/nişan olmak anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş "âlem" isminin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Min" harf-i cerinden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("Bütün âlemlerin / Bütün insanların / Tüm yaratılmış varlıkların").
İbn Fâris, a-l-m (ع ل م) kökünün özünde "bir şeyin meçhul kalmasını engelleyen, Yaratıcısının varlığına ve nizamına işaret eden, O'nun bilinmesini sağlayan şaşmaz nişane, iz ve alamet" anlamının bulunduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "âlem/âlemîn" kavramının fıtratla olan kopmaz bağını inceler. Evrendeki (âlemlerdeki) her şey, Yaratıcı'nın koyduğu bir fıtrat ve yasa (sünnetullah) üzerine hareket eder. Bitkiler, hayvanlar ve yıldızlar bu kozmik yasanın (alametin) dışına çıkmazlar. Lût kavminin eylemi ise, sadece kendi yatak odalarını kirleten bireysel bir günah değildir; "âlemlerin" (bütün varlık nizamının ve biyolojik yasaların) ortasında işlenmiş, o muazzam tevhidi ve fıtri alametleri (a-l-m) yok etmeye yönelik evrensel bir anarşidir.
Michael Cook, "âlemîn" kavramının sosyolojik yalnızlaştırmasını ve evrensel şaşkınlığı tahlil eder. Ayet, "Çevrenizdeki kabilelerin içinden" veya "Şu vadideki insanların içinden" demez. Çapı devasa bir şekilde genişleterek "Âlemlerin/Bütün insanlığın içinden" (mine'l-âlemîn) der. Bu vurgu; Lût kavminin icat ettiği bu iğrençliğin o güne kadar insanlık (âlemler) tarihinde görülmemiş, emsalsiz ve tarihin akışında ontolojik bir "kara delik" açan ilk, en büyük sapkınlık olduğunu gösterir. Bütün âlemler bir yana, o sapkın kasaba bir yanadır.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde bu kelimenin barındırdığı kozmik ironiyi okur. Lût kavmi kendi cinsel özgürlüklerini ve hevalarını bütün evrenden soyutlanmış, kendilerine ait bir hak sanıyorlardı. Oysa Lût peygamber "âlemîn" kelimesini kullanarak, insanın bedeninin ve arzularının bütün o koca evrenin (âlemlerin) ekolojik, sosyolojik ve ilahi düzeniyle organik bir bağ içinde olduğunu onlara hatırlatır. İnsan, âlemlerden bağımsız bir tanrı değildir; fıtratı bozulan bir nesil, en nihayetinde o âlemleri ayakta tutan Mutlak İrade'nin (Rabbi'l-Âlemîn'in) kahredici azabıyla yeryüzünden silinmeye mahkumdur. Fıtrata savaş açan, evrene savaş açmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla