Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 158. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 158. Ayet

    فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feaḣażehumu-l’ażâb(u)(k) inne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      157-158. “Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular; çünkü onları azap yakaladı. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır ama çokları iman etmezler.”

      Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular... Ama yaptıklarına pişman oldular. Muhtemelen onların bu pişmanlığı helâk edilmeleri sırasındadır. Aksi halde eğer yaptıklarına pişman olup, helâk edilmeden tövbe etselerdi onların tövbeleri kabul edilirdi. Yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır. Resûllerin onlara talepleri ardından getirmiş olduğu her mûcizeyi inkâr ettiler. Öyle olunca da azap onları yakalayıverdi ve helâk edildiler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe ehazehüm (فَأَخَذَهُمُ)

        Takip, nedensellik ve hemen ardından gelme anlamı taşıyan "fe" (فَ) bağlacı ile; tutmak, kavramak, derdest etmek ve kıskıvrak yakalamak anlamlarına gelen e-h-z (ا خ ذ) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiili (ehaze) ve eylemin nesnesi olan "onları" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمُ) birleşimidir. Geçiş kolaylığı için zamirin sonu ötre ile harekelenmiştir ("Bunun üzerine onları yakaladı / Derken onları derdest etti").

        İbn Fâris, e-h-z (ا خ ذ) kökünün temelinde "bir nesneyi, canlıyı veya durumu hiçbir kaçış boşluğu bırakmaksızın sıkıca kavramak, onu kendi mutlak kontrolü ve tahakkümü altına almak" anlamının yattığını aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki "fe" (fa-i ta'kibiye) edatının metnin kurgusunda yarattığı acımasız ve kesintisiz hızı tahlil eder. Semûd kavmi deveyi kesmiş ve hemen ardından pişmanlığa (nedâmet) sürüklenmişti. "Fe" edatı, o pişmanlık hissi ile azabın gelişi arasına hiçbir tövbe, mazeret veya sığınma süresi (zaman boşluğu) koymaz. İhlal gerçekleştiği an, ilahi adaletin çarkları durdurulamaz bir nedensellikle işlemeye başlar ve fiil muhataplarını anında "yakalar".

        Michael Cook, politik teolojide "ahz" (yakalama/derdest etme) eyleminin Semûd medeniyetindeki o devasa iktidar kibriyle olan sarsıcı ironisini okur. Semûd'un zorbaları (müsrifleri) yeryüzünde iktidarı ellerinde tutuyor, zayıfları ve köleleri kendi yozlaşmış sistemlerine boyun eğdirebilmek için kaba kuvvetle "yakalayıp" (ahz) zindanlara atıyorlardı. İlahi cezanın onları "ehazehüm" (onları yakaladı) fiiliyle vurması, yakalama ve cezalandırma tekelini yeryüzü krallarının o kanlı ellerinden söküp alır. Yeryüzünde herkesi yakalayabilen (muktedir) tiranlar, evrensel adaletin pençesinde kıskıvrak "yakalanan" (mef'ul) aciz kurbanlara dönüşmüşlerdir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin nesnesi konumundaki "hüm" (onları) zamirinin varoluşsal çöküşünü inceler. Dağları yontan, pınarları kontrol eden ve tabiata hükmettiğini sanan o devasa fâil (özne) medeniyet, bu fiille birlikte tarihin çöplüğüne fırlatılmış edilgen bir "nesneye" (yakalanan şeye) indirgenir. Kaba kuvvete tapan kibrin sonu, mutlak ve aşkın bir kuvvet tarafından pasifize edilmektir.

        El-azâbü (الْعَذَابُ)

        Ceza, işkence, kahredici yıkım, acı ve tatlılıktan mahrum bırakılma anlamlarına gelen a-z-b (ع ذ ب) kökünden türemiş masdar/isimdir. "Ehaze" fiilinin faili (öznesi) olduğu için ötre ile merfudur ("O azap / O kahredici azap").

        İbn Fâris, a-z-b (ع ذ ب) kökünün özünde "bir kimseyi bir şeyden alıkoymak, engellemek ve onu hayatın fıtri tatlılığından, güvenliğinden koparıp mutlak bir mahrumiyete ve acıya terk etmek" anlamının bulunduğunu belirtir. (Suların berrak ve tatlı olanına "azb" denir).

        Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramının Semûd kavminin içinde yüzdüğü o görkemli nimetlerle olan ontolojik tezatlığını tahlil eder. Semûd kavmi, suların en tatlısını (pınarları) içiyor, hurmaların en yumuşak ve tatlısını (hedîm) yiyordu. Kavim, ahlakı terk edip kaba maddeye taptığı için ilahi irade onları o tatlı (azb) lütuflardan söküp alarak, isminin ve mahiyetinin tam zıddı olan o boğucu, acı ve kahredici "azaba" mahkum etmiştir. Nimetin ihtişamı, nankörlüğün faturasının şiddetini belirlemiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "azap" mefhumunun bedevi aklındaki "kör tesadüf" inancıyla girdiği teolojik çatışmayı okur. Antik Arap sosyolojisinde bir kabilenin yok olması veya doğal bir afete uğraması, zamanın (dehrin) kör, şuursuz ve ahlaktan bağımsız akışının bir sonucudur. Kur'an, "Azap onları yakaladı" diyerek, helakın meteorolojik kör bir felaket olmadığını; aksine deveyi kesen (hukuku çiğneyen) tiranlara karşı bilinçli, kasıtlı ve mutlak bir ahlaki Yargıcın kestiği rasyonel bir ceza (azap) faturası olduğunu ilan eder. Azap, tabiatın değil adaletin öfkesidir.

        Dücane Cündioğlu, azap kelimesinin cümlede "fail" (özne) olarak konumlanmasındaki felsefi dehşeti inceler. Ayet "Allah onları yakaladı" demez, doğrudan doğruya "Azap onları yakaladı" der. Kavram (azap), adeta kendi şuuruna, gözlerine ve avlanma iradesine sahip aktif, canlı ve vahşi bir "özne" gibi kişileştirilir. Dağlara oydukları şatoların içinde güvende olduklarını (âminîn) sanan elitleri, o kalın taş duvarları delerek içeri sızan ve suçlunun yakasına yapışan bu "isimlendirilmemiş ve şahsileştirilmiş" felaket (azap) avlamıştır.

        İnne (إِنَّ)

        Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik, vurgu ve tekit (pekiştirme) katan edattır ("Şüphesiz / Muhakkak ki / Gerçek şu ki").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde kıssanın o korkunç yıkım sahnesinin hemen ardından gelen "inne" edatının tahkik (kesinleştirme) ve hüküm işlevini tahlil eder. Semûd medeniyetinin o devasa kayalıklarının ve şatolarının üstüne çöken o ölümcül sessizliğin ardından, metin bu edatla olayları salt bir tarihsel anlatı olmaktan çıkarır. "İnne", anlatılan helakın mitolojik bir efsane olmadığını, sarsılmaz bir tarihsel gerçeklik ve değişmez bir evrensel yasa (sünnetullah) olduğunu muhatabın (okuyucunun) zihnine mutlak bir çivi gibi çakar.

        Fî zâlike (فِي ذَلِكَ)

        İçinde, zarfında anlamlarına gelen "fî" (فِي) harf-i ceri ile, "şu, o" anlamlarındaki uzak işaret zamiri "zâlike"nin (ذَلِكَ) birleşimidir ("İşte şunda / Bütün bu olup bitenlerin içinde").

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "zâlike" (şu/o) uzak işaret zamirinin metnin sinematografik ve felsefi yapısına kattığı o muazzam mesafeyi okur. Saniyeler önce azabın kavmi kıskıvrak yakaladığı o kaos, çığlık ve yıkım sahnesi, "zâlike" zamirinin kullanılmasıyla aniden dondurulur ve uzak bir ufka (tarihe) itilir. Muhatap, o vahşetin ve kibrin enkazından bir adım geriye çekilerek, bu uzak işaret zamiri sayesinde o kanlı harabelerin arkasında (fî) yatan o derin, sessiz ve soğukkanlı ilahi yasayı (ibret boyutunu) izlemeye davet edilir. Zamir, duygusal dehşeti felsefi bir tefekküre dönüştürür.

        Le âyeten (لَآيَةً)

        Cümleye tekit ve vurgu katan lam-ı ibtidaiyye/muzahlaka (لَ) ile; işaret, nişan, ibret, mucize ve açık delil anlamlarına gelen e-y-y (ا ي ي) kökünden türemiş ismin birleşimidir. "İnne" edatının ismi konumunda olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Kesinlikle büyük bir ibret / Apaçık ve sarsılmaz bir delil").

        İbn Fâris, e-y-y (ا ي ي) kökünün temelinde "bir şeyin varlığını, hakikatini veya yönünü tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir şekilde gösteren, onu sıradan olanlardan ayırt edip görünür kılan şaşmaz nişane ve iz" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, geç antik çağda "âyet" kelimesinin Semûd kıssasındaki o muazzam ontolojik ve edebi dönüşümünü (ironisini) tahlil eder. Semûd kavmi, Sâlih peygambere inanmak için ondan kaba, fiziksel ve gözle görülür bir mucize, bir "âyet" (deveyi) talep etmişlerdi. Deveyi kestiklerinde ise asıl "âyetin" o hayvan değil, kibrin ve zorbalığın ilahi adalet karşısındaki o mutlak iflası olduğunu kendi ölümcül tecrübeleriyle öğrendiler. Onların o taştan harabeleri ve yıkıntıları, kendilerinden sonra o vadiden (Hicr'den) gelip geçen tüm medeniyetler ve Mekkeli tüccarlar için zamanlar üstü, okunaklı ve kalıcı bir "âyet" (tarihsel nişane) haline gelmiştir. Onlar bir ayet istediler; Allah onları tarihin bizzat en büyük ayetine (ibretine) dönüştürdü.

        Patricia Crone, politik teoloji bağlamında helakın bir "âyet" olarak bırakılmasını inceler. İktidar sahipleri, kendi şatolarını, anıtlarını ve zenginliklerini "güçlerinin nişanesi" (ayeti) olarak görürler. Ancak Yaratıcı, o tiranları yok ederek, onların diktiği kibrin heykellerini devasa bir "hiçlik ayetine" dönüştürür. Bu âyet, yeryüzünde kaba kuvvetle ve ekonomik sömürüyle (suyu tekelleştirerek) kurulan hiçbir krallığın, evrensel ve ahlaki yasaya (vahye) karşı ayakta kalamayacağını deklare eden tevhidi bir manifestodur.

        Ve mâ kâne (وَمَا كَانَ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi, mutlak olumsuzluk (nefy) bildiren "mâ" (مَا) edatı ve olmak, bulunmak, varlık sahasına çıkmak anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (nakıs) fiilinin birleşimidir ("Fakat ... olmadı / Ve ... değillerdi").

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "mâ kâne" (olmadı) yapısının barındırdığı o devasa sosyolojik ve ontolojik tıkanmayı okur. Semûd kavminin gözleri önünde kayadan mucizevi bir deve çıkmış, o deve pınarın suyunu içmiş, elçi onlara en açık ahlaki uyarıları yapmıştı. Ancak "mâ kâne" fiili, insanın kendi nefsine (kibrine, çıkarlarına ve kabilevi asabiyetine) taptığı sürece, göklerden inen hiçbir harikulade olayın veya ahlaki mucizenin o taşlaşmış kalbi (Semûd aklını) fıtri bir değişime ve teslimiyete "olduramayacağını" (kâne) ilan eder. Mucizeler gözü kamaştırır ama kalbi yontmaya yetmez.

        Ekseruhum (أَكْثَرُهُمْ)

        Çok olmak, artmak, çoğalmak ve baskın çıkmak anlamlarına gelen k-s-r (ك ث ر) kökünden türemiş ism-i tafdil (en üstünlük/çoğunluk bildiren kalıp) olan "ekser" kelimesi ile, "onların" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir. Nakıs fiilin (kâne) ismi olduğu için ötre ile merfudur ("Onların ezici çoğunluğu / Onların en kalabalık kısmı").

        İbn Fâris, k-s-r (ك ث ر) kökünün "sayı, hacim veya miktar olarak azlığın tam zıddı olup, bir şeyin birikerek baskın, ağır ve yönlendirici bir kütleye ulaşması" anlamını taşıdığını aktarır.

        Gabriel Said Reynolds, "ekser" (çoğunluk) kavramının politik teolojideki otoritesinin nasıl deşifre edildiğini inceler. Semûd medeniyeti (ve antik aklın geneli), hakikati ve gücü daima kalabalıklarla, "ekseriyetle" ve kabilelerin nüfusuyla ölçen bir geleneğe sahipti. İktidarlar, meşruiyetlerini daima o "sessiz ve onaylayan çoğunluğa" dayandırırlar. Ancak Kur'an, "onların çoğu (ekseruhum) iman etmedi" diyerek, yığınların (çoğunluğun) ontolojik ve ahlaki olarak bir doğruluk (sıdk) kriteri olmadığını; aksine devasa kalabalıkların çok kolay bir şekilde kibre, cehalete (israfa) ve helake sürüklenebileceğini ifşa ederek antik dünyanın "sayısal güç dogmasını" paramparça eder. Hakikat, çoğunluğun oylamasına tabi değildir.

        Mü'minîn (مُؤْمِنِينَ)

        Güvenmek, tasdik etmek, ihanet etmemek, emin olmak ve teslim olmak anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında (imân) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Kâne" fiilinin haberi konumunda olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("İman edenler / Hakikate güvenip boyun eğenler").

        İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün özünde "korkunun, inkarın ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin mutlak bir sükûnete kavuşması, bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması ve ruhun tam bir güven içinde o hakikate sığınması" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" mefhumunun Semûd kavminin sosyolojisindeki o muazzam felsefi ironisini tahlil eder. Semûd kavmi 146. ayette geçtiği üzere, o kayalara oydukları devasa evlerin (buyût) içinde tabiata, zamana ve ölüme karşı kendilerini mutlak surette "güvende" (âminîn - e-m-n kökü) hissediyorlardı. Ancak onların güvenlik algısı tamamen fiziksel ve kaba maddeye dayalıydı. Kur'an, kıssanın sonunu yine aynı kökten gelen "mü'minîn" (iman edenler / manevi güvenliğe girenler) kelimesiyle bitirerek devasa bir ontolojik yüzleşme kurar. Gerçek güvenlik (emn), dağları yontup taştan şatoların arkasına saklanmakta değil; kibri terk edip ahlaki bir arınmayla Alemlerin Rabbine "iman" etmekte yatar. Taştan sığınaklara (âminîn) inananlar, imanın (mü'minîn) görünmez sığınağına girmeyi reddettikleri için, o çok güvendikleri taşların içinde helak olup gitmişlerdir. İman, yeryüzünün yegâne yıkılmaz kalesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X