Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 156. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 156. Ayet

    وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ temessûhâ bisû-in feye/ḣużekum ‘ażâbu yevmin ‘azîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lâ temessûhâ (وَلَا تَمَسُّوهَا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi, nehiy (yasaklama/olumsuzluk) bildiren "lâ" (لَا) edatı, dokunmak, el sürmek ve hissetmek anlamlarına gelen m-s-s (م س س) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari nehiy fiili (temessû) ile eylemin nesnesi olan "ona" (deveye) anlamındaki üçüncü tekil şahıs müennes zamiri "hâ"nın (هَا) birleşimidir. Cezm edatından (lâ) dolayı fiilin sonundaki "nûn" düşmüştür ("Ve ona dokunmayın / Ona el sürmeyin").

        İbn Fâris, m-s-s (م س س) kökünün temelinde "iki nesnenin fiziksel olarak birbirine değmesi, arada hiçbir engel kalmaksızın gerçekleşen ten teması ve son derece hafif, yüzeysel bir dokunma" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu fiilin barındırdığı "kinaye ve mübalağa" sanatını tahlil eder. Sâlih peygamber "Onu kesmeyin, öldürmeyin veya yaralamayın" gibi ağır bir fiil kullanmaz. "Lâ temessû" (Dokunmayın bile) diyerek, yasağın sınırını en alt fiziksel eylemden (ten temasından) başlatır. Hayvana zarar vermek bir yana dursun, ona tehditkâr bir şekilde el sürmenin bile o devasa ilahi azabı tetiklemeye yetecek mutlak bir ihlal sınırı (kırmızı çizgi) olduğunu gramatikal olarak ilan eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mess" eyleminin hassasiyetini ontolojik bağlamda inceler. Deve, sıradan bir sürü hayvanı değil, göklerin yeryüzüne indirdiği canlı ve somut bir hakikat nişanesidir (âyet). O ilahi kanıta saygısızca "dokunmak", sıradan bir mülkiyet ihlali değil, doğrudan doğruya o deveyi "âyet" olarak çıkaran mutlak Yaratıcı'nın kudretine, hukukuna ve yeryüzündeki otoritesine küstahça el uzatmaktır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emir ve nehiy kiplerinin politik psikolojisini okur. Semûd elitleri, vadideki her canlıya, her pınara ve her kayaya diledikleri gibi müdahale edebilecekleri (dokunabilecekleri) mutlak bir şiddet tekeline sahiplerdi. "Ona dokunamazsınız" nehyi (yasağı), kendilerini yeryüzünün tartışmasız efendileri sanan o tiranların o kaba, müdahaleci ve kanlı ellerine vurulmuş sarsılmaz bir teolojik prangadır. İktidarın eli (müdahalesi) ilk kez bir sınırla karşılaşmıştır.

        Bi sûin (بِسُوءٍ)

        Hakkında, ile, vasıtasıyla anlamları katan "bi" (بِ) harf-i ceri ile; kötü, çirkin, zarar veren ve üzen şey anlamlarına gelen s-v-e (س و ا) kökünden türemiş ismin/masdarın birleşimidir. Harf-i cerden dolayı esre ile mecrur olmuştur ("Kötülükle / Kötü bir niyetle / Herhangi bir zararla").

        İbn Fâris, s-v-e (س و ا) kökünün özünde "insanı veya bir canlıyı üzen, canını yakan, fıtratına aykırı olan, bedene veya ruha hasar veren, çirkin ve hoşa gitmeyen her türlü kötü durum ve eylem" anlamının yattığını belirtir. (İyiliğin/hüsnün tam zıddıdır).

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin belirsiz (nekra) formda (sûin) ve "bi" harf-i ceriyle kullanılmasındaki mutlak yalıtımı tahlil eder. İfade, "Ona büyük bir zarar vermeyin" demez; kelimenin nekra oluşu, "şekli, boyutu, türü ne olursa olsun en ufak, zerre kadar bir kötülük bile" demektir. "Bi" (ile) edatı ise kötülüğü bir niyet olmaktan çıkarıp, devenin üzerine uygulanacak "araçsal bir şiddete" (kaba kuvvete) dönüştürür. Ufacık bir taş atmaktan, suyu bulandırmaya kadar her türlü "sû'" eylemi mutlak surette yasaklanmıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bedevi ahlakında "sû'" (kötülük) kavramının kabilevi sınırlarını inceler. Cahiliye lügatinde kötülük ve zarar vermek, kabile dışındaki düşmanlara karşı (yağma/baskın) yapıldığında bir övünç, meşru bir kahramanlık sayılırdı. Ancak Sâlih peygamber, hiçbir kabileye ait olmayan (Nâkatullah/Allah'ın devesi olan) bu canlıya yönelecek her türlü şiddeti "sû'" (kötülük/suç) olarak tanımlayarak, şiddeti kabilevi bir kahramanlık olmaktan çıkarıp evrensel ve teolojik bir cürüme (günaha) dönüştürür.

        Dücane Cündioğlu, felsefi bağlamda kötülüğün (sû') nesneleşmesini ve kibrin testini okur. Dağları yontarak tabiata hükmeden (fârihîn) o devasa mühendislik gücü, kibrini ve iktidar hırsını savunmasız bir hayvan üzerinde sınamaya kalkacaktır. Sû' (kötülük), Semûd elitlerinin aklın, erdemin ve adaletin tükendiği noktada kaba maddeye ve ilkel şiddete teslim oldukları o trajik eylemin adıdır. Kayaları oyan eller, ahlakı oyamamış ve kötülüğün (sû') basit bir enstrümanı haline gelmiştir.

        Fe ye'huzeküm (فَيَأْخُذَكُمْ)

        Takip, nedensellik ve kesin bir sonuç bildiren "fe" (فَ / fe-i sebebiyye) bağlacı ile; tutmak, kavramak, yakalamak ve derdest etmek anlamlarına gelen e-h-z (ا خ ذ) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs muzari fiili (ye'huze) ve eylemin nesnesi olan "sizi" anlamındaki ikinci çoğul şahıs zamiri "küm"ün (كُمْ) birleşimidir. Fe-i sebebiyye (veya gizli en edatı) sebebiyle fiilin sonu fetha ile nasb olmuştur ("Aksi takdirde sizi yakalar / Bunun sonucunda sizi derdest eder").

        İbn Fâris, e-h-z (ا خ ذ) kökünün temelinde "bir nesneyi, kişiyi veya durumu sıkıca tutmak, kavramak, kendi kontrolü altına almak, güç kullanarak zapt etmek ve kaçmasına izin vermeden esir almak" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "fe-i sebebiyye"nin (sebep-sonuç bağlacının) kurduğu o acımasız determinizmi (belirlenimciliği) tahlil eder. Bu edat, "kötülükle dokunmak" eylemi ile "azabın yakalaması" eylemi arasına hiçbir boşluk, zaman dilimi, mazeret, aracı veya kaçış ihtimali sokmaz. Dokunma eylemi gerçekleştiği anda (fe), azabın mekanizması otomatik, kusursuz ve durdurulamaz bir şekilde tetiklenerek suçlunun yakasına yapışacaktır.

        Michael Cook, politik teolojide "ahz" (yakalama/derdest etme) eyleminin Semûd kavmi üzerindeki sarsıcı ironisini okur. Semûd'un zorbaları (müsrifleri) yeryüzünde kendi yozlaşmış kurallarına itaat etmeyen zayıfları, muhalifleri ve köleleri güç kullanarak "yakalayıp" (ahz) zindanlara atarak kendi sahte adaletlerini sağlıyorlardı. Sâlih peygamber bu fiili kullanarak, yakalama ve cezalandırma tekelini yeryüzü krallarından söküp alır; evrensel ve mutlak Yargıcın (Allah'ın) kudret eline verir. Dağların ardına saklanarak kimsenin kendilerini bulamayacağını (âminîn) sanan tiranları, kendi şatolarının içinde kıskıvrak "yakalayacak" (ye'huzeküm) sarsılmaz bir İlahi Adalet vardır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiildeki teolojik merkeziliği inceler. Yeryüzünün şımarık egemenleri, "bizi kim yakalayabilir ki?" kibriyle yaşıyordu. Allah'ın azabının onları "ahz etmesi" (yakalaması), insan iradesinin ve kaba kuvvetinin ilahi irade karşısında bir kum tanesi kadar zayıf, kırılgan ve edilgen bir nesneye (mef'ul/küm) dönüştüğünün en somut göstergesidir. İktidar, ezen (fail) olmaktan çıkıp, yakalanan (mef'ul) konumuna düşürülmüştür.

        Azâbü (عَذَابُ)

        Ceza, eziyet, işkence, acı ve tatlılıktan mahrum bırakılma anlamlarına gelen a-z-b (ع ذ ب) kökünden türemiş masdar/isimdir. "Ye'huze" fiilinin faili (öznesi) olduğu için ötre ile merfudur ve kendisinden sonraki kelimenin tamlananıdır ("Azabı / Cezas / Yıkımı").

        İbn Fâris, a-z-b (ع ذ ب) kökünün özünde "bir kimseyi bir şeyden alıkoymak, engellemek ve özellikle hayatın fıtri tatlılığından, güvenliğinden ve nimetinden koparıp onu mutlak bir acıya, mahrumiyete terk etmek" anlamının yattığını belirtir. (Berrak ve tatlı sulara da "azb" denir).

        Patricia Crone, azap kelimesini iktidarın şiddet pratikleri üzerinden tahlil eder. Semûd kralları, muhaliflerini susturmak ve itaat sağlamak için onlara dünyevi işkenceler (azaplar) ediyorlardı. Sâlih, o kaba kuvvet ustalarına, ellerindeki kırbaçların ve zindanların hiçbir işe yaramayacağı, evrensel Yargıcın uygulayacağı o büyük, ontolojik ve karşı konulamaz kozmik yaptırımı (azabı) haber vererek, yeryüzünün cellatlarına asıl ve mutlak Celladı/Hakimi hatırlatır.

        Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramının Semûd'un nimetleriyle (bahçeler ve pınarlar) olan tezatlığını okur. Dünyanın en tatlı (azb) pınarlarının, hurmalarının ve konforunun içinde "güvenle" (âminîn) yüzen bir medeniyet; kendi nankörlüğü ve kibri (israfı) yüzünden o tatlılıktan (nimetten) zorla koparılarak, isminin tam zıddı olan o mutlak acıya, mahrumiyete ve çöküşe (azaba) mahkum edilecektir. Nimet ne kadar büyükse, o nimete yapılan ihanetin "azabı" da o denli yıkıcıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, azabın cümlede "fail" (özne) olarak gelmesinin yarattığı o muazzam dehşeti inceler. Ayet "Sizi Allah yakalar" veya "Ben sizi azaplandırırım" demez. "Azap sizi yakalar" (ye'huzeküm azâbü) denilerek, ceza kavramı (azap) adeta kendi şuuruna, iradesine ve hareket kabiliyetine sahip aktif bir "avcı" (fail) gibi kişileştirilir. Azap, zincirlerinden boşanmış, yeryüzündeki suçluları (müsrifleri) arayan ve bulduğunda onların yakasına yapışan mutlak ve sarsılmaz bir varlık olarak muhatabın zihnine korkunç bir gölge gibi düşer.

        Yevmin (يَوْمٍ)

        Gün, vakit, zaman dilimi, dönem ve devir anlamlarına gelen y-v-m (ي و م) kökünden türemiş isimdir. "Azâb" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için esre ile mecrurdur ("Bir günün / O dehşetli zamanın").

        İbn Fâris, y-v-m (ي و م) kökünün sıradan bir 24 saati ifade ettiği gibi, aynı zamanda başlangıcı ve sonu belli olan geniş bir zaman dilimini, büyük ve sarsıcı olayların yaşandığı tarihi bir kesiti (helak vaktini) de kapsadığını aktarır.

        Angelika Neuwirth, gün kelimesinin belirsiz (nekra) formda (yevmin) gelmesinin yarattığı eskatolojik (sona dair) gerilimi inceler. Sâlih onlara "üç gün sonra" veya "salı sabahı" gibi spesifik bir takvim vermez (bu kesin süre daha sonraki ayetlerde verilecektir). Kelimenin buradaki nekra oluşu; aniden, bütün rutinleri parçalayarak, şatoların o sessizliğini yararak ufuktan kopup gelecek olan o bilinmez, isimsiz ve dehşet verici felaket anının ürpertisini inşa eder. Bilinmezlik, Semûd'un taştan güvenliğini (âminîn) içeriden çürüten en büyük korkudur.

        Azîm (عَظِيمٍ)

        Büyük, ulu, heybetli, muazzam ve tahayyül edilemez derecede sarsıcı anlamlarına gelen a-z-m (ع ظ م) kökünden türemiş, süreklilik bildiren sıfat-ı müşebbehedir. Gramatikal olarak "yevmin" kelimesinin (veya anlamca azabın) sıfatı olduğu için esre ile mecrurdur ("Büyük olan / Muazzam olan / Dehşetli").

        İbn Fâris, a-z-m (ع ظ م) kökünün temelinde "kemik" (azm) yapısının yattığını belirtir. Bir canlının iskeletinin, temel yapısının iri, sert ve sağlam olmasıdır. Buradan hareketle her türlü devasa, katı, ulu ve hiçbir kuvvetin sarsamayacağı o mutlak büyüklük kavramı doğmuştur.

        Gabriel Said Reynolds, "azîm" (büyük/muazzam) sıfatının Semûd medeniyetine karşı kullanılan felsefi ironisini ve polemik karşılığını okur. Semûd kavmi; dağları yontarak inşa ettikleri o devasa kaleleri (buyût), uçsuz bucaksız bahçeleri ve kendi mühendislikleriyle yeryüzünün en "büyük", en sarsılmaz gücüne sahip olduklarını düşünüyor, kendi büyüklükleriyle (istikbar) sarhoş oluyorlardı. Sâlih peygamberin dudaklarından dökülen bu sıfat, kavmin o taştan büyüklük hezeyanını parçalar. İnsanın kayalardan yonttuğu o kaba büyüklük, ufukları karartarak gelecek olan ilahi adaletin (azabın ve o günün) o ezici, kozmik ve mutlak "büyüklüğü" (azîm) karşısında bir kum tanesi gibi ufalanıp savrulacaktır. İnsanın sahte ihtişamı, Allah'ın mutlak ve kahredici büyüklüğüne (El-Azîm) toslamıştır.

        Dücane Cündioğlu, büyüklük sıfatının zaman mefhumuna (yevm/gün) yüklenmesindeki trajediyi tahlil eder. Semûd kavmi, o devasa evlerin içinde ebediyen (sonsuz bir zamanda) yaşayacaklarını zannediyordu. Fakat karşılarına çıkan şey sonsuzluk değil; sahip oldukları her şeyi, bütün o şımarıklıklarını (fârihîn) ve taştan kibrini tek bir saniyede yutacak kadar "büyük ve ağır" (azîm) bir "Gün" olmuştur. Zaman, Semûd'un mekanını ezip geçmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X