Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 155. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 155. Ayet

    قَالَ هٰذِه۪ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle hâżihi nâkatun lehâ şirbun velekum şirbu yevmin ma’lûm(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “‘Salih, ‘İşte (mûcize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir’ dedi.”

      Salih, İşte (mûcize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir...dedi. Müfessirler şöyle dediler: Su aralarında taksim edilmiş haldeydi; bir gün onlara bir gün de deveye aitti. Buna da belli bir günün içme hakkı da sizindir ifadesini delil olarak kullanmışlardır. Mademki onların belli bir günleri vardı, öyle olunca devenin de belli bir günü olmalıydı. Ancak âyette onların dedikleri gibi olduğuna dair bir açıklama yoktur. Bir başka İlâhî beyanda anlatılan şudur: “Bir de onlara, suyun aralarında paylaşımlı olacağını bildir. Her hissenin sahibi (suyun) başına gelsin”. Bu âyetin zâhiri suyun aralarında içme ile değil (zaman itibariyle) taksim edilmiş olduğuna işaret ediyor. Onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir. Suyun aralarında bir kısmı kendilerinin bir kısmı da devenin olacak şekilde olması da mümkündür. Sonra suyun kendilerinin olduğu malum günde, o gün için devenin herhangi bir payı yoktu. En doğrusunu Allah bilir.

      Daha öncede belirttiğimiz gibi onların kitaplarında yer alan bu haberler Resûlullah için delil olmak üzere anlatılmıştır. Bu itibarla kitapta her ne varsa onunla yetinip üzerine ilâvede bulunmamak gerekir. Aksi takdirde onlara, yani Ehl-i Kitaba, kitaplarında olan haberi verdiği için onlara karşı delil olma özelliğini kaybetmesi ve bu yüzden Hz. Peygamber’i tekzip etmeleri gibi bir endişe kaçınılmaz olur.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        Söylemek, iddia etmek, konuşmak ve beyanda bulunmak anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Dedi / Söyledi / Cevap verdi").

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki veya kalpteki bir niyetin, düşüncenin ve kararın kelimeler aracılığıyla dış dünyaya açıkça ilan edilmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (kâle) tebliğ krizindeki ontolojik kırılmayı tahlil eder. Semûd kavmi, Sâlih peygamberi "büyülenmiş" (musahharîn) olmakla suçlayıp onu küçümsemiş ve felsefi bir yüzleşmeden kaçarak ondan kaba, fiziksel bir "mucize" (âyet) talep etmişti. Sâlih peygamber bu kaba materyalist meydan okumaya (fe'ti bi âyetin) felsefi bir tartışmayla veya öfkeyle değil, sadece sakin, net ve ilahi bir özgüven barındıran "kâle" (dedi) eylemiyle karşılık verir. Bu eylem, peygamberin kavmin kışkırtmalarına kapılmadığını ve hakikatin soğukkanlılığını koruduğunu gösteren bir peygamberane duruştur.

        Hâzihî (هَذِهِ)

        Arapçada yakındaki dişil (müennes) bir varlığı, nesneyi veya durumu işaret etmek için kullanılan, dikkat çekme edatı "hâ" (هَا) ile işaret zamiri "zihî"nin (ذِهِ) birleşmesinden oluşan ism-i işarettir ("Bu / İşte şu").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin doğrudan bu işaret zamiriyle (hâzihî) başlamasının belagatteki sarsıcı "istihzâr" (göz önüne getirme ve somutlaştırma) işlevini inceler. Semûd kavmi alaycı bir şekilde "Eğer doğru sözlüysen bir ayet (mucize) getir" diyerek imkansız sandıkları bir talepte bulunmuştu. Sâlih, "Allah size yakında bir mucize gönderecek" gibi geleceğe dönük soyut bir vaatte bulunmaz. Aniden "Hâzihî" (İşte bu!) diyerek, muhatabın o alaycı beklentisini saniyeler içinde şok edici, canlı, dokunulabilir ve devasa bir maddi gerçeklikle (deveyle) yüzleştirir. Zamir, ilahi müdahalenin hızıdır.

        Dücane Cündioğlu, bu işaret zamirinin felsefi ağırlığını ve materyalist akla verdiği cevabı okur. Dağları yontan, sadece gözüyle gördüğüne ve eliyle tuttuğuna (maddeye) inanan Semûd aklına karşı vahiy, tam da onların anladığı dilden konuşur. "Hâzihî" (İşte bu) diyerek işaret edilen şey, kaba aklın inkar edemeyeceği kadar somut ve onların o yonttukları kayaların içinden fırlayıp gelen ontolojik bir meydan okumadır. Kaba materyalizme, bizzat maddenin içinden çıkarılan ilahi bir sanatla cevap verilmiştir.

        Nâkatün (نَاقَةٌ)

        Dişi deve, saflaştırmak ve seçmek anlamlarına gelen n-v-k (ن و ق) kökünden türemiş dişil (müennes) ism-i cinstir. Cümlenin haberi olduğu için ötre ile merfudur ("Bir dişi devedir").

        İbn Fâris, n-v-k (ن و ق) kökünün temelinde "bir şeyin en saf, en seçkin, en kusursuz ve en nadide olanını ayıklayıp ortaya çıkarmak" anlamının yattığını aktarır. Dişi deve, çöl hayatının en değerli, en verimli ve üzerine en çok titrenilen varlığı olduğu için lügatte bu isme (nâka) layık görülmüştür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "dişi deve" (nâka) imgesinin bedevi ve antik Arap sosyolojisindeki ontolojik merkeziliğini tahlil eder. Semûd gibi çöl kültürüne dayalı medeniyetler için deve sadece bir hayvan değildir; o mutlak bir sermaye, kabile onuru (mecd), zenginlik, prestij ve hayatta kalma garantisidir. Allah'ın onlara mucize (âyet) olarak gökten bir melek veya altından bir heykel değil de "dişi bir deve" (nâkatün) göndermesi; ilahi imtihanın insanın en iyi bildiği, en çok değer verdiği ve en çok ihtiras duyduğu (ekonomik) nesne üzerinden yapıldığının felsefi bir göstergesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Semûd kavminin kıssasındaki "Sâlih'in devesi" (Nâkatullah) motifinin tefsir geleneğindeki yerini inceler. Bu deve, sıradan bir sürü hayvanı değildir; kavmin meydan okuması üzerine kayaların içinden (tabiatın o sert ve ölü fıtratını yararak) mucizevi bir şekilde çıkarılmış ilahi bir kanıttır (âyet). Semûd kavminin "dağları yontma" (tenhitûne mine'l-cibâli) kibrine karşı, Allah o çok güvendikleri dağların (kayaların) içinden canlı bir deve çıkararak onların mühendislik kibrini ontolojik olarak ezip geçmiştir.

        Patricia Crone, politik ekonomi ekseninde bu "dişi deve" figürünün tiranların tekeline vurduğu darbeyi okur. Mucize olarak bir devenin ortaya çıkması ve su kaynaklarına ortak edilmesi, vadinin siyasi dengelerini altüst eden bir müdahaledir. Deve, sıradan bir mucize değil; egemen sınıfın ekonomik tekelini (suyu ve otlakları) ilahi otorite adına kırmaya gelen, statükoyu test eden devasa bir "politik ve ekolojik kriz" aygıtıdır.

        Lehâ (لَهَا)

        İçin, -e/a, aidiyet ve mülkiyet anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile, "onun / ona" anlamındaki üçüncü tekil şahıs müennes zamiri "hâ"nın (هَا) birleşimidir ("Onun içindir / Onun hakkıdır / Ona aittir").

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu aidiyet edatının (lehâ) ekolojik adalet ve ontolojik hukuk bağlamındaki sarsıcı gücünü tahlil eder. Semûd vadisindeki her karış toprak, her su damlası elitlerin ve insanların mülkiyetindeydi (Bizimdir / Lenâ). Sâlih peygamber, bir hayvana (deveye) işaret ederek "Lehâ" (Onun da hakkı vardır) diyerek insanlık tarihinde eşine rastlanmaz bir hukuki/ekolojik devrim yapar. İnsanın doğa ve diğer canlılar üzerindeki mutlak mülkiyet kibrini parçalar; suyun ve yeryüzünün sadece insanın değil, diğer varlıkların da (devenin) ontolojik ve ilahi güvenceye alınmış bir "hakkı" olduğunu egemenlerin yüzüne çarpar.

        Şirbün (شِرْبٌ)

        İçmek, yutmak, suya kanmak ve sudan faydalanma payı anlamlarına gelen ş-r-b (ش ر ب) kökünden türemiş masdar/isimdir. "Lehâ" haberinin gecikmiş mübteda (özne) konumunda olduğu için ötre ile merfudur ("Su içme payı / Sudan faydalanma hakkı / Nasibi").

        İbn Fâris, ş-r-b (ش ر ب) kökünün özünde "bir canlının veya toprağın suyu, sıvıyı içine çekmesi, onu yutarak bünyesine katması ve suya olan hararetinin/ihtiyacının giderilmesi" anlamının bulunduğunu belirtir. Su içme nöbetine, sırasına ve kabileler arası su taksimindeki hisseye "şirb" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şirb" (su hakkı/payı) kelimesinin barındırdığı imtihan felsefesini inceler. Sâlih peygamber deveyi sadece görsel bir mucize olarak ortada bırakmaz; onu hemen kavmin en hassas olduğu ekonomik damara (su kaynaklarına) bağlar. "Şirb" kelimesi, mucizenin seyirlik bir şovdan çıkıp aktif bir "itaat testine" dönüştüğü eylemdir. İlahi irade, mucize üzerinden kavmin mülkiyet algısını ve paylaşım ahlakını teste tabi tutmuştur.

        Michael Cook, hidro-politik (su siyaseti) ekseninde "şirb" kelimesinin politik tahakkümle olan ölümcül çatışmasını okur. Kurak çöl coğrafyasında su pınarlarını (uyûn) kontrol etmek, doğrudan doğruya hayatı, ekonomiyi ve siyasi gücü kontrol etmektir. Semûd elitleri suyu kendi "mülkleri" sayıyorlardı. Sâlih'in mucizevi devenin de bir "şirbi" (su hakkı/payı) olduğunu ilan etmesi, tiranların vadideki mutlak su tekelini kırmaktır. Su tekelinin kırılması, iktidarın felsefi olarak sarsılması demektir. İmtihan, onların bu güç kaybına tahammül edip edemeyecekleridir.

        Ve leküm (وَلَكُمْ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi, mülkiyet/aidiyet bildiren "li" (لِ) harf-i ceri ve "siz / sizin" anlamındaki ikinci çoğul şahıs muhatap zamiri "küm"ün (كُمْ) birleşimidir ("Ve sizin içindir / Sizin hakkınızdır / Size aittir").

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "lehâ" (onun) ile "leküm" (sizin) zamirleri arasındaki retorik teraziyi ve ilahi adaletin zarafetini tahlil eder. Allah, Semûd kavmini sadece devenin hakkını korumaya memur ederek onları tamamen sudan mahrum etmez. "Sizin de hakkınız var" (leküm) vurgusu, tevhidi adaletin mülkiyeti tamamen iptal etmediğini, sadece onu "paylaşılabilir, dengeli ve tekelci olmayan" ahlaki bir düzleme (itidale) çektiğini gösterir. İmtihan, insanın kendi hakkına (leküm) razı olup, başkasının (devenin) sınırına tecavüz etmeme ahlakını (takvayı) gösterip gösteremeyeceğidir.

        Şirbü (شِرْبُ)

        İçmek, suya kanmak ve sudan faydalanma payı anlamlarına gelen ş-r-b (ش ر ب) kökünden türemiş isimdir. "Yevmin" kelimesinin tamlayanı (muzaf) olduğu için tenvini düşmüştür ("Su içme hakkı / Su alma nöbeti / Payı").

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin tekrar edilmesindeki hukuki kesinliği okur. "Şirb" (pay) kelimesi hem deve hem de kavim için ayrı ayrı zikredilerek, aradaki sınır kalın çizgilerle çekilir. Semûd elitleri her şeye sahip olmaya alışkındı. Bu kelime, vahyin mülkiyet tekeline müdahale ederek yeryüzü kaynaklarını (suyu) güçlülerin insafından alıp, ilahi bir hukukun şaşmaz "pay/nöbet" (şirb) esasına bağlamasının dilsel kanıtıdır.

        Yevmin (يَوْمٍ)

        Gün, vakit, belirli bir zaman dilimi, dönem ve süre anlamlarına gelen y-v-m (ي و م) kökünden türemiş isimdir. Tamlayan (muzafun ileyh) olduğu için esre ile mecrurdur ("Bir günün / O vakit diliminin").

        İbn Fâris, y-v-m (ي و م) kökünün sadece yirmi dört saatlik takvim gününü değil, aynı zamanda başlangıcı ve sonu belli olan spesifik bir zaman aralığını, nöbeti ve tarihi bir dönemi de ifade ettiğini belirtir.

        Angelika Neuwirth, zamanın (yevm) taksim edilmesindeki ayinsel ve sosyal testi tahlil eder. Semûd kavmi suyu istedikleri zaman, istedikleri kadar kullanan başıboş (e tutrakûne) bir güce sahipti. Suyu "günlere" (yevm) bölmek, iktidarın sınırsız zaman algısını parçalamaktır. Mucizevi deve, sadece mekansal bir kriz değil, aynı zamanda kavmin günlük rutinini, sosyolojisini ve zaman planlamasını değiştiren devasa bir "zaman disiplini" (yevm taksimi) imtihanıdır. İnsanın zamanı ve suyu vahyin sınırlarına göre yönetmesi istenmektedir.

        Ma'lûm (مَعْلُومٍ)

        Bilmek, tanımak, idrak etmek, sınırlarını çizmek ve işaretlemek anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kelimesidir. "Yevmin" kelimesinin sıfatı olduğu için esre ile mecrurdur ("Bilinen / Sınırları tayin edilmiş / Kesin olarak belirlenmiş").

        İbn Fâris, a-l-m (ع ل م) kökünün temelinde "bir şeyin meçhul, karmaşık veya belirsiz kalmasını engelleyen, onu diğerlerinden ayırt edip görünür ve mutlak surette bilinir kılan açık iz, sınır ve alamet bırakmak" anlamının yattığını aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ma'lûm" (bilinen/belirlenmiş) sıfatının barındırdığı devasa ontolojik ve ahlaki imtihanı okur. Semûd kavminin asıl suçu "haddi aşmak, sınır tanımamak, taşkınlık yapmaktı" (müsrifîn). Allah, bu sınır tanımaz (müsrif) kavme mucize olarak gönderdiği devenin su içme hakkını muğlak, yoruma açık veya esnek bırakmaz. Tam tersine, o hakkı son derece keskin, net ve herkes tarafından tartışmasız bir şekilde "bilinen" (ma'lûm) bir sınırın içine çizer. İnsanoğlu belirsizliklerde mazeret üretebilir; ancak ilahi yasa "ma'lûm" (apaçık belirlenmiş) bir sınır çizdiğinde, o sınırı ihlal etmek artık bir hata veya cehalet değil, doğrudan doğruya Yaratıcı'nın otoritesine karşı kasten yapılmış bir isyan (istikbar) olacaktır. Sınırın "ma'lûm" olması, ihlalin faturasının da "azap" olmasını ontolojik olarak meşrulaştıran son felsefi mühürdür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X