Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 152. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 152. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne yufsidûne fî-l-ardi velâ yuslihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      150. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”

      151-152. “‘Yeryüzünde düzeni bozan ama düzeltmeye yanaşmayan aşırıların istediklerini yapmayın.’”


      Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyuruyor: Emirlerine muhalefet yüzünden Allah’ın gazabına uğramaktan sakının ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. Yani aşırılığı ve bozgunculuğu sizce bilinen kimselerin emrine uymayın, buna mukabil benim emrime uyun. Zira benden herhangi bir şekilde aşırılık ya da bozgunculuk gördüğünüz vaki değildir. Yeryüzünde düzeni bozduğunu ama düzeltmeye yanaşmadığını bildiğiniz kimselere uymayın. Yahut “ve lâ tutî‘û emre’l-müsrifîn” (وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ) âyetinin anlam bakımından Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın meâlindeki âyetinden sonra olması mümkündür. Buna göre Hz. Salih şöyle demiş oluyor: Bana itaati ve çağrıma icabeti sırf ben de sizin gibi bir beşer olduğum için terkediyorsunuz öyle mi? O halde benden daha aşağı mertebede olan herhangi bir beşere de itaat etmeyin. Onlar sizce aşırılığa düştükleri ve bozgunculuk yaptıkları ortaya çıkmış kimselerdir. Oysa benden böyle bir şey gördüğünüz asla varit değildir. Allah onların beyinsizliklerini ve ayırt etme güçlerinin zayıflığını, sırf beşer oldukları için peygamberlere itaati terkedip de sonra onlardan her konuda daha aşağı düzeyde olan birtakım insanlara tâbi olmalarını ifade ederek yüzlerine vurdu. Sonra onlar Hz. Salih’in aşırıların istediklerini yapmayın! uyarısına cevap vererek şöyle dediler: 153. ayet.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezîne (الَّذِينَ)

        Arapçada "o kimseler ki, onlar ki, -en/-an" anlamlarına gelen, kendisinden sonraki cümleyi (sıla cümlesini) bir önceki isme bağlayan ve onu niteleyen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri).

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu ilgi zamirinin belagatteki bağlayıcı ve ifşa edici işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette "müsrifîn" (haddi aşanlar/taşkınlık yapanlar) kelimesi kullanılmıştı. "Ellezîne" edatı, o soyut "israf" (haddi aşma) kavramını havada bırakmaz; onu anında somut, eylemsel ve tarihsel bir özneye bağlar. Bu zamir, ahlaki bir eleştiriyi doğrudan doğruya Semûd vadisini yöneten o kibirli elitlerin şahsına ve eylemlerine sabitleyen dilsel bir kelepçedir.

        Dücane Cündioğlu, ism-i mevsulün barındırdığı felsefi hedef göstermeyi okur. Sâlih peygamber, yozlaşmış liderlerin tek tek isimlerini saymaz. İsimlerin kalıcılığı yoktur; asıl kalıcı olan karakterdir. "Ellezîne" (O kimseler ki) diyerek, şahısları değil, yeryüzünde iktidarı eline geçirip ahlaksızlığı bir yönetim biçimi haline getiren o "karanlık prototipi" (diktatörleri) evrensel bir kategori olarak işaret eder ve tanımlar.

        Yüfsidûne (يُفْسِدُونَ)

        Bozmak, çürütmek, yıkmak, kargaşa çıkarmak, dengeyi altüst etmek ve ifsad etmek anlamlarına gelen f-s-d (ف س د) kökünden, if'âl babında (ifsâd) türetilmiş üçüncü çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir ("Bozgunculuk yapıyorlar / İfsad ediyorlar / Düzeni çürütüyorlar").

        İbn Fâris, f-s-d (ف س د) kökünün temelinde "bir şeyin doğru, sağlam ve faydalı halinin (salahın) tam zıddı olarak; dengesinin bozulması, çürümesi, yozlaşması ve yıkıma uğraması" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "fesad" kavramının ontolojik mahiyetini inceler. Fesad, sadece fiziksel bir yıkım değildir; bir nesnenin, ahlakın veya toplumun kendi yaratılış gayesinden (fıtratından) ve itidalden (dengeden) az veya çok sapması, hastalanmasıdır. Semûd kavminin eylemi sıradan bir günah değil; bütün bir toplumsal ve ekolojik dengeyi çürüten, hayatın fıtri akışını zehirleyen sistematik bir "bozgunculuktur" (ifsad).

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "fesad" kelimesinin bedevi ahlakındaki ve Kur'an'daki teolojik kırılmasını tahlil eder. Cahiliye aklı, kendi kaba kuvvetiyle elde ettiği yağmayı ve düzeni bir "başarı" sayar. Ancak Kur'an lügatinde bu, tevhidi ve ahlaki nizama karşı yapılmış ontolojik bir tahribattır (fesaddır). Sâlih peygamber, Semûd'un elitlerinin kurduğu o görkemli sömürü sistemini, süslü kelimelerden arındırarak en çıplak haliyle "fesad" (çürümüşlük) olarak etiketler.

        Michael Cook, politik teoloji ekseninde bu fiilin egemenlere karşı taşıdığı o devasa siyasi reddiyeyi okur. Yeryüzünün muktedirleri ve tiranları (Semûd elitleri), kendi kurdukları zalimane statükoyu daima "huzur, güvenlik ve nizam" olarak pazarlarlar. Sâlih peygamber, bizzat o iktidarın merkezinde durarak, onların yasa ve nizam (emr) dedikleri şeyin aslında yeryüzünü kanatan, zayıfları ezen ve ahlakı yok eden saf bir "bozgunculuk" (yüfsidûne) olduğunu suratlarına haykırarak iktidarın meşruiyet maskesini yırtıp atar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin (yüfsidûne) bir önceki ayetlerde geçen Semûd kavminin "mimari ve teknolojik" yetenekleriyle olan o korkunç tezatlığını inceler. Onlar dağları yontuyor (tenhitûne), mühendislik harikası şatolar inşa ediyor ve kendilerini "medeniyetin kurucuları" sanıyorlardı. Ancak ayet, fiziki olarak dağları "inşa edenlerin", manevi ve ahlaki olarak toplumu "yıktıklarını" (yüfsidûne) beyan eder. Maddi kalkınma, ahlaki çürümeyi (ifsadı) örtmeye yetmemiştir; taşlar ne kadar yükselirse, insanlık o kadar yerle bir olmuştur.

        Fî'l-ardı (فِي الْأَرْضِ)

        Arapçada içinde, üzerinde ve zarfında anlamlarına gelen "fî" (فِي) harf-i ceri ile; yeryüzü, toprak, zemin ve arz anlamlarına gelen e-r-d (ا ر ض) kökünden türemiş ismin birleşimidir. Harf-i cerden dolayı esre ile mecrur olmuştur ("Yeryüzünde / Toprağın üzerinde / Kendi coğrafyalarında").

        İbn Fâris, e-r-d (ا ر ض) kökünün özünde "bir şeyin en alt tabakası, ayağın bastığı, üzerinde durulan, ağır, yerleşik ve alçak zemin" anlamının yattığını belirtir.

        Patricia Crone, "yeryüzü" (arz) kelimesinin politik sınırlar bağlamındaki kullanımını okur. Semûd elitleri için "arz", sadece üzerinde yürüdükleri toprak değil; dağlarını yonttukları, sularını (pınarlarını) kontrol ettikleri ve üzerinde mutlak egemenlik iddia ettikleri "kendi mülkleri/ülkeleridir". Sâlih peygamberin "yeryüzünde (fî'l-ardı) bozgunculuk yapıyorlar" ifadesi, onların kendi mülkleri sandıkları o taştan vadinin aslında ilahi adaletin yargı sahası (arzı) olduğunu onlara hatırlatan politik bir ihtardır.

        Angelika Neuwirth, uzamsal (mekansal) farkındalık bağlamında bu tamlamanın felsefi gücünü inceler. Semûd kavmi, gökyüzünün (aşkın olanın) otoritesini reddederek kendilerini tamamen yeryüzünün (arzın) maddiyatına, kayalarına ve pınarlarına kilitlemişlerdi. Onların kibri yerden (maddeden) besleniyordu. Ayet, en çok bağlandıkları ve tapındıkları o mekanın (fî'l-ardı), bizzat kendi elleriyle çürüttükleri (ifsad ettikleri) bir cinayet mahalline dönüştüğünü ifşa eder.

        Ve lâ yuslihûn (وَلَا يُصْلِحُونَ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi, nehiy/nefy (olumsuzluk) bildiren "lâ" (لَا) edatı ve düzeltmek, onarmak, barışı tesis etmek, iyi ve faydalı olanı yapmak anlamlarına gelen s-l-h (ص ل ح) kökünden, if'âl babında (ıslâh) türetilmiş üçüncü çoğul şahıs muzari fiilin birleşimidir ("Ve düzeltmezler / Ve ıslah etmezler / Ve asla yapıcı bir eylemde bulunmazlar").

        İbn Fâris, s-l-h (ص ل ح) kökünün temelinde "bozgunculuğun, yıkımın ve ifsadın (fesadın) tam zıddı olarak; bir şeyin özündeki iyiliği ortaya çıkarmak, arızayı gidermek, yararlı, sağlam ve barışçıl bir kıvama getirmek" anlamının yattığını aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu cümlenin belagatteki "tıbâk" (tezat) ve "tekit" (pekiştirme) sanatını tahlil eder. Sadece "bozgunculuk yapıyorlar" (yüfsidûne) demek, mantıken onların ıslah etmediklerini zaten içerir. Ancak cümlenin hemen ardından "ve ıslah etmezler" (ve lâ yuslihûn) ilavesinin gelmesi, onların karakterindeki yıkıcılığın ne kadar mutlak ve tavizsiz olduğunu gösterir. İçlerinde zerre kadar yapıcı, onarıcı veya vicdani bir kırıntı kalmamıştır; kötülükleri (fesatları) kesintisiz ve tek yönlüdür.

        Dücane Cündioğlu, bu fiilin barındırdığı muazzam ontolojik çatışmayı ve felsefi ironiyi okur. Semûd kavmine gönderilen peygamberin bizzat kendi ismi "Sâlih'tir" (Düzeltici / Islah edici). Ayet, kavmin karakterini çizerken "onlar ıslah etmezler" (lâ yuslihûn) diyerek, yozlaşmış kitle ile peygamber arasındaki o devasa felsefi uçurumu kelime kökleri üzerinden (Sâlih vs. lâ yuslihûn) inşa eder. Peygamberin varlığı ontolojik bir "onarım/inşa", kavmin (ve elitlerin) varlığı ise ontolojik bir "yıkımdır" (fesad). Onlar sadece Allah'ın dinini değil, "Sâlih'in" (Islah edicinin) bizzat kendi şahsiyetini ve temsil ettiği o onarıcı ruhu da kategorik olarak reddetmektedirler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, politik ahlak bağlamında bu cümlenin tiranların "sahte ıslahatçılık" maskesini nasıl düşürdüğünü inceler. Tarih boyunca muktedirler, dağları delip yollar yaptıklarında veya görkemli şehirler kurduklarında kitlelere "Biz ülkeyi imar ve ıslah ediyoruz" propagandası yaparlar. Semûd'un o kayaları oyan zorbaları da kendilerini medeniyetin kurucuları (ıslah ediciler) sanıyordu. Ancak vahiyle gelen o sarsılmaz yargı, onların süslü mühendisliklerini ve şatolarını çöpe atar; "Siz ıslah ediciler değilsiniz (lâ yuslihûn); ahlakı yıktıktan sonra taştan diktiğiniz hiçbir bina ıslah (iyileştirme) sayılamaz" diyerek iktidarın o en büyük yalanını paramparça eder. Hakiki ıslah, taşları yontmak değil, ruhları onarmaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X