وَلَا تُط۪يعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 151. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: semud kavmi, şuara suresi 151. ayet, hz salih, şuara 151, şuara suresi, mucize, emir, buyruk
-
150. “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”
151-152. “‘Yeryüzünde düzeni bozan ama düzeltmeye yanaşmayan aşırıların istediklerini yapmayın.’”
Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyuruyor: Emirlerine muhalefet yüzünden Allah’ın gazabına uğramaktan sakının ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. Yani aşırılığı ve bozgunculuğu sizce bilinen kimselerin emrine uymayın, buna mukabil benim emrime uyun. Zira benden herhangi bir şekilde aşırılık ya da bozgunculuk gördüğünüz vaki değildir. Yeryüzünde düzeni bozduğunu ama düzeltmeye yanaşmadığını bildiğiniz kimselere uymayın. Yahut “ve lâ tutî‘û emre’l-müsrifîn” (وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ) âyetinin anlam bakımından Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın meâlindeki âyetinden sonra olması mümkündür. Buna göre Hz. Salih şöyle demiş oluyor: Bana itaati ve çağrıma icabeti sırf ben de sizin gibi bir beşer olduğum için terkediyorsunuz öyle mi? O halde benden daha aşağı mertebede olan herhangi bir beşere de itaat etmeyin. Onlar sizce aşırılığa düştükleri ve bozgunculuk yaptıkları ortaya çıkmış kimselerdir. Oysa benden böyle bir şey gördüğünüz asla varit değildir. Allah onların beyinsizliklerini ve ayırt etme güçlerinin zayıflığını, sırf beşer oldukları için peygamberlere itaati terkedip de sonra onlardan her konuda daha aşağı düzeyde olan birtakım insanlara tâbi olmalarını ifade ederek yüzlerine vurdu. Sonra onlar Hz. Salih’in aşırıların istediklerini yapmayın! uyarısına cevap vererek şöyle dediler: 153. ayet.
Yorumu Yorumla
-
Ve lâ tutî'û (وَلَا تُطِيعُوا)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; nehiy (yasaklama/olumsuzluk) bildiren "lâ" (لَا) edatı ve boyun eğmek, itaat etmek, kendi isteğiyle tabi olmak anlamlarına gelen t-v-a (ط و ع) kökünden, if'âl babında (itâ'at) türetilmiş ikinci çoğul şahıs muzari nehiy fiilinin birleşimidir ("Ve itaat etmeyin / Boyun eğmeyin").
İbn Fâris, t-v-a (ط و ع) kökünün özünde "hiçbir zorlama veya dışsal şiddet (kerh) olmaksızın; bir emre, kişiye veya duruma kendi özgür aklıyla, kolaylıkla ve tam bir rıza (gönüllülük) ile boyun eğmek" anlamının yattığını aktarır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu nehiy (yasaklama) edatının (lâ) bir önceki ayetle kurduğu "tıbâk" (tezat) sanatını tahlil eder. Sâlih peygamber 150. ayette "Bana itaat edin" (etî'ûn) demişti. Hemen ardından "İtaat etmeyin" (lâ tutî'û) emrinin gelmesi, insan iradesinin boşluk kabul etmeyen ontolojik doğasını gösterir. İnsan doğası gereği mutlaka bir otoriteye "itaat" edecektir; mesele, bu itaatin kime veya hangi ahlaki ilkeye yönlendirileceğidir. Peygambere itaat emri verilmeden yozlaşmış statükoya itaatsizlik çağrısı yapılamaz.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "itaatsizlik" çağrısının bedevi kabile sosyolojisindeki yıkıcı etkisini inceler. Semûd kavmi, kabile elitlerine, zenginlere ve "seyyid" (efendi) kabul edilen şahıslara mutlak ve körü körüne bir itaat ahlakıyla (asabiyetle) bağlıydı. Sâlih peygamberin açıkça "İtaat etmeyin" demesi, geleneksel Arap toplumunun o sarsılmaz asabiyet bağlarına ve hiyerarşisine karşı gerçekleştirilmiş devasa bir ahlaki sabotajdır. Birey, kabilesine değil, hakikate itaat etmekle özgürleşir.
Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu fiilin "sivil itaatsizlik" boyutunu okur. Semûd vadisini yöneten tiranlar, halkın bedenlerini ve emeklerini sömürdükleri gibi, onların iradelerini de itaat zincirleriyle bağlamışlardı. Sâlih'in "İtaat etmeyin" beyanı, yeryüzü iktidarının kitleler üzerinde kurduğu o sahte meşruiyeti (itaat zorunluluğunu) kökünden iptal eden radikal bir teolojik başkaldırıdır. Haksız otoriteye boyun eğmemek, tevhidi bir eylemdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (lâ tutî'û) tebliğ psikolojisindeki cesaretini inceler. Kendisini yalanlayan, alaya alan ve kayaları yontacak kadar kaba kuvvete sahip olan o vahşi kalabalığın tam ortasında, bizzat o kalabalığı yöneten egemen sınıfa karşı açıkça "Onları dinlemeyin" diyebilmek, elçinin arkasındaki ilahi kudrete duyduğu sarsılmaz güvenin (emîn olmasının) ve hiçbir dünyevi makamdan korkmamasının dilsel manifestosudur.
Emra (أَمْرَ)
Buyurmak, talep etmek, iş, durum, nizam, şan ve yaşam tarzı anlamlarına gelen e-m-r (أ م ر) kökünden türemiş isim/masdardır. Fiilin mefulü bihi (nesnesi) ve kendisinden sonraki kelimenin tamlayanı (muzaf) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Emrine / İşine / Yönlendirmesine / İradesine").
İbn Fâris, e-m-r (أ م ر) kökünün temelinde iki ana anlam tabakası bulunduğunu belirtir: Birincisi "bir işin yapılmasını kesin bir dille talep etmek, buyruk vermek"; ikincisi ise "bir şeyin bütünü, mahiyeti, gidişatı, hâli ve şanı"dır.
Râgıb el-İsfahânî, "emr" kelimesinin bu ayetteki semantik genişliğini tahlil eder. Sâlih peygamber "Onların sözüne veya yasalarına itaat etmeyin" demez. "Emir" kelimesi, hem egemen sınıfın verdiği diktatöryal "buyrukları" hem de onların kurdukları o yozlaşmış "yaşam tarzını, nizamı ve gidişatı" (hâl/şân) kapsar. Dolayısıyla reddedilen şey sadece siyasi bir dikta değil; topyekûn bir ahlaki iflas ve hayat felsefesidir.
Michael Cook, "emir" kelimesinin politik tahakküm lügatindeki yerini okur. Egemenler (tiranlar), kendi arzularını ve menfaatlerini halka mutlak bir "emir" (yasa) olarak dayatırlar. İktidarın dili emretmek üzerine kuruludur. Sâlih peygamber, iktidarın bu temel silahını (emretme yetkisini) halkın nezdinde itibarsızlaştırarak, yozlaşmış bir egemenin "emrinin" ontolojik olarak hiçbir bağlayıcılığı ve kutsallığı olmadığını ilan eder.
Dücane Cündioğlu, emre itaat etmenin felsefi ağırlığını inceler. Bir insanın "emrine" boyun eğmek, salt fiziksel bir teslimiyet değil; kendi aklını, iradesini ve vicdanını (takvasını) o emri verenin aklına ipotek etmektir. Sâlih, "Onların emrine itaat etmeyin" diyerek, insanın kendi varoluşsal iradesini kaba güce ve şımarıklığa teslim etmesinin en büyük ontolojik yıkım (şirk) olacağını deklare eder.
El-Müsrifîn (الْمُسْرِفِينَ)
Haddi aşmak, sınırı geçmek, israf etmek, taşkınlık yapmak ve itidali kaybetmek anlamlarına gelen s-r-f (س ر ف) kökünden, if'âl babında (isrâf) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Emra" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için "yâ" ile mecrur olmuştur ("Haddi aşanların / Taşkınlık yapanların / Sınır tanımazların").
İbn Fâris, s-r-f (س ر ف) kökünün özünde "ister harcamada, ister eylemde, isterse inançta olsun; belirlenmiş fıtri, ahlaki veya akli sınırların ötesine geçmek, itidali (dengeyi) bozarak cehaletle taşkınlık yapmak" anlamının yattığını aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "israf" kavramının Kur'an'daki devasa ahlaki ve ontolojik boyutunu tahlil eder. İsraf, sadece parayı veya suyu boşa harcamak (ekonomik savurganlık) değildir. Kur'an lügatinde israf; insanın kendi varoluşsal sınırlarını (haddini) unutarak Allah'a karşı kibirlenmesi, ahlaki yasaları pervasızca çiğnemesi ve ruhunu ifsad etmesidir. Müsrif, varlığın ilahi dengesini (itidalini) bozan ontolojik bir yıkıcıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "müsrifîn" kelimesinin Semûd kavminin mimari kibriyle girdiği korkunç sosyolojik örtüşmeyi inceler. Semûd kavmi, sadece barınmak için değil, sırf kibir ve gösteriş uğruna dağları yontarak devasa anıtlar ve şatolar inşa ediyordu (fârihîn). İşte bu, tabiata, insan emeğine ve ahlaka karşı yapılmış muazzam bir "israf" (haddi aşma) eylemidir. İktidarın şımarıklığı, gücü ve imkanları yozlaştırıcı bir taşkınlığa dönüştürmüştür.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "israf" kavramının tiranlar için kullanımını okur. Kur'an, yeryüzünün azılı diktatörlerini (örneğin Firavun'u) tanımlarken "müsrifîn" sıfatını merkeze alır. Çünkü yeryüzünde hiç kimseye hesap vermeden kan döken, insanları ezen ve kendi arzularını yasa ilan eden her tiran, insani sınırları vahşice çiğneyen birer "haddi aşandır" (müsrif). Sâlih peygamber, vadinin o süslü ve şatafatlı elitlerini, ahlaki terazide "sınır tanımaz vahşiler" (müsrifîn) olarak etiketleyerek onların o sahte saygınlıklarını yerle bir eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ekonomik refah ile ahlaki taşkınlık (müsriflik) arasındaki kopmaz bağı tahlil eder. Semûd medeniyeti; pınarlar, bağlar ve hurmalıklar içinde büyük bir zenginlik elde etmişti. Ancak ahlak (takva) ile dengelenmeyen bir zenginlik, insanı zorunlu olarak "israfa" (azgınlığa ve kibre) sürükler. Müsrifîn kelimesi, lüksün ve konforun, gücü elinde tutanları nasıl yozlaştırdığının ve merhametsiz birer zorbaya dönüştürdüğünün felsefi ispatıdır. İtaat edilmemesi istenen şey, işte bu sınırsız ve ahlaksız güç şımarıklığıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla