وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً فَارِه۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 149. Ayet
Daralt
X
-
146-149. “Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?”
Siz burada, güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bunun iki izahı vardır; Birincisi: Siz bu şekilde bırakılır mısınız? Bu söz her ne kadar soru şeklinde ise de aslında haber verme kabilindendir. Yani sözü edilen hususta siz güven içinde bırakılmazsınız. İkincisi: (Soru, nehiy anlamındadır.) Yani siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Yani: Burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı sakın sanmayın!
Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedîm” (هَضِيمٍ) “Müteheşşim” yani parçalanan ve ağızda dağılan demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Bir kısmı turfanda halini almış hurmadır ki ona “müzennib” (الْمُذَنِّبُ) denilir. İbn Abbâs’tan şöyle rivayet edilmiştir: Turfanda halini alan ve sarkan hurmadır ki buna “leyyin” (اللَّيِّنُ) denilir. Hasan-ı Basrî, çekirdeği olmayan hurmadır demiştir. Bazıları şöyle demişlerdir; Yaş hurma “hedîm” (هَضِيمٌ)’dir ki o yumuşaklığı sebebiyle kopar. Kurusu ise “heşîm”dir, o kuruluğundan dolayı kırılır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Hedîm” (هَضِيمٍ) kabuğu yarılıp ortaya çıkmadan evvelki hurma salkımıdır. Ebû Avsece ise şöyle demiştir: “Hedîm” dikeni ve zahmeti olmayan hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedîm” teraküm eden ve birbiri üzerine binen hurma salkımıdır. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Hedîm” hiçbir derdi olmayan, meşakkat vermeyen, içinde hastalık olan her şeyi hazmettiren, afiyetle ve huzurla yenilen hurma demektir. Bu anlam özelliği sebebiyle yemeği eritici ve hazmettirici salgıya “hâdûm” (هَاضُومٌ) adı verilir. En doğrusunu Allah bilir.
Ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi... Âyetin metninde geçen “fârihîne” (فَارِهِينَ) kelimesi elif ile “fârihîne” ve elifsiz “ferihîne” (فَرِحِينَ) şeklinde okunmuştur. “Fârihîne” yani ustaca, hakkını tam vererek, demektir. Yani onlar dağlardan, kayalardan evler yontma konusunda çok mahir ve bilgi sahibi idiler. Bir kimse bir işte mahir olduğu zaman “Fülân fârihün fî emri kezâ” derler. “Ferihîn” (فَرِحِينَ) ise neşeli, şımarık, demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Ferah” (فَرَحٌ) kelimesi bazan sevinç ve neşe, bazan da şımarıklık anlamına gelir. Nitekim şu İlâhî beyanda bu anlamda kullanılmıştır; “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez”. Kim elif ile “fârihîne” (فَارِهِينَ) diye okursa o da başka bir kullanım şeklidir (lügat). Hâ harfi ile “ferih ve fârih” (فَرِحٌ وَفَارِحٌ)denildiği gibi “ferih ve fârih” (فَارِهٌ وَفَرِهٌ) denilir. Ve “Fârihîn” (فَارِهِينَ) “hâzikîn” anlamındadır. Yani “işlerinde mahir olanlar” demektir. Ebû Avsece şöyle demiştir: “Fârihîn ve ferihîn” (فَارِهِينَ وَفَرِحِينَ) her ikisi de mesrûrîn, yani sevinçliler anlamındadır. Çekimi şöyledir: “Ferihe, yefrahü, ferahen, fehüve ferihün ve fârihün” (فَرِحَ، يَفْرَحُ، فَرَحًا، فَهُوَ فَرِحٌ وَفَارِهٌ).
Yorumu Yorumla
-
Ve tenhitûne (وَتَنْحِتُونَ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; kazımak, oymak, sert bir cismi yontarak şekil vermek anlamlarına gelen n-h-t (ن ح ت) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilin birleşimidir ("Ve yontuyorsunuz / Oymaktasınız / Kazıyıp şekil veriyorsunuz").
İbn Fâris, n-h-t (ن ح ت) kökünün temelinde "taş, mermer, dağ veya ahşap gibi son derece sert ve dayanıklı bir maddeyi sivri bir aletle kazımak, ondan parçalar kopararak ona istenilen formu zorla dayatmak" anlamının bulunduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "naht" (yontma) eyleminin barındırdığı ontolojik müdahaleyi tahlil eder. Normalde insan tabiatta hazır bulduğu malzemeleri (kerpiç, ağaç dalı) kullanarak barınak inşa eder. Ancak Semûd kavminin eylemi sıradan bir inşa (bina) değil, tabiatın en sarp ve sarsılmaz maddesine (kayalara) kendi iradesini ve gücünü kazıyarak (naht ederek) doğaya felsefi bir üstünlük kurma çabasıdır.
Dücane Cündioğlu, taşı yontma eyleminin (tenhitûne) Semûd medeniyetindeki felsefi kibri ve estetik putperestliği okur. Dağları yontarak kayalara hükmeden bir medeniyet, kaba madde üzerinde kurduğu bu devasa mühendislik tahakkümüyle "Bizden daha güçlü kim var?" hezeyanına kapılır. İnsan, taşı yontup ona boyun eğdirirken aslında kendi egosunu şişirmekte, tabiata vurduğu her balyoz darbesiyle kendi kalbini de o kayalar gibi katılaştırmaktadır (taşlaştırmaktadır). Mühendislik gücü, ahlaki bir körelmeye dönüşmüştür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu muzari fiilin (tenhitûne) barındırdığı sosyolojik ihtişamı inceler. Sâlih peygamber, kavminin sahip olduğu bu devasa medeniyet seviyesini, mimari dehasını ve yontma teknolojisini inkar etmez; bilakis bu gücü açıkça zikreder. Ayet, medeniyetin ne kadar gelişmiş ve "teknolojik" olursa olsun, eğer içinde tevhidi bir ahlak barındırmıyorsa yonttuğu o muazzam kayaların içinde helak olmaktan kurtulamayacağını gösterir.
Mine'l-cibâli (مِنَ الْجِبَالِ)
Arapçada -den/-dan, içinden ve bir kısmı anlamlarına gelen "min" (مِنْ) harf-i ceri ile; yaratılışça büyük, ağır, sarsılmaz kütle ve dağ anlamlarına gelen c-b-l (ج ب ل) kökünden türemiş "cebel" isminin çoğulu olan "cibâl" kelimesinin birleşimidir. Harf-i cerden dolayı esre ile mecrurdur ("Dağlardan / Kayalıkların içinden").
İbn Fâris, c-b-l (ج ب ل) kökünün özünde "bir şeyin tabanının çok sağlam olması, yerinden sarsılamayacak kadar ağır, devasa ve fıtri bir kütleye sahip olması" anlamının yattığını belirtir. (İnsanın değişmez tabiatına cibilliyet denmesi de bu sarsılmazlıktandır).
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "dağ" (cebel) imgesinin çöl sosyolojisindeki ontolojik aşılmazlığını tahlil eder. Antik Arap aklı için dağlar, tabiatın en korkutucu, en boyun eğdirilemez ve insan gücünün bittiği mutlak sınırlardır. Semûd kavminin bu "aşılmaz sınırları" (cibâli) delip geçmesi, onların zihninde tabiatı yendiklerine ve yeryüzünde tanrısal bir güç (istikbar) elde ettiklerine dair muazzam bir kibre yol açmıştır. Dağlara hükmeden kavim, göklerin hükmünü tanımamaya başlamıştır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde buradaki "min" (den/dan) edatının belagatteki "teb'iz" (bir kısmını alma) veya "beyan" işlevini inceler. İfade, "dağları ev yaptınız" demez; "dağların içinden/dağlardan oyarak evler yaptınız" der. Bu kullanım, dağların o devasa ve ezici büyüklüğü karşısında insanın müdahalesinin aslında ne kadar lokal (küçük bir kısım) kaldığını; Semûd'un o çok övündüğü yontma eyleminin, dağların mutlak büyüklüğü (ve o dağları yaratanın kudreti) karşısında sadece bir "oyuk açmaktan" ibaret olduğunu felsefi olarak hissettirir.
Buyûten (بُيُوتًا)
Gecelemek, bir yerde konaklamak, sığınmak ve tavanı olan kapalı mekan anlamlarına gelen b-y-t (ب ي ت) kökünden türemiş "beyt" isminin çoğul (cem-i mükesser) formudur. "Tenhitûne" fiilinin mefulü bihi (nesnesi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Evler / Barınaklar / Şatolar").
İbn Fâris, b-y-t (ب ي ت) kökünün temelinde "insanın gündüzün karmaşasından ve tehlikelerinden kaçarak geceyi güven, sükûnet ve örtü içinde geçirdiği sığınak" anlamının bulunduğunu aktarır.
Angelika Neuwirth, geç antik çağda (Nabati ve Kuzey Arabistan kültüründe) kayalara oyulan bu evlerin (Petra ve Medâyin Sâlih kalıntıları) barındırdığı eskatolojik (ölüm ötesine dair) illüzyonu tahlil eder. Semûd kavmi bu "evleri" (buyût) sadece uyumak için sıradan barınaklar olarak inşa etmiyordu. Kayaların içine oyulan bu muazzam yapılar, zamanın ve tabiatın yıpratamayacağı "ebedi yaşam" ve "ölümsüzlük" arayışının taştan sembolleriydi. Onlar bu evlerle yeryüzünde sonsuza dek (tahlüdûn) kalacaklarını sanıyorlardı.
Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu "evlerin" (buyût) tahakküm ve sınıf boyutunu okur. Dağlara ev oymak, muazzam bir köle emeği, mühendislik ve zenginlik gerektirir. Semûd elitlerinin oturduğu bu yüksek taştan evler, vadideki yoksullara (erzelûn) ve diğer kabilelere karşı dikilmiş mutlak birer güç, tiranlık ve kaba kuvvet (cebbarlık) anıtıdır. Mimarinin, iktidarın psikolojik bir şiddet aracına dönüşmesinin resmidir.
Fârihîn (فَارِهِينَ)
Sevinçten şımarmak, böbürlenmek, küstahlaşmak; aynı zamanda bir işte çok usta, maharetli ve çevik olmak anlamlarına gelen f-r-h (ف ر ه) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Cümlede öznenin o anki durumunu (hâl) bildirdiği için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Şımarıkça / Kibirle böbürlenerek / Büyük bir ustalık ve maharetle").
İbn Fâris, f-r-h (ف ر ه) kökünün özünde birbirini besleyen iki farklı anlam tabakası bulunduğunu belirtir: Birincisi, bir varlığın kendi gücünden ve refahından dolayı haddi aşması, zevk ve eğlenceye dalarak küstahça şımarmasıdır (fereh/şımarıklık). İkincisi ise bir kişinin yaptığı işte aşırı derecede çevik, usta, zeki ve maharetli olmasıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kıraat farklılıklarını ve tefsir zenginliğini aktarır. Kelime Kur'an okuyuşlarında hem "fârihîn" (şımarıklar/kibirliler) hem de "farihîn" (ustalar/maharetliler) şeklinde okunmuştur. Ayet, Semûd kavminin bu her iki özelliğini de mükemmel bir şekilde kapsar: Onlar dağları oymada çok "usta ve maharetli" mühendislerdi, ancak bu ustalıkları onları şükre değil; Allah'a karşı fütursuz bir "şımarıklığa ve kibre" sürüklemişti.
Michael Cook, "fereh" (şımarıklık) kavramının politik ekonomisini tahlil eder. Semûd kavminin elitleri, kendi mimari zekalarıyla (maharetleriyle) elde ettikleri bu devasa zenginliği bir şükür vesilesi değil, dokunulmaz bir iktidar imtiyazı olarak gördüler. "Fârihîn" (şımarıklar) kelimesi, refahın ve teknolojik gücün ahlaktan koptuğu anda nasıl amansız bir kibre, sosyal adaletsizliğe ve despotizme dönüştüğünü gösteren o sosyolojik zehirlenmenin adıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin barındırdığı felsefi ve ontolojik trajediyi okur. Yaratıcının insana verdiği akıl ve estetik yapabilme becerisi (maharet/sanat), normalde tevhidi bir tevazuyu doğurmalıdır. Ancak Semûd aklı, kayaları bir peynir gibi oyan o muazzam "ustalıklarıyla" (fârihîn) sarhoş olmuş; sanatlarını (mimariyi) putlaştırarak Yaratıcı'nın hudutlarını çiğneyen küstah birer zorba (fârihîn) haline gelmişlerdir. Sâlih peygamber bu "hâl" zarfını (fârihîn) cümlenin sonuna mühür gibi vurarak, en sarp dağları bile yontan o büyük insan zekasının, şımarıklık ve kibirle birleştiğinde nasıl kendi helakini (kendi mezarını) oyan ahmakça bir eyleme dönüştüğünü çırılçıplak ifşa eder. Ustalık, kibrin hizmetine girerek medeniyeti içeriden çürütmüştür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla