Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 147. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 147. Ayet

    ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fî cennâtin ve’uyûn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      146-149. “Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?”


      Siz burada, güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bunun iki izahı vardır; Birincisi: Siz bu şekilde bırakılır mısınız? Bu söz her ne kadar soru şeklinde ise de aslında haber verme kabilindendir. Yani sözü edilen hususta siz güven içinde bırakılmazsınız. İkincisi: (Soru, nehiy anlamındadır.) Yani siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Yani: Burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı sakın sanmayın!

      Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedîm” (هَضِيمٍ) “Müteheşşim” yani parçalanan ve ağızda dağılan demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Bir kısmı turfanda halini almış hurmadır ki ona “müzennib” (الْمُذَنِّبُ) denilir. İbn Abbâs’tan şöyle rivayet edilmiştir: Turfanda halini alan ve sarkan hurmadır ki buna “leyyin” (اللَّيِّنُ) denilir. Hasan-ı Basrî, çekirdeği olmayan hurmadır demiştir. Bazıları şöyle demişlerdir; Yaş hurma “hedîm” (هَضِيمٌ)’dir ki o yumuşaklığı sebebiyle kopar. Kurusu ise “heşîm”dir, o kuruluğundan dolayı kırılır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Hedîm” (هَضِيمٍ) kabuğu yarılıp ortaya çıkmadan evvelki hurma salkımıdır. Ebû Avsece ise şöyle demiştir: “Hedîm” dikeni ve zahmeti olmayan hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedîm” teraküm eden ve birbiri üzerine binen hurma salkımıdır. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Hedîm” hiçbir derdi olmayan, meşakkat vermeyen, içinde hastalık olan her şeyi hazmettiren, afiyetle ve huzurla yenilen hurma demektir. Bu anlam özelliği sebebiyle yemeği eritici ve hazmettirici salgıya “hâdûm” (هَاضُومٌ) adı verilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi... Âyetin metninde geçen “fârihîne” (فَارِهِينَ) kelimesi elif ile “fârihîne” ve elifsiz “ferihîne” (فَرِحِينَ) şeklinde okunmuştur. “Fârihîne” yani ustaca, hakkını tam vererek, demektir. Yani onlar dağlardan, kayalardan evler yontma konusunda çok mahir ve bilgi sahibi idiler. Bir kimse bir işte mahir olduğu zaman “Fülân fârihün fî emri kezâ” derler. “Ferihîn” (فَرِحِينَ) ise neşeli, şımarık, demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Ferah” (فَرَحٌ) kelimesi bazan sevinç ve neşe, bazan da şımarıklık anlamına gelir. Nitekim şu İlâhî beyanda bu anlamda kullanılmıştır; “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez”. Kim elif ile “fârihîne” (فَارِهِينَ) diye okursa o da başka bir kullanım şeklidir (lügat). Hâ harfi ile “ferih ve fârih” (فَرِحٌ وَفَارِحٌ)denildiği gibi “ferih ve fârih” (فَارِهٌ وَفَرِهٌ) denilir. Ve “Fârihîn” (فَارِهِينَ) “hâzikîn” anlamındadır. Yani “işlerinde mahir olanlar” demektir. Ebû Avsece şöyle demiştir: “Fârihîn ve ferihîn” (فَارِهِينَ وَفَرِحِينَ) her ikisi de mesrûrîn, yani sevinçliler anlamındadır. Çekimi şöyledir: “Ferihe, yefrahü, ferahen, fehüve ferihün ve fârihün” (فَرِحَ، يَفْرَحُ، فَرَحًا، فَهُوَ فَرِحٌ وَفَارِهٌ).

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fî cennâtin (فِي جَنَّاتٍ)

        Arapçada içinde, zarfında ve kapsamında anlamlarına gelen "fî" (فِي) harf-i ceri ile; örtmek, gizlemek ve korumak anlamlarına gelen c-n-n (ج ن ن) kökünden türemiş "cennet" (bahçe) kelimesinin çoğul (cem-i müennes sâlim) formunun birleşimidir ("Bahçelerin içinde / Yeşilliklerin zarfında").

        İbn Fâris, c-n-n (ج ن ن) kökünün temelinde "bir şeyi duyulardan gizlemek, üstünü yoğun bir şekilde örtüp saklamak ve dış etkenlerden korumak" anlamının yattığını belirtir. Ağaçların sıklığından dolayı toprağı güneşten ve dışarıdan bakan gözden örttüğü, adeta yeryüzünü gizlediği için bağlara ve bahçelere "cennet" denilmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde buradaki "fî" (içinde/zarfında) edatının belagatteki kuşatıcı işlevini tahlil eder. Semûd kavmi bu bahçelere sadece malik değildi; "fî" edatının gramatikal olarak ifade ettiği üzere, bütün ontolojik varlıklarını, ufuklarını, zihinlerini ve gelecek planlarını bu yeşilliklerin "içine" hapsetmişlerdi. Zarfiyet edatı, dünyevi refahın insanı nasıl çepeçevre sardığını ve dışarıdan (göklerden) gelen ilahi bir uyarının o kalın yeşil duvardan içeriye sızmasının nasıl zorlaştığını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "cennet" kavramının çöl sosyolojisindeki yerini inceler. Kuzey Arabistan'ın sarp, kurak ve acımasız kayalıkları (Hicr bölgesi) arasında böylesi muazzam bahçeler (cennetler) inşa edebilmek, Semûd kavmi için tabiata karşı kazanılmış mutlak bir zafer, sarsılmaz bir iktidar ve "mecd" (şeref) nişanesiydi. Onlar, kendi elleriyle ve mühendislikleriyle yarattıkları bu yapay vahaları ebedi bir barınak sanarak, ilahi olan asıl "Cennet" fikrini bütünüyle iptal etmişler ve yeryüzünde kendi cennetlerinin tanrıları olduklarına (şirke) inanmışlardır.

        Dücane Cündioğlu, felsefi bağlamda cennet (bahçe) imgesinin Semûd kavmindeki kibri nasıl perçinlediğini okur. Dağları yontarak taşlara (sertliğe) hükmeden kaba bir medeniyet, vadilerde yeşerttiği bahçelerle (yumuşaklıkla) dünyevi gücünü estetik bir zirveye taşımıştır. Taşın ve yeşilin bu muazzam sentezi, insanoğlunun "Ben bu yeryüzünün tek efendisiyim" şeklindeki varoluşsal kibrini (istikbarını) besleyen en büyük zehir olmuştur. Sâlih peygamber, onlara en güvendikleri ve içine gömüldükleri (fî) bu estetik konforu hatırlatarak, tabiatı ehlileştirmenin, insanın kendi ahlakını (nefsini) ehlileştirmeye yetmediğini en çarpıcı şekilde yüzlerine vurur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Semûd kavminin bir önceki ayetteki "güvenlik" (âminîn) iddiası ile "bahçeler" (cennâtin) arasındaki sosyolojik illüzyonu tahlil eder. Onlar, bu şatafatlı bahçelerde ölümden, ahlaki bir sorgulamadan ve hesaptan muaf bir şekilde (terk edilerek) ebediyen yaşayacaklarını sanıyorlardı. Ayet, mülkiyetin ve yeşil alanların insan aklına kurduğu o devasa kibri deşifre eder; zenginlik, inkarın ve rehavetin en sağlam sığınağına dönüşmüştür.

        Ve 'uyûn (وَعُيُونٍ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; görmek, pınar, kaynak, casus ve bir şeyin en değerli özü anlamlarına gelen a-y-n (ع ي ن) kökünden türemiş olan "ayn" kelimesinin çoğul (cem-i mükesser) formudur. "Fî" harf-i cerinin etkisiyle esre ile mecrur olmuştur ("Ve pınarların içinde / Ve su kaynaklarının ortasında").

        İbn Fâris, a-y-n (ع ي ن) kökünün temelinde "bir şeyin en kıymetli parçası, dışarıya sızan özü ve görmeyi sağlayan temel organ (göz)" anlamının bulunduğunu aktarır. Yerin altındaki gizli suların yeryüzüne çıktığı, toprağın adeta kabuğunu kırıp dışarıyı izlediği o değerli ve hayati noktalara bu yüzden "ayn" (pınar/göz) denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, suyun "ayn" (göz/pınar) kavramıyla ifadesindeki teolojik derinliği inceler. O devasa bahçeleri var eden de, Semûd kavminin o sarp kayalıklarda hayatta kalıp medeniyet kurmasını sağlayan da tamamen bu pınarlardır. İnsan gözü (ayn) nasıl bedenin dışa açılan yegâne ışığıysa, pınarlar da o kurak yeryüzünün hayat ışığıdır. Semûd kavmi, toprağın gözünden fışkıran bu pınarlara bakarken sadece kendi sulama mühendislikleriyle övünüyor, o suyu onlara kesintisiz bir lütuf olarak vereni (asıl Faili) nankörce unutuyordu.

        Patricia Crone, antik tarım ekonomisi ve hidro-politik (su siyaseti) bağlamında "pınarların" (uyûn) politik tahakküm değerini tahlil eder. Hicr gibi son derece kurak bir coğrafyada su (pınarlar), salt biyolojik bir içecek değil; doğrudan doğruya bir "iktidar, sermaye ve sınıf" aracıdır. Semûd elitleri, vadideki hayati pınarları tekelinde tutarak halkı ve zayıfları köleleştiriyor, kendi tiranlıklarını ve zenginliklerini bu su kaynakları üzerinden meşrulaştırıyorlardı. Sâlih peygamberin kıssasının ilerleyen ayetlerinde "su hakkının" (Salih'in devesinin su içme sırasının) devasa bir siyasi ve teolojik krize dönüşmesi; kavmin bu pınarları (uyûn) ilahi bir emanet olarak görmek yerine, kimseyle paylaşmak istemedikleri kaba, zorba ve kapitalist bir mülkiyet hırsıyla sahiplenmelerinden kaynaklanmaktadır.

        Michael Cook, "pınarlar" (uyûn) kelimesinin politik teolojideki sarsıcı yüzleşmesini okur. Tiranlar suyu kontrol ettikleri için kendilerini hayatın ve ölümün mutlak hakimi sayarlar. Sâlih peygamber, dağları oyan o muktedirlerin şatolarının dibinde akan pınarları (uyûn) özellikle zikrederek, sahip oldukları o "dokunulmazlık" felsefesinin ne kadar kırılgan bir sıvıya bağlı olduğunu onlara hatırlatır. O pınarları yeraltından çekip kurutmaya veya onları devasa bir azap aracına dönüştürmeye muktedir olan İrade, dağları yontanları o suların hemen başında helak etmeye de muktedirdir. Su, iktidarın felsefi zayıflığıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bir önceki ayetteki "Kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?" (e tutrakûne) sorusu ile bu ayetteki nimetler (cennetler ve pınarlar) arasındaki retorik gerilimi inceler. İnsan aklı, devasa bir bolluk (pınarlar) içinde yaşarken Yaratıcı tarafından "şımartıldığını" ve kendisine iltiyaz geçilerek yeryüzünde başıboş bırakıldığını düşünür. Oysa Sâlih peygamberin lügatinde bu nimetler (uyûn) birer övünç madalyası değil; içinden her an ilahi adaletin kopabileceği, nankörlüğün ve şirkin faturasının en ağır şekilde ödetileceği birer "hesap/imtihan sahnesi" olduğunu göstererek kavmin o taştan ve sudan örülmüş konforlu uykusunu parçalar. Pınarlar, arınmak içindir; kibirlenmek için değil.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X