Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 136. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 136. Ayet

    قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظ۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû sevâun ‘aleynâ eve’azte em lem tekun mine-lvâ’izîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      136. “Şöyle cevap verdiler: ‘Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir.”

      137. “Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir.”

      138. “Bu yüzden azaba uğratılacak da değiliz.’”


      Şöyle cevap verdiler: “Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir.” “Va‘z” (الْوَعْظُ) işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. Yani şöyle diyorlardı: Sen bizi azapla korkutsan da korkutmasan da seni tasdik etmeyeceğiz ve senin bizi davet ettiğin dini kabul etmeyeceğiz.

      Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir. Bu beyana dair birkaç izah şeklinin olduğu söylenmiştir. Birincisi: Şu bizim üzerinde bulunduğumuz inanç öncekilerin dininden başka bir şey değildir. Senin getirdiğin ise sonradan uyduruk yeni bir dindir. “Halk” (خَلْقُ) kelimesinin kinâye olarak din anlamında kullanıldığı varittir; “Allah’ın yaratmasında (halk) değişme olmaz”, âyetinde olduğu gibi. Bu âyetteki “Allah’ın halkı” Allah’ın dini demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Şüphesiz bu, yani senin söylemiş olduğun şey, ancak ve ancak evvelkilerin yalanı ve onların uydurmasıdır (ihtilâk). Yani sen, senden önceki resûller gibi yalan söylüyor ve uyduruyorsun. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil”. Eğer (âyette geçen “halk” kelimesi uydurma anlamında ise) o takdirde “Âd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar” meâlindeki âyetten murat da bu anlam olur, çünkü onlar peygamberlerin tümünü yalanlamışlardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir. Dediler ki: İşte böyle bizden önceki insanların tuttuğu yol; onlar yaşadıkları sürece yaşıyorlar, sonra da ölüyorlardı. Onlara göre ne yeniden dirilme vardı ne de hesap! Bazıları da şöyle dedi: “Va‘z” (الوعظ) yasaklama demektir. Şu âyette olduğu gibi: “Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor”. Yani onu size yasaklıyor. Bu yüzden azaba uğratılacak da değiliz. Yani nasıl ki atalarımız azap görmedi ise biz de senin kuruntuna ve bildirmene rağmen azap görmeyeceğiz.

      Ebû Avsece dedi ki: “Halkü’l-evvelîn” (خَلْقُ الْأَوَّلِينَ) yani onların uydurmaları ve yalanları demektir. Bir sözü uydurduğun zaman “Halaktü’l-hadîs vahtelaktühû” (خَلَقْتُ الْحَدِيثَ وَاخْتَلَقْتُهُ) dersin. Ferrâ şöyle dedi: Araplar hurafeler için “ehâdîsü’l-halk” (أَحَادِيثُ الْخَلْقِ) tabirini kullanır. Kim de bu âyeti “huluku’l-evvelîn” (خُلُقُ الْأَوَّلِينَ) diye “hı” harfinin dammesi ile okursa o takdirde onların âdetleri, durumları, gidişatları anlamını kasteder.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        Söylemek, iddia etmek, konuşmak ve niyetini beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Dediler / Söylediler").

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir düşüncenin, kararın ve argümanın kelimeler aracılığıyla dış dünyaya kesin bir dille ilan edilmesi" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (kâlû) tebliğ diyalektiğindeki kilitlenmeyi tahlil eder. Hûd peygamber onlara uzun uzun nimetleri saymış, korkunç bir azabın geleceğini haber vermiş ve ahlaki bir yüzleşme (takva) teklif etmişti. Ancak Âd kavminin elitleri, bu felsefi ve ontolojik sarsıntıya akli bir argümanla, tefekkürle veya bir reddiye ile cevap vermezler. Onların ağzından dökülen bu "kâlû" (dediler) eylemi, aklın kapılarını tamamen kapatan, diyalog zeminini yok eden ve sadece statükonun kibrini yansıtan kaba, dogmatik ve peşin bir "ret" refleksidir.

        Dücane Cündioğlu, "kavl" eylemindeki asimetriyi ve felsefi iflası okur. Peygamberin "sözü" (daveti) varoluşsal bir dirilişi ve hakikati inşa etmeyi hedeflerken, kavmin "sözü" (kâlû) sadece o hakikati boğmayı ve kendi konforunu korumayı amaçlar. Dinlemeyi (idraki) reddeden bir aklın ürettiği söz, artık bir iletişim aracı değil, sadece hakikate karşı örülmüş sesten bir duvardır.

        Sevâün (سَوَاءٌ)

        Eşit olmak, aynı seviyede bulunmak, dengeye gelmek ve aralarında hiçbir fark kalmamak anlamlarına gelen s-v-y (س و ي) kökünden türemiş masdar/isimdir. Cümlenin haberi konumunda (öne geçmiş haber) olduğu için ötre ile merfudur ("Eşittir / Aynıdır / Birdir / Hiçbir farkı yoktur").

        İbn Fâris, s-v-y (س و ي) kökünün özünde "iki nesnenin, durumun veya değerin birbirine tam olarak denk düşmesi, aralarındaki eğriliğin veya zıtlığın kalkarak düz/eşit (müsavi) bir çizgiye gelmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sevâ" (eşitlik) kavramının buradaki epistemolojik (bilgi felsefesine dair) körlüğünü tahlil eder. Normalde hakikat ile yalan, ışık ile karanlık birbirine "eşit" olamaz. Hûd'un getirdiği uyarı (vahy) ile kavmin içinde bulunduğu cehalet (şirk) ontolojik olarak zıttır. Ancak kavim "Bizim için eşittir" (sevâün) diyerek, kendi idrak algılarının tamamen felç olduğunu, hakikati batıldan ayıracak o ahlaki teraziyi (furkanı) bütünüyle yitirdiklerini ve her iki durumu da kendi hissizliklerinde "eşitlediklerini" itiraf ederler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bu kelimenin Cahiliye aklındaki o devasa kibri (istikbarı) ve kalp katılaşmasını okur. Vahyin temel amacı insan zihninde sarsıcı bir "farkındalık" (tefrik) yaratmaktır. Âd elitlerinin "Bizim için eşittir" resti, "Senin o felsefi uyarıların, metafizik tehditlerin veya ahlaki vaazların bizim bu taştan kalelerimizi, zenginliğimizi ve dünyevi gücümüzü zerre kadar sarsamaz; ruhumuzda hiçbir dalgalanma (fark) yaratamaz" şeklindeki o mutlak bedevi kibrinin ve kalpsizliğin dilsel beyanıdır.

        Michael Cook, politik teolojide "eşitlik/farksızlık" (sevâün) beyanının taşıdığı o despotik sağırlığı inceler. İktidarlarını kaba kuvvetle kuran tiranlar (cebbârîn), karşılarına çıkan hiçbir muhalif sese veya ahlaki uyarıya değer atfetmezler. Hûd peygamberin çırpınışlarına karşı söylenen bu "Bizim için fark etmez" cümlesi, egemen sınıfın statükoya olan o hastalıklı güveninin ve hiçbir uyarıyı ciddiye almayan o ölümcül siyasi apatisinin (duyarsızlığının) manifestosudur.

        Aleynâ (عَلَيْنَا)

        Arapçada üzerinde, aleyhinde, hakkında ve bizim açımızdan anlamlarına gelen "alâ" (عَلَى) harf-i ceri ile "biz / bizim" anlamındaki birinci çoğul şahıs zamiri "nâ"nın (نَا) birleşimidir ("Bize göre / Bizim üzerimizde / Bizim açımızdan").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu harf-i cerin (alâ) barındırdığı psikolojik yalıtımı ve mesafeyi tahlil eder. Kavim, "Biz ilgilenmiyoruz" şeklinde düz bir ret cümlesi yerine "aleynâ" (bizim üzerimizde) formunu kullanır. Bu edat, onların kendilerini Hûd'un kelamına karşı tamamen kapattıklarını, o sözlerin kendi iç dünyalarına (kalplerine) nüfuz edemeyeceğini ve sadece dışarıdan "üzerlerine" çarpan, yüzeyde kalan etkisiz bir sesten ibaret olduğunu vurgulayan gramatikal bir zırhtır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "aleynâ" (bize) kelimesindeki o kaba, çoğulcu (nâ) kibri okur. Âd kavmi bireysel olarak düşünmez; onlar "biz" (nâ) diyerek o devasa, homojen ve yenilmez sandıkları kabile asabiyetinin arkasına sığınırlar. Peygamberin uyarısı, o "biz" diyen kolektif cehalet duvarına (aleynâ) çarpıp geri dönmektedir.

        E ve'azte (أَوَعَظْتَ)

        Arapçada soru ve eşitleme anlamı katan "hemze" (أَ) edatı ile; uyarmak, öğüt vermek, kalbi yumuşatacak şekilde nasihatte bulunmak ve akıbeti hatırlatmak anlamlarına gelen v-a-z (و ع ظ) kökünden türemiş ikinci tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilinin birleşimidir ("Öğüt versen de / Bizi uyarsan da").

        İbn Fâris, v-a-z (و ع ظ) kökünün temelinde "bir kimseye, onu korkutacak ve aynı zamanda kalbini yumuşatıp iyiliğe sevk edecek şekilde gelecekteki bir tehlikeyi (akıbeti) hatırlatmak, derin bir şefkatle nasihat etmek" anlamının yattığını belirtir. (Vaaz kelimesi bu köktendir).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin (va'z) müşrik elitler tarafından kullanılmasındaki teolojik ironiyi ve küçümsemeyi tahlil eder. Hûd peygamber, onlara ontolojik bir yıkımdan (tufan/kasırga), ilahi adaletten ve tevhidden bahsediyordu. Bu devasa felsefi devrim çağrısını, kavim son derece sıradan ve edilgen bir kelimeye (va'z/öğüt) indirger. Onların lügatinde Hûd, bir hakikat elçisi değil; sadece gelip geçen, dinlenilse de dinlenilmese de hayatın akışını değiştirmeyecek olan sıradan bir "vaiz/öğütçü" derekesine düşürülerek küçümsenmektedir.

        Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "va'z" kelimesinin kategorize edici gücünü okur. Âd kavminin elitleri (cebbârîn), Hûd'un o sarsıcı siyasi ve teolojik eleştirilerini "Sen sadece bize nasihat ediyorsun" diyerek apolitik ve zararsız bir "ahlak dersi" (va'z) çerçevesine hapsetmeye çalışırlar. Hakikatin o yakıcı eleştirisini, sıradan bir vaaza dönüştürerek tehlikesizleştirmek, iktidarların en kadim savunma refleksidir.

        Em (أَمْ)

        Arapçada "yoksa, veya" anlamlarına gelen, özellikle soru hemzesinden (أَ) sonra kullanıldığında iki zıt durumun birbirine eşitlendiğini (istifham-ı tesviye) bildiren atıf (bağlaç) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "sevâün" (eşittir) kelimesi ve soru hemzesiyle birlikte kurduğu "tesviye" (eşitleme) sanatını inceler. İfade, "Öğüt versen de (em) vermesen de" formuna bürünerek, peygamberin varlığı ile yokluğunu, konuşması ile susmasını, eylemi ile eylemsizliğini o kör statükonun terazisinde mutlak bir sıfıra eşitler. "Em" edatı, muhatabın (Hûd'un) tüm çırpınışlarını anlamsızlığa mahkum eden o despotik terazi kefesidir.

        Lem tekün (لَمْ تَكُنْ)

        Geçmiş zamanı olumsuzlayan veya muzari fiilin sonunu cezm ederek kesin bir eylemsizlik bildiren "lem" (لَمْ) edatı ile; olmak, bulunmak ve var olmak anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş ikinci tekil şahıs muzari fiilin birleşimidir. Cezm edatından dolayı fiilin ortasındaki illet harfi (vav) düşmüştür ("Olmasan da / Bulunmasan da").

        İbn Fâris, k-v-n (ك و ن) kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması ve bir durum üzere istikrar bulması" anlamını taşıdığını aktarır.

        Patricia Crone, bu olumsuzluk (lem tekün) formunun barındırdığı ontolojik reddiyeyi okur. Âd kavmi sadece Hûd'un eylemini (öğüt vermesini) reddetmekle kalmaz; "lem tekün" (olmasan da) diyerek onun peygamberlik makamını, varoluşsal statüsünü ve getirdiği o tevhidi misyonun tarihsel gerçekliğini kökünden, kategorik olarak silip atar. Sen bizim dünyamızda (ve siyasi sistemimizde) ontolojik olarak "yoksun/hiç olmadın" mesajını verirler.

        Mine'l-vâ'ızîn (مِنَ الْوَاعِظِينَ)

        Arapçada -den/-dan, içinden, bir kısmı anlamlarına gelen "min" (مِنْ) harf-i ceri ile; uyarmak ve öğüt vermek anlamlarına gelen v-a-z (و ع ظ) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formunun birleşimidir. Harf-i cerden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("Öğüt verenlerden / O sıradan vaizlerin içinden").

        İbn Fâris, v-a-z (و ع ظ) kökünün temelindeki "korkutarak ve kalbi yumuşatarak öğüt verme" anlamını hatırlatır. Fâil kalıbında (vâ'ız) kullanıldığında, bu işi meslek veya sürekli bir alışkanlık haline getiren, toplum içinde insanlara ahlaki telkinlerde bulunan kişileri ifade eder.

        Angelika Neuwirth, geç antik çağın dinî sosyolojisinde "vâ'ızîn" (öğütçüler/vaizler) kelimesinin kullanılışındaki o devasa teolojik yalıtımı tahlil eder. Âd kavmi, "Öğüt versen de vermesen de" dedikten sonra cümleyi orada bitirebilirdi. Ancak "Öğüt verenlerden olmasan da" (mine'l-vâ'ızîn) şeklinde bir kategori (çoğul kalıp) kullanırlar. Bu kullanım, Hûd'un yegâne, biricik ve göklerin mutlak otoritesini taşıyan bir "Rasûl" (elçi) olduğu gerçeğini silerek; onu toplumda her zaman var olan, sokak aralarında konuşan, dinlense de ciddiye alınmayan o sıradan "ahlakçılar/vaizler yığınının" (vâ'ızîn) içine fırlatıp atmaktır. Elçilik kurumu (risalet), sıradan bir vaazcılığa (vâ'ızîn) indirgenerek imha edilmek istenmiştir.

        Dücane Cündioğlu, felsefi bir bakışla bu kelimenin kibrin savunma mekanizmasındaki yerini okur. İktidar aklı, kendisini tehdit eden hakikati çürütmek için argüman üretmekte zorlandığında, o hakikati dile getiren kişiyi sıradanlaştırır. Hûd, sarsıcı bir peygamberdir; fakat Âd kavmi onu "mine'l-vâ'ızîn" (şu sıradan vaizlerden biri) diyerek etiketler. Bir peygamberi "vaiz" olarak nitelemek, onun davasının felsefi gücünü, yakıcılığını ve siyasi tehlikesini görmezden gelmektir. Onlar Hûd'a "Senin anlattıkların evrensel bir hakikat değil, sadece can sıkıcı bir vaazdır ve bizim şatafatlı dünyamızda vaizlere (vâ'ızîn) ayıracak vaktimiz yoktur" diyerek o devasa sütunların arkasına saklanmışlardır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu nitelemenin (vâ'ızîn) peygamber ile toplum arasındaki o kopmuş köprünün son işareti olduğunu inceler. Öğüt (va'z), ancak muhatabın kalbinde ahlaki bir yumuşama potansiyeli (takva) varsa işe yarar. Âd kavmi, "Bizim için fark etmez, sen ister o vaizlerden ol ister olma" diyerek kendi kalplerini mutlak bir şekilde mühürlediklerini, hiçbir ahlaki uyarıya (va'za) açık olmadıklarını resmen ilan etmişlerdir. Bu kelimeyle birlikte, Hûd'un kelimelerinin (tebliğinin) yeryüzündeki serüveni biter; söz tükenir ve artık geriye sadece ilahi adaletin o mutlak kasırgası (helak) kalır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X