Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 135. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 135. Ayet

    اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnî eḣâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Doğrusu sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum.”

      Doğrusu sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum. Bazıları şöyle demişlerdir: Ben korkuyorum, yani o büyük günün azabının başınıza geleceğini biliyorum. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki “havf” (خَوْفٌ) yani korku bilinen korkudur. Çünkü o, hâlâ onların iman etmelerini umuyordu. Bunun üzerine dedi ki: Doğrusu bu hal üzere öldüğünüzde sizin hakkınızda azaptan korkuyorum. O anda cevap olmak üzere şöyle dediler: 136. ayet.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnî (إِنِّي)

        Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan "inne" (إِنَّ) edatı ile, "ben" anlamındaki birinci tekil şahıs mütekellim zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir ("Şüphesiz ben / Muhakkak ki ben").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edat-zamir birleşiminin belagatteki psikolojik merkeziliğini tahlil eder. Hûd peygamber, bir önceki ayetlerde kavmine verilen devasa nimetleri (sürüler, çocuklar, bahçeler, pınarlar) sayarak ilahi lütfun büyüklüğünü kanıtlamıştı. Söz aniden "İnnî" (Şüphesiz ben) edatıyla makro plandan (nimetlerden) koparak mikro ve son derece şahsi bir plana, elçinin kendi varoluşsal ve ruhsal endişesine (benliğine) sabitlenir. Bu geçiş, davanın sadece soyut bir kelam olmadığını, elçinin yüreğinde kanayan somut bir dert olduğunu gösterir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), mütekellim zamirinin (yâ) metnin psikolojisine kattığı o sarsıcı yalıtılmışlığı ve şefkati inceler. Âd kavmi yeryüzündeki kudretiyle şımarıp hiçbir tehlike hissetmezken, Hûd "ben" diyerek o uyuşmuş, hissizleşmiş kalabalığın ortasında yaklaşan felaketi bütün çıplaklığıyla ruhunda hisseden yegâne şuurlu, uyanık ve şefkatli "özne" olarak tek başına dikilir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin peygamberane samimiyetle olan bağını okur. "Şüphesiz ben" vurgusu, Hûd'un kavmine karşı hiçbir gizli ajandası, makam hırsı veya kibri olmadığını; sözlerinin kaynağının sadece içten gelen saf bir korku ve onları kurtarma arzusu olduğunu teyit eden ahlaki bir teminattır.

        Ehâfü (أَخَافُ)

        Korkmak, endişe etmek, ürkmek ve yaklaşan bir tehlikeye karşı uyanık olmak anlamlarına gelen h-v-f (خ و ف) kökünden türemiş birinci tekil şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir ("Korkuyorum / Endişe ediyorum").

        İbn Fâris, h-v-f (خ و ف) kökünün temelinde "kalbin ve ruhun sükûnetinin bozulması, yaklaşan veya sezilen büyük bir tehlike karşısında duyulan dehşet ve o tehlikeden sakınma/kaçınma güdüsü" anlamının yattığını belirtir. (Emniyetin ve güvenin tam zıddıdır).

        Râgıb el-İsfahânî, "havf" (korku) eyleminin epistemolojik (bilgiye dayalı) derinliğini tahlil eder. Kur'an lügatinde "havf", karanlıktan veya kuruntulardan kaynaklanan irrasyonel, boş bir panik (cübn/korkaklık) değildir. Havf, aklın ve idrakin gelecekteki kesin bir zararı (veya ilahi adaletin kırılmasını) öngörmesiyle ortaya çıkan felsefi ve rasyonel bir endişedir. Hûd peygamberin korkusu bilgisizlikten değil, ilahi yasanın o kibre karşı nasıl sarsılmaz bir fatura keseceğini (yaklaşan fırtınayı) çok iyi bilmesinden kaynaklanır.

        Dücane Cündioğlu, korku eyleminin (ehâfü) Âd kavminin ontolojik kibriyle girdiği felsefi zıtlığı inceler. Gücüne, sütunlarına ve kalelerine güvenen Âd kavmi yeryüzünde hiçbir şeyden korkmuyordu; korkusuzluğu bir güç gösterisi (istikbar) sanıyordu. Oysa hakiki güç, tehlikeyi görebilecek kadar ahlaki bir inceliğe sahip olmaktır. Hûd, güvende olduğunu sanan o şımarık zorbaların (cebbârîn) ortasında, onların yerine ve onlar adına titreyerek felsefi bir acı çeker. Kibir insanı kör ve korkusuz yapar; peygamberi şefkat ise tehlikeyi önceden görür ve ürperir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin peygamberane merhamet ahlakındaki o devasa ve paradoksal yerini okur. İnsanın doğası gereği sadece kendisi veya sevdikleri için korkması fıtridir. Ancak Hûd, kendisini yalanlayan, alaya alan ve taşa tutmakla tehdit eden azılı düşmanlarının (kavminin) helak olması ihtimaline karşı "korkacak" (ehâfü) kadar engin, hudutsuz ve ilahi bir şefkat ufkuna sahiptir. Bu fiil, peygamberin merhametinin, düşmanının nefretini bile aşan evrensel bir acıma duygusu olduğunu kanıtlar.

        Aleyküm (عَلَيْكُمْ)

        Arapçada üzerinde, aleyhinde, hakkında ve -e dair anlamlarına gelen "alâ" (عَلَى) harf-i ceri ile "siz / sizin" anlamındaki ikinci çoğul şahıs muhatap zamiri "küm"ün (كُمْ) birleşimidir ("Sizin üzerinize / Sizin için").

        Celaleddin el-Suyuti, "alâ" harf-i cerinin buradaki "istîlâ" (kapsama, tepeden inme ve kuşatma) işlevini tahlil eder. Azap, sıradan bir tehlike gibi karşıdan veya yandan gelmeyecektir. "Aleyküm" (üzerinize) edatı, ilahi yaptırımın o yüksek tepelere ve kalelere tırmanan kavmin de boyunu aşarak, doğrudan doğruya gökten, mutlak bir ağırlıkla, kaçınılmaz ve ezici bir biçimde onların "tepesine/üzerine" çökeceğini hissettiren gramatikal bir dehşet formudur.

        Michael Cook, politik teoloji ekseninde "aleyküm" (sizin aleyhinize/üzerinize) vurgusunun dikey (hiyerarşik) okumasını yapar. Âd elitleri, yeryüzünün egemenleri ve zorbaları (cebbârîn) olarak daima halkın "üzerinde" olduklarını, en yüksek binalardan aşağıya tahakküm ettiklerini düşünüyorlardı. Ayet, bu kibirli uzamsal algıyı tersyüz eder. Yeryüzünün en yükseğinde oturduğunu sanan o tiranlara, aslında asıl ve mutlak Gücün (azabın) bizzat kendi "üzerlerine" (aleyküm) çökeceğini bildirerek o sahte ontolojik yüksekliği sıfırlar.

        Azâbe (عَذَابَ)

        Ceza, işkence, eziyet, acı ve tatlılıktan mahrum bırakılma anlamlarına gelen a-z-b (ع ذ ب) kökünden türemiş masdar/isimdir. "Ehâfü" fiilinin mefulü bihi (nesnesi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir. Ayrıca kendisinden sonraki kelimenin tamlananıdır (muzaf) ("Azabından / Cezasından / Kahredici yıkımından").

        İbn Fâris, a-z-b (ع ذ ب) kökünün temelinde "birini bir şeyden alıkoymak, engellemek ve tatlı olan bir şeyin tadının bozulması, yitirilmesi" anlamının yattığını belirtir. Suların berrak ve tatlı olanına "azb" denir. Dolayısıyla azap, insanın hayatın o fıtri tatlılığından, güvenliğinden ve nimetlerinden zorla koparılıp mutlak bir mahrumiyete (acıya) terk edilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "azap" mefhumunun bedevi lügatindeki tesadüfilikten çıkarılıp Kur'an'da nasıl devasa bir teolojik yaptırıma dönüştüğünü inceler. Putperest bedevi, başına gelen kuraklığı veya fırtınayı kör zamanın (dehrin) cilvesi sayar. Hûd'un dilindeki "azap" ise, evrensel ahlak yasasını çiğneyen, tiranlık yapan ve nimetlere nankörlük eden bir medeniyete karşı ilahi adaletin bilinçli, kasıtlı ve mutlak surette kestiği o korkunç faturadır. Azap, tabiatın kör gücü değil, Yaratıcı'nın öfkeli adaletidir.

        Gabriel Said Reynolds, "azap" kavramının bir önceki ayette sayılan "cennâtin ve uyûn" (bahçeler ve pınarlar) gibi muazzam lütuflarla olan o sert ontolojik zıtlığını okur. Dünyanın en tatlı (azb) sularının ve nimetlerinin içinde yüzen, onlarla şımaran Âd medeniyeti; kendi nankörlüğü yüzünden o tatlılıktan koparılarak isminin tam zıddı olan o mutlak acıya, mahrumiyete ve yıkıma (azaba) mahkum edilecektir. Nimetin büyüklüğü, nankörlüğün cezasının da o denli sert (azap) olmasını meşrulaştırır.

        Patricia Crone, azap kelimesini iktidar pratikleri üzerinden tahlil eder. Âd kralları insanları kaba kuvvetle yakalıyor (batş) ve kendi zindanlarında, kalelerinde onlara dünyevi "işkenceler" ederek itaat sağlıyorlardı. Hûd, yeryüzünün cellatlarına, sahip oldukları işkence aletlerinin hiçbir işe yaramayacağı, evrensel ve mutlak Yargıcın uygulayacağı o büyük ve karşı konulamaz kozmik yaptırımı (azabı) hatırlatarak onların sahte cellatlık rollerini ellerinden alır.

        Yevmin (يَوْمٍ)

        Gün, vakit, zaman dilimi, dönem ve devir anlamlarına gelen y-v-m (ي و م) kökünden türemiş isimdir. "Azâb" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için esre ile mecrurdur ("Bir günün / O dehşetli vaktin").

        İbn Fâris, y-v-m (ي و م) kökünün Güneş'in doğuşundan batışına kadar geçen süreyi ifade ettiği gibi, aynı zamanda başlangıcı ve sonu olan mutlak ve geniş bir zaman dilimini, tarihi bir devri de kapsadığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının Kur'ani eskatolojideki (sona dair olaylardaki) kullanımını tahlil eder. Yevm, sadece 24 saatlik sıradan bir takvim yaprağı değildir. Kur'an lügatinde bu kelime; eski düzenin tamamen yıkıldığı, kozmik bir felaketin koptuğu, ilahi adaletin fiziksel dünyaya doğrudan müdahale ettiği o yoğun, ağır ve kıyametvari "an/zaman" (helak vakti) olarak kullanılır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, gün kelimesinin belirsiz (nekra) formda (yevmin) gelmesinin yarattığı psikolojik gerilimi ve dehşeti inceler. Hûd onlara "salı günü" veya "şu tarihte" diye belirli bir takvim vermez. Kelimenin nekra oluşu, aniden, hiç beklenmedik bir anda, bütün rutinleri parçalayarak ufuktan kopup gelecek olan o bilinmez, isimsiz ve korkunç felaket anının ürpertisini muhatabın zihnine bir gölge gibi düşürür. Bilinmezlik, korkuyu büyütür.

        Azîm (عَظِيمٍ)

        Büyük, ulu, heybetli, muazzam ve karşı konulamaz derecede devasa anlamlarına gelen a-z-m (ع ظ م) kökünden türemiş, süreklilik ve kalıcılık bildiren sıfat-ı müşebbehedir. "Yevm" veya dolaylı olarak "azab" kelimesinin sıfatı olduğu için esre ile mecrurdur ("Muazzam olan / Çok büyük / Ulu / Dehşetli").

        İbn Fâris, a-z-m (ع ظ م) kökünün temelinde "kemik" (azm) kelimesinin yattığını belirtir. Bir canlının iskeletinin, kemik yapısının iri, sert ve sağlam olması; buradan hareketle her türlü devasa, katı, güçlü, ulu ve hiçbir kuvvetin sarsamayacağı o mutlak büyüklük kavramı doğmuştur.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu sıfatın mevsufuna dönmesindeki (yevmin azîm) belagat gücünü okur. Büyüklük (azîm) vasfı azaba da aittir, o günün zamanına da aittir. Âd kavminin "cebbâr" (zorba) ve kaba kuvvetine karşı, basit bir musibet denge kuramazdı. Kur'an, o devasa kibri ancak ve ancak "azîm" (kelimelere sığmayacak kadar muazzam) bir helak gününün tasviriyle dengeler ve ezer.

        Dücane Cündioğlu, "azîm" (büyük/muazzam) sıfatının felsefi ironisini ve mekânsal çatışmasını tahlil eder. Âd kavmi yüksek tepelere diktiği anıtları (âyeten) ve devasa kaleleri (mesâni') yeryüzünün en "büyük", en yıkılmaz eserleri sanıyor, kendi büyüklükleriyle (istikbar) sarhoş oluyorlardı. Hûd peygamberin dudaklarından dökülen bu sıfat, kavmin o taştan büyüklük illüzyonunu parçalar. Taşların ve insan egosunun kaba büyüklüğü, ufukları karartarak gelen ilahi adaletin (azabın) o tahayyül edilemez, kozmik ve kahredici "büyüklüğü" (azîm) karşısında bir kum tanesi kadar ufalanır. İnsanın sahte büyüklüğü, Yaratıcı'nın mutlak ve yıkıcı büyüklüğüne çarparak yok olacaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X