Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 129. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 129. Ayet

    وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِـعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vetetteḣiżûne mesâni’a le’allekum taḣludûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      128. “Siz boş şeylerle uğraşarak her yüksek yere bir anıt mı dikersiniz?”

      129. “Temelli kalacağınızı umarak mı büyük konaklar yaparsınız?”

      130. “Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız?”


      Büyük ve Yüksek Binalar Edinmek

      Siz boş şeylerle uğraşarak her yüksek yere bir anıt mı dikersiniz? Ve büyük konaklar mı yaparsınız? Bu birkaç şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Sanki onlar hiç ihtiyaçları olmayan, hiçbir şekilde kendisinden yararlanmayacakları birtakım yapıtlar yapıyorlardı. Bu boş (abes) bir uğraşıdır. Çünkü hiçbir şekilde yararlanmayacağı ve ihtiyaç duymayacağı binalar yapan kişi abesle iştigal ediyor demektir. O yüzden de yaptıkları “abes” fiili ile “ta‘besûn” (تَعْبَثُونَ) diye ifade edilmiştir.

      İkincisi; Sözü edilen mekânın sırf eğlence ve toplantı yeri olması mümkündür. Onlar, yapıyı yapmışlar ve sırf oyun ve eğlence maksatlı toplantı yeri olduğu için de oraya ‘abes’’ adını vermişlerdir.

      Üçüncüsü; Sözü edilen mekânın, insanların uğrak yeri olması mümkündür. Oraya birtakım işaretler koyarlar bunlarla insanların yollarını şaşır tırlardı. İnsanlar o işaretlere bakarak yol tutarlardı, oysa gerçekte doğru yol değildi. Onların bu yapıyı yapmalarındaki maksat bâtıldı. Bâtıl olan her şeyde “abes”tir. En doğrusunu Allah bilir.

      Temelli kalacağınızı ve ölmeyeceğinizi umarak mı... Yani bu dünyada ölecek ve yaptıklarının sevabını uman, kötülüklerinin sonucundan korkan kimsenin harcaması gibi değil de ebedî kalacağını uman birinin harcaması gibi harcamalar yapıyorsunuz. Yahut Temelli kalacağınızı umarak mı mealindeki beyanı şöyle yorumlamak da mümkündür: Dünya onlara geniş, rızıkları da bol olunca sandılar ki kendileri orada temelli kalacaklardır. Çünkü dünyası geniş olan ve orada refahı elde eden, her türlü nimete konan kimse orada huzur bulur ve sükûnete erer. Bu şu İlâhî beyanda belirtilen husus gibidir: “O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder.” Birincisi de bu şekildedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız? En doğrusunu Allah bilir ya, ama Allah, “cebbâr” (جَبَّارِينَ) Ue kinâye olarak zâlim, haddi aşan ve mütecaviz kimseyi kastetmiştir,

      “Rî‘” (رِيعٍ) yüksek yer demektir. Bazıları da onun yol olduğunu söylemişlerdir. “Mesâni‘” (مَصَانِعَ) ise bazılarınca yapılar, bazılarınca da havuzlar demektir. Ebû Avsece dedi ki: “Rî‘” (الرِّيعُ) arazinin yüksek yeri demektir. “er-Rî‘a”nın çoğulu ”rî‘” “er-rî”’in çoğulu ise “eryâ‘” (أَرْيَاعٌ)’dır. İkisi de aynıdır. “er-Rî”’ (الرِّيءُ) aynı zamanda kâr/ürün demektir. Kazandığın zaman (رَاعَ) fiilini kullanırsın. Çoğulu “eryâ”’ (أَرْيَاءٌ)’dır.

      “Mesâni‘” (مَصَانِعَ) duruma göre bir yerde saraylar başka bir yerde ise suların toplandığı havuzlar demektir. Tekili her ikisi için de “masnaatün” (مَصْنَعَةٌ) gelir. “Batş” (الْبَطْشُ) yakalamak, kavramak demektir. Bir kişiyi yakalayıp da iyice kavradığında “betaştü bi fulânin, ebtaşu, batşen” (بَطَشْتُ بِفُلَانٍ، أَبْطُشُ، بَطْشًا) dersin. İbn Kuteybe de şöyle dedi: “er-Rî‘” arazinin yüksek yeridir. “Mesâni’” binalardır. Tekili “masna‘atün”dür. Mâna şudur: Onlar yüksek yerlere kurmuş oldukları muhkem yapılar, hisarlar içinde kendilerini güvende hissediyorlar ve oraların kendilerini Allah’ın kader ve kazasından koruyacağını zannediyorlardı. Bu izah yukarıda belirtilen açıklamaya benzer gözüküyor. Çünkü sözün sonunda Temelli kalacağınızı umarak mı deniliyor. Yani öyle birtakım binalar yapıyorsunuz ki sanki hiç ölmeyecek ve ebedî olarak yaşayacaksınız. Ve buyurdu ki: Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız? Yani vurduğunuz zaman kamçılarla sanki zorbalar gibi vuruyorsunuz, cezalandırdığınız zaman öldürüyorsunuz. Bazıları şöyle demişlerdir: “Betaştüm” yani yakaladığınızı zulümle, haddi aşmakla, Allah’ın haram kıldığını helâl saymak suretiyle yakaladınız. Ebû Muâz dedi ki: Her yapı masna‘adır. Hafsa’nın mushafında şöyledir: “Ve tebnûne mesâni‘a ke enneküm hâlidûn” (وَتَبْنُونَ مَصَانِعَ كَأَنَّكُمْ خَالِدُونَ) (Sanki ebedî yaşayacakmışsınız gibi birtakım yapılar yapıyorsunuz) şeklindedir. “Âyet” (آيَةً) alem, anıt eser demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: “er-Rî‘” yolu kesen dağ ya da yamaç demektir. Katâde “yeryüzündeki her uçurum” demiştir. Muhammed b. İshak şöyle demiştir: Onlar yolculuk yaparken yolu ancak yıldızlar marifetiyle bulabilirlerdi. Bunun için her yol üzerine yollarını tayin edebilecekleri işaret olacak görkemli uzun kuleleri olan yapılar yaptılar. Bazıları şöyle demişlerdir: “Mesâni‘” (مَصَانِعَ) meclisler ve meskenler demektir. Yapılarınız ayakta kaldığı sürece temelli kalacağınızı umarak mı... “Cebbâr” haksız yere ve akıbetinden endişe duymadan insanları döven ya da öldüren kimsedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve tettehızûne (وَتَتَّخِذُونَ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; almak, tutmak, elde etmek ve benimsemek anlamlarına gelen e-h-z (ا خ ذ) kökünden, ifti'âl babında (ittihâz) türetilmiş ikinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilinin birleşimidir ("Ve ediniyorsunuz / Kendinize mal ediyorsunuz / Yapıp sahipleniyorsunuz").

        İbn Fâris, e-h-z (ا خ ذ) kökünün temelinde "bir şeyi elde etmek, sıkıca tutmak, onu tamamen kendi tasarrufuna ve hakimiyetine almak" anlamının yattığını belirtir. Fiilin ifti'âl babında (ittihâz) kullanılması, bu alma eyleminin sıradan veya geçici bir durum olmadığını; kişinin o nesneyi büyük bir çabayla, kasten ve bütünüyle kendi menfaati, varoluşu veya kibri için özel olarak "edindiğini" gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihâz" kavramının epistemolojik ve ahlaki derinliğini tahlil eder. Âd kavmi sadece bina yapıp (binaen) bırakmıyordu. "İttihâz" etmek, bir nesneyi bilinçli bir kararla, içselleştirerek, ona sığınarak ve onu hayatın mutlak bir parçası (amacı) haline getirerek "sahiplenmektir." Müşriklerin putları "ilah edinmesi" (ittihaze ilahen) ile devasa kaleleri "edinmesi" (tettehızûne) aynı psikolojik kökten beslenir; her ikisi de sahte bir güven arayışının sonucudur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşrik aklın bu sahiplenme (ittihaz) krizini sosyolojik eksende okur. Âd kavmi yeryüzünde bir misafir veya yolcu olduklarını unutmuştur. O devasa yapıları salt birer barınak olarak değil; yeryüzündeki iktidarlarını ebedileştirecekleri, asla terk etmeyecekleri ontolojik birer sığınak olarak "edinmektedirler" (tettehızûne). Bu fiil, insanın dünyevileşme ve maddeye demir atma (sekülerleşme) ihtirasının gramatikal resmidir.

        Mesânia (مَصَانِعَ)

        İş yapmak, sanat üretmek, ustalık sergilemek ve ince bir mühendislikle imal etmek anlamlarına gelen s-n-a (ص ن ع) kökünden türemiş ism-i mekân veya ism-i âlet olan "masna' / masna'a" kelimesinin çoğul (cem-i mükesser) formudur. Fiilin mefulü bihi (nesnesi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Kaleler / Devasa su sarnıçları / Şatafatlı saraylar / Muazzam yapılar").

        İbn Fâris, s-n-a (ص ن ع) kökünün sıradan bir iş, amel veya tesadüfi bir eylem olmadığını belirtir. Bu kök, "içinde mutlak bir maharet, mühendislik, ince bir ustalık, düşünce ve estetik (sanat) barındıran; son derece sağlam ve özenle üretilmiş fiil/eser" anlamına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "mesâni'" kelimesinin Ahkâf bölgesindeki Âd medeniyetinin o muazzam altyapısına işaret ettiğini belirtir. Bu kelime tefsirlerde genellikle uçsuz bucaksız çöllerde suyu tutmak için kayalara oyulmuş devasa su sarnıçları, yeraltı depoları veya dağların zirvelerine inşa edilmiş yıkılmaz kaleler (şatolar) olarak yorumlanmıştır. Âd, tabiata hükmettiğini düşünen üstün bir mühendislik toplumuydu.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde çöl bedevisi için bu yapıların (mesâni') teolojik illüzyonunu inceler. Çöl şartlarında su ve güvenlik en büyük zayıflıktır. Âd kavminin o devasa sarnıçları ve kaleleri inşa etmesi, tabiatın zorluklarına karşı mutlak bir güvenlik, yenilmezlik ve güvence illüzyonu yaratmıştır. İnsan aklı, kendi elleriyle "sanatla/ustalıkla" (sun') ürettiği bu devasa teknolojiye (mesâni') tapmaya başlamış, eseri Yaratıcı'nın yerine koymuştur.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin Aramice kökenli olabileceği ihtimaline değinir; ancak Kur'an'ın bu kelimeyi yerel Arap hafızasında yaşayan o efsanevi, antik mimari harikalara (İrem sütunları gibi) atıfta bulunmak için doğrudan kullandığını ve o güce tapan kaba materyalist aklı bu kelime üzerinden hedef aldığını aktarır.

        Patricia Crone, politik teoloji bağlamında bu kalelerin/sarayların (mesâni') sınıfsal sömürü boyutunu okur. Toplumu yöneten tiran elitler, halkın, fakirlerin ve kölelerin sırtından, sırf kendi ihtişamlarını ve yenilmezliklerini sergilemek için o muazzam "sanat eserlerini" inşa ederler. "Mesâni'" kelimesi, kaba mimariyi değil; gücün, tahakkümün, israfın ve statükonun o soğuk ve taştan kibrini (emperyalist mimariyi) temsil eder. Mimari, ezilenlere karşı bir psikolojik silah olmuştur.

        Dücane Cündioğlu, sanatın ve mühendisliğin (sun') nasıl devasa bir ontolojik kibre (puta) dönüştüğünü felsefi olarak tahlil eder. İnsanın aklı ve estetik kabiliyeti Yaratıcı'yı tesbih etmek için değil de, kendi varoluşsal acziyetini örtmek ve yeryüzünde tanrılaşmak için kullanıldığında, ortaya çıkan eser bir yuva değil; mutlak bir "istikbar" (kibir) anıtı olur. Âd kavmi, taşları yontarak (mesâni') aslında kendi kalplerini katılaştırmış; estetiği kullanarak ahlakı yerle yeksan etmiştir.

        Le'alleküm (لَعَلَّكُمْ)

        Arapçada beklenti, umut (teraccî), korku, endişe veya illet/sebep bildiren, "umulur ki, belki, -ceksiniz diye, sanki" anlamlarına gelen "le'alle" (لَعَلَّ) edatı ile, "siz" anlamındaki ikinci çoğul şahıs zamiri "küm"ün (كُمْ) birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "le'alle" edatının buradaki belagat işlevinin sıradan bir "umut" (belki) olmadığını; aksine "teşbîh" (benzetme) veya "ta'lîl" (sebep gösterme) anlamı taşıdığını tahlil eder. Hûd peygamber onlara "Belki ölümsüz olursunuz diye mi yapıyorsunuz?" şeklinde bir ihtimal sunmaz; bu edatla onların niyetini deşifre eder: "Siz bu binaları sırf içinde ebedi kalacağınızı düşünerek, sanki yeryüzünde hiç ölmeyecekmişsiniz gibi (le'alle) ahmakça bir kesinlik algısıyla inşa ediyorsunuz."

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metne kattığı psikolojik trajediyi ve ironiyi inceler. İnsanlık tarihinin en devasa ve en sağlam kalelerini (mesâni') yapan Âd kavminin bilinçaltında yatan o ezici korkuyu ifşa eder. İnsan ne kadar güçlü binalar inşa ederse etsin, içten içe ölümlü olduğunu bilir. O devasa şantiyeler ve taş kütleleri, aslında ölüme karşı oynanan çaresiz bir "umut/beklenti" (le'alle) oyunudur. Edat, o devasa maddi gücün arkasındaki kırılgan ve korkak insan psikolojisini sarsılmaz bir hezeyan olarak teşhis eder.

        Tahlüdûn (تَخْلُدُونَ)

        Ebedi kalmak, sonsuz yaşamak, hiç değişmeden kalıcı olmak ve ölümsüzleşmek anlamlarına gelen h-l-d (خ ل د) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş/gelecek zaman) fiildir. "Le'alle" edatının haberi konumundadır ("Sonsuza dek yaşayacaksınız / Ölümsüz olacaksınız / Ebedi kalacaksınız").

        İbn Fâris, h-l-d (خ ل د) kökünün temelinde "bir şeyin bozulmadan, çürümeden, yok olmadan ve kendi sınırlarından dışarı çıkmadan, bulunduğu hal ve mekan üzere çok uzun süre (veya sonsuza dek) kalması" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "huld" (ebediyet) kavramının insanın fıtri varoluş kaygısıyla olan felsefi bağını inceler. İnsan doğası gereği fanilikten nefret eder ve ebediliği arzular (Şeytanın Adem'e fısıldadığı şecere-i huld/ölümsüzlük ağacı yalanı gibi). Ancak Âd kavminin sapkınlığı, bu fıtri ebediyet arzusunu ahirette, ahlaki bir arınmada aramak yerine; bu dünyada, taşlarla, mühendislikle ve kaba maddeyle (mesâni') elde edebileceklerini sanmalarıdır. Ebediyet (huld) arayışının salt maddeye ve dünyaya indirgenmesi (sekülerleşmesi), kibrin varacağı en büyük ahmaklıktır.

        Michael Cook, bu kelimenin politik ve seküler boyutunu tahlil eder. Antik tiranlar, krallar ve diktatörler, biyolojik bedenlerinin bir gün çürüyeceğini bildikleri için, kendi isimlerini ve şanlarını o devasa şatolara (mesâni') ve sütunlara kazıyarak; tarih sahnesinde, yeryüzünün hafızasında "ölümsüzleşmeyi" (tahlüdûn) amaçlarlar. Ayet, kralların bu "tarihe geçme" ve "adını yaşatma" şeklindeki seküler ölümsüzlük fetişizmini felsefi bir dille kınar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "huld" fiilinin bu bağlamdaki ontolojik yanılgısını ve cehaletini okur. Madde, doğası gereği bozuluşa ve yok oluşa mahkumdur. Taş ne kadar sağlam örülürse örülsün rüzgar, zaman ve tufan onu ufalar. Hûd peygamber, kavmine "Taşlara sığınarak, saraylar dikerek yeryüzünde ölümsüzleşeceğinizi (tahlüdûn) sanıyorsunuz ama kendinizi kandırıyorsunuz" diyerek o maddi ölümsüzlük inancını yıkar. Ölümsüzlük binalarda değil, ahlakta; yeryüzünde değil, Allah'ın katındadır. Âd'ın sütunları, huld illüzyonunun taştan anıtlarıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X