اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 121. Ayet
Daralt
X
-
121. “Doğrusu anlayanlar için bu kıssada büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.”
122. “Şüphesiz Rabb’in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.”
Bu kıssada büyük bir ders vardır. Yani Nuh kıssasında kendilerinden sonra gelenler için büyük bir ders vardır. Yahut Nuh kavminin helakinde ve onların suya gark edilmelerinde kendilerinden sonra gelenler için büyük bir ders vardır. Ama çokları iman etmezler. Kıssanın devamı... Daha önce anlatmıştık.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan edattır ("Şüphesiz / Muhakkak ki / Gerçek şu ki").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "inne" edatının tahkik (kesinleştirme) işlevini Nuh kıssasının finali bağlamında tahlil eder. Kıssanın bitişinde cümlenin bu edatla başlaması, asırlar süren bir tebliğin ardından gelen o sarsıcı tufan felaketinin ve inkar eden devasa kitlelerin sulara gömülmesinin sıradan bir mitoloji veya efsane değil, ilahi adaletin mutlak ve reddedilemez bir tarihsel müdahalesi olduğunu muhatabın zihnine çiviler. Edat, kıssanın barındırdığı dehşeti tartışmaya kapatır.
Fî zâlike (فِي ذَلِكَ)
İçinde, zarfında anlamlarına gelen "fî" (فِي) harf-i ceri ile uzak işaret zamiri "zâlike"nin (ذَلِكَ) birleşimidir ("İşte bunda / Tüm bu anlatılanların içinde / Şunda").
Dücane Cündioğlu, "zâlike" (şu/o) uzak işaret zamirinin felsefi mesafesini tahlil eder. Nuh'un mücadelesi, geminin inşası ve tufanın kaba gücü, "zâlike" işaret zamiriyle objektif bir felsefi ibret tablosu olarak muhatabın (okuyucunun) uzağına, düşünme mesafesine yerleştirilmiştir. Akıl, kendi dünyevi kibrinden sıyrılıp araya bu "zâlike" (şu/o) mesafesini koyduğunda o devasa felaketin arkasındaki (fî) ilahi yasayı bütünüyle kavrayabilir.
Le âyeten (لَآيَةً)
Cümleye vurgu ve kesinlik katan tekit lam'ı (لَ) ile; işaret, nişan, ibret, mucize ve delil anlamlarına gelen e-y-y (ا ي ي) kökünden türemiş ismin birleşimidir. "İnne" edatının ismi konumunda olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Kesinlikle büyük bir ibret / Apaçık bir delil").
İbn Fâris, e-y-y (ا ي ي) kökünün temelinde "bir şeyin varlığını, hakikatini veya yönünü gösteren, onu diğerlerinden ayırt edip belirgin kılan açık ve şaşmaz nişane, alamet" anlamının yattığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kavramının epistemolojik değerini tufan bağlamında inceler. Tufan, seküler bir akıl için sadece jeolojik veya meteorolojik bir "afet" olabilir; ancak ahlaki bir şuur için o yükselen sular ve boğulan kitleler, Allah'ın kibre ve şirke karşı kestiği devasa faturanın okunması gereken şaşmaz bir "nişanesi" (âyeti) ve ibret levhasıdır. Doğa olayı, teolojik bir mesaja dönüşmüştür.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "âyet" mefhumunu Cahiliye'nin kör tabiat algısıyla çatıştırır. Müşrik akıl, yeryüzündeki felaketleri zamanın (Dehr'in) kör akışı olarak okur. Kur'an ise bu kelimeyle Nuh tufanını anlamsız bir helak olmaktan çıkarır, onu Yaratıcı'nın insanlığa bıraktığı okunması gereken şuurlu, adil ve ahlaki bir mesaja (âyete) dönüştürerek tarihi anlamlandırır.
Ve mâ (وَمَا)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, olumsuzluk ve inkar bildiren "mâ" (مَا) edatının birleşimidir ("Fakat ... değil / Ve ... olmadı").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde buradaki "ve" harfinin "hâl" veya "isti'nâf" (yeni bir duruma başlangıç) bildirdiğini, "mâ" olumsuzluk edatının ise kıssanın sonundaki o muazzam tevhidi delile (tufan ibretine) rağmen insanlığın kahredici nankörlüğünü keskin bir zıtlıkla (kontrastla) metne taşıdığını tahlil eder.
Kâne (كَانَ)
Olmak, bulunmak, varlık sahasına çıkmak ve bir durum üzere devam etmek anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (nakıs) fiildir ("İdi / Oldu / Olageldi").
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu geçmiş zaman nakıs fiilinin barındırdığı ontolojik kilitlenmeyi okur. Nuh'un asırlar süren kesintisiz tebliğine ve tufanın ayak seslerinin duyulmasına rağmen, "kâne" fiili, kavmin o dogmatik kibrinden, elitlerin tahakkümünden ve statükodan bir türlü sıyrılamadığını, yalanın ve inkarın içinde çakılıp kaldıklarını (sabit durumlarını) ifade eder. Eylem, değişime direnen insan fıtratının resmidir.
Ekseruhum (أَكْثَرُهُمْ)
Çok olmak, artmak ve çoğalmak anlamlarına gelen k-s-r (ك ث ر) kökünden türemiş ism-i tafdil (en üstünlük/çoğunluk bildiren kalıp) olan "ekser" kelimesi ile, "onların" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir ("Onların çoğu / Onların ezici çoğunluğu").
İbn Fâris, k-s-r (ك ث ر) kökünün "sayı, hacim veya miktar olarak azlığın (kılletin) tam zıddı olup, bir şeyin birikerek baskın bir kalabalığa ve yoğunluğa ulaşması" anlamını taşıdığını aktarır.
Michael Cook, "ekser" (çoğunluk) kelimesinin politik ve sosyolojik eleştirisini tufan kıssası üzerinden tahlil eder. Dünyevi otoritelerde "çoğunluk" olmak her zaman bir haklılık ve dokunulmazlık gerekçesidir. Nuh'un kavmindeki o devasa putperest kalabalık da kendi "çokluklarına" güveniyor, inanan azınlığı (erzelûn) küçümsüyordu. Ayet, "çoğunluğun" teolojik bir kalkan olmadığını; tam tersine yığınların (ekseruhum) genellikle hakikate kör, statükoya köle ve tufanda boğulmaya mahkum iradesiz kalabalıklar olduğunu göstererek yeryüzündeki kaba "sayısal güç fetişizmini" paramparça eder.
Patricia Crone, kabile sosyolojisinde kalabalığın mutlak asabiyet (güç) demek olduğunu belirtir. Fakat ayet, bu bedevi demografik gücün ahlaki bir değer taşımadığını, koca milletlerin (ekseruhum) açık uyarılara rağmen kendi cehaletleri içinde topluca boğulabileceğini gösterir. Kurtuluş kalabalıkta (ekser) değil, Nuh ile aynı gemiye binecek o ahlaki cesareti gösteren azınlıktadır.
Mü'minîn (مُؤْمِنِينَ)
Güvenmek, onaylamak, tasdik etmek ve emin olmak anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında (imân) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Kâne" fiilinin haberi olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("İnananlar / İman edenler / Hakikate güvenip sığınan kimseler").
İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün temelinde "korkunun, endişenin ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin mutlak bir sükûnete kavuşması, bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması ve ruhun kendini tam bir güven içinde hissetmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının tufan karşısındaki ontolojik mahiyetini tahlil eder. Müşrikler (çoğunluk), suların yükseldiğini gördüklerinde Nuh'un haklı olduğunu fiziksel olarak "anlamışlardı"; ancak statükolarını kaybetmemek ve atalarının kibrinden vazgeçmemek için o hakikati kalpleriyle tasdik edip teslim olmuyorlardı. İman, sular boğazına dayanana kadar beklemek değil, hakikati henüz "gemi karadayken" güvenle (emn) onaylama erdemidir.
Dücane Cündioğlu, iman kelimesinin bu bağlamdaki felsefi hüznünü okur. İnsanoğlu gözünün önünde duran apaçık hakikate (Nuh'un hasbî tebliğine) rağmen, salt toplumsal konforunu, elitlere yaranma arzusunu ve alışkanlıklarını kaybetmemek için aklını dondurmayı seçer. İman, hakikati gördüğünde kendi benliğinden sıyrılıp ona teslim olmaktır. Ancak devasa kitleler (çoğunluk) hakikate değil, kalabalığın gürültüsüne güvenmeyi tercih ederler. Bu yüzden Nuh'un kavminin kaderi, o devasa âyete (tufana) rağmen kibrinin sularında boğulmak olmuştur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla