Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 120. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 120. Ayet

    ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاق۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme aġraknâ ba’du-lbâkîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      119. “Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o her şeyle dopdolu geminin içinde kurtardık.”

      120. “Sonra geri kalanları da sulara gömdük.”


      Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o her şeyle dopdolu geminin içinde kurtardık. Denildi ki “fulki’l-meşhûn” (الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ), dopdolu gemi demektir. Ebû Muâz dedi ki: Araplar şöyle der: “Şehantü’s-sefînete felem yebka ille’d-def’u” (شَحَنْتُ السَّفِينَةَ فَلَمْ يَبْقَ إِلَّا الدَّفْعُ) yani “Gemiyi yükledim sadece şevki kaldı”. Yine Araplar şöyle der: “Şehannâ ‘aleyhim bilâdehüm haylen ve ricâlen” (شَحَنَّا عَلَيْهِمْ بِلَادَهُمْ خَيْلًا وَرِجَالًا) “Onların ülkelerini süvarilerle piyadelerle istila ettik”. Bazıları da her türlü yük ve donanımı tamam olup sadece demir alması kalan gemi olduğunu söylemişlerdir. Bu iki yorum da aynıdır. Gemi her türden canlı ile doldurulmuştu. Öyle olmasaydı müminlerin sayısı oldukça azdı, boş kalırdı. Bu husus şu âyette açıklanmıştır: “Her türden (hayvan) birer çift ile... aileni ve iman edenleri gemiye bindir!” Allah, bildirdi ki bu dopdolu gemide Nuh ile birlikte olanları kurtardı, kalanları ise helâk etti.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sümme (ثُمَّ)

        Arapçada bir eylemin diğerinden sonra belli bir zaman aralığı, aşama veya duraksama ile gerçekleştiğini bildiren, "sonra, daha sonra, ardından" anlamlarına gelen atıf (bağlaç) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın "fe" (hemen ardından) edatından farkını ve belagatteki "terâhî" (zaman veya makam bakımından aralık bırakma) işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette inananların kurtarılışı "fe" (fe enceynâhü / hemen kurtardık) edatıyla, yani ilahi rahmetin o anlık, hızlı ve şefkatli müdahalesiyle anlatılmıştı. Ancak boğulma eylemine geçilirken araya "sümme" (sonra) edatı girer. Bu edat, geminin sular üzerinde yükselmeye başlaması ile geride kalan o devasa kalabalığın sulara gömülmesi arasındaki o korkunç sessizliği, dehşet verici zaman aralığını ve izleme payını metnin ritmine yerleştirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "sümme" edatının metindeki psikolojik duraksama (es verme) işlevini inceler. Kurtuluş vuku bulduktan sonra ayet aniden bu edatla nefes alır. Bu, suların yutacağı o koca kalabalığın helakinden önceki o son, ölümcül sessizliğin; gök kapılarının açılıp suların yeryüzünü kaplamaya başladığı o geri döndürülemez kıyamet anının dilsel temsilidir. Umut bitmiş, "sonrası" (sümme) tamamen ilahi gazaba bırakılmıştır.

        Ağraknâ (أَغْرَقْنَا)

        Suyun dibine batırmak, boğmak ve sular altında bırakmak anlamlarına gelen ğ-r-k (غ ر ق) kökünden, if'âl babında (iğrâk) türetilmiş birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Boğduk / Sulara gömdük").

        İbn Fâris, ğ-r-k (غ ر ق) kökünün temelinde "bir nesnenin veya bedenin tamamen suyun veya başka bir kütlenin/sıvının içine batması, nefes alacak veya yüzeye çıkacak hiçbir boşluk kalmayacak şekilde her taraftan kuşatılıp yutulması" anlamının yattığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğark" (boğulma) eyleminin ilahi azap formundaki ontolojik şiddetini tahlil eder. Bu eylem sadece fiziksel bir sıvının insanın ciğerlerine dolması değildir. Müşrikler, dünyadayken kibrin, şirkin ve dünyevi tutkuların içinde zaten manen "boğulmuş" (ğark olmuş) durumdaydılar. Tufan ve suların yutması eylemi (ağraknâ), onların o içsel ahlaki boğulmuşluklarının yeryüzü sahnesinde fiziksel bir gerçekliğe (suya) dönüşmesinden ibarettir. Tabiat, şirki kendi içine çekerek kusmuştur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, failin "Biz" (nâ - ağraknâ) olmasını inceler. Boğma eylemi tabiatın kör bir gücü, sıradan bir iklim felaketi veya tesadüfi bir doğa olayı değildir. Suları yöneten, bentleri yıkan ve o kibirli elitlerin nefesini kesen, doğrudan doğruya "Biz" zamiriyle kendisini fail kılan ve adaleti tesis eden o mutlak, kahredici ilahi kudrettir. Tabiat, sadece "Biz" iradesinin itaatkâr bir kılıcıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde su (mâ) ve boğulma (ğark) mefhumlarının çöl bedevisi için taşıdığı o devasa teolojik zıtlığı okur. Kurak çöllerde su, mutlak bir "hayat, diriliş ve rahmet" kaynağıdır. Ancak tufan kıssasında, insanın en çok güvendiği, en çok muhtaç olduğu ve hayatın temeli olan o unsur; ilahi irade (ağraknâ) emrettiği an, hayat veren bir rahmet olmaktan çıkıp, yeryüzünün o en acımasız celladına, mutlak bir ölüm ve kaos elementine dönüşür. İlahi kudret, hayatı bizzat hayatın kaynağı (su) ile sonlandırmıştır.

        Dücane Cündioğlu, suda boğulma eyleminin felsefi ironisini okur. İnsanoğlu dünyada iktidar hırsıyla, makamla, kabile asabiyetiyle ve kibirle manevi olarak durmadan "şişer" (müstekbir olur). Tufan (ağraknâ) ise, o şişkin egoları kendi ağırlıklarıyla denizin en karanlık dibine çeken, nefesi ve kibri aynı saniyede kesen sarsılmaz bir kozmik adalettir. Suyun üstünde kalabilmek (gemiye binebilmek) için, kibrin o ölümcül ağırlığından arınmış (mümin) olmak gerekiyordu; ağırlıklarını atmayanlar, kendi ağırlıklarında boğuldular.

        Patricia Crone, politik teolojide tufan ve boğulma (iğrâk) eyleminin, yozlaşmış antik sistemlerin toptan tasfiyesi (tabula rasa) anlamına geldiğini belirtir. "Ağraknâ" eylemi, sadece bir grup isyankârın öldürülmesi değil; o güne kadar yeryüzünde kurulmuş olan köhne sömürü düzeninin, putperest anayasaların ve tiranlık hiyerarşisinin sulara gömülerek bütünüyle iptal edilişidir. Yeni bir tevhidi sistemin kurulabilmesi için eski dünyanın sularla yıkanarak boğulması gerekmiştir.

        Ba'dü (بَعْدُ)

        Arapçada zaman ve mekan açısından "sonra, sonrasında, ardında, gerisinde" anlamlarına gelen zarftır. Tamlayanı (muzafun ileyh) metinden düştüğü/gizlendiği için son harfi ötre üzerine mebnî (sabit) kalmıştır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin tamlayanı düşmüş bir zarf (zarf-ı mebnî alâ'd-damm) olarak kullanılmasındaki dilsel kesintiyi tahlil eder. İfade "ba'dehüm" (onlardan sonra) veya "ba'de zâlike" (bundan sonra) şeklinde uzatılmaz. Sözcüğün tamlayanının aniden kesilerek "ba'dü" formunda kalması; suların yükselmesiyle birlikte zamanın, tarihin ve yeryüzündeki yaşamın aniden bıçak gibi kesilip koptuğu o mutlak kopuş (helak) anını sembolize eder.

        Michael Cook, bu zaman zarfının sosyolojik bir "tasfiye şeridi" oluşturduğunu okur. "Öncesi" (kablü) kibrin, tiranlığın, peygamberi taşa tutma (recm) tehditlerinin savrulduğu o şatafatlı ve gürültülü putperestlik çağıydı. "Sonrası" (ba'dü) ise o şatafatlı medeniyetin sular altında kaldığı, tanrıların heykellerinin çamura gömüldüğü o sessiz, insansız, ıssız ve ölü devirdir. Kelime, tarihin putperestler için tamamen sıfırlandığı o ince çizgiyi çizer.

        El-Bâkîn (الْبَاقِينَ)

        Kalıcı olmak, varlığını sürdürmek, tükenmemek ve geride kalmak anlamlarına gelen b-k-y (ب ق ي) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Fiilin (ağraknâ) nesnesi (mefulü bihi) olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Geride kalanları / Bakiye olanları / Geminin dışında bırakılanları").

        İbn Fâris, b-k-y (ب ق ي) kökünün özünde "bir şeyin geçip gitmeyerek yerinde sabit kalması, yok olmaması veya bir bütünün giden/alınan kısmından arta kalan (terk edilen) parça olması" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beka/bâkî" kelimesinin buradaki teolojik ironisini (tehekküm) tahlil eder. Kur'an lügatinde "bâkî" olmak, normalde kalıcı, yüce ve ölümsüz olmak demektir (Allah'ın "El-Bâkî" ismi veya ebedi olan "el-bâkiyâtü's-sâlihât" gibi). Ancak buradaki müşrikler için kullanılan "el-bâkîn" sıfatı, onların onurlu bir ölümsüzlüğünü ifade etmez. Tam tersine, onların kurtuluş gemisine (hayata) alınmaya dahi değer görülmeyerek suların içinde, çamurun ve ölümün kucağında "geride bırakılmış atıklar, terk edilmiş değersiz kalıntılar" olmalarını ifade eden korkunç bir aşağılamadır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "geride kalanlar" sıfatının peygamberler tarihindeki sosyolojik ve ahlaki kontrastını okur. Elitler (mele'), dünyadayken kendilerini toplumun öncüleri, en ileridekileri, asilzadeleri ve medeniyetin lokomotifi olarak görüyorlardı. Nuh'a inanan o fakir kitlelere ise "erzelûn" (ayak takımı/geride kalmış alt tabaka) diyorlardı. İlahi adalet (tufan), bu sahte dünyevi hiyerarşiyi tam ortasından tersine çevirmiştir: "Ayak takımı" denilenler gemiye binerek insanlık tarihinin ve geleceğinin yegâne "öncüleri" olurken; o ileride olduğunu sanan kibirli elitler çamurun, suların ve hiçliğin içinde ebediyen "geride kalanlar" (el-bâkîn), yani tarihin çöplüğüne terk edilen asıl sefiller olmuşlardır.

        Gabriel Said Reynolds, kutsal kitap geleneğindeki (Eski Ahit vb.) "bakiye/kalıntı" (remnant) teolojisiyle Kur'an'ın bu kelimeyi (el-bâkîn) kullanımındaki polemik çatışmayı karşılaştırır. İncil ve Tevrat geleneğinde "kalıntı/bakiye" kelimesi genellikle Tanrı'nın koruduğu, felaketlerden kurtulan o kutsal azınlık (seçilmiş tohum) için pozitif bir anlamda kullanılır. Kur'an ise bu ayette kelimenin yönünü kasıtlı olarak tersyüz eder. Burada "bâkîn" (geride kalan bakiye) kelimesini, kurtulanlar için değil; helak olan, lanetlenmiş ve boğulmuş o devasa putperest yığınlar için kullanır. Kurtulanlar yeni bir başlangıçtır; "geride kalan" (bakiye) ise sadece tufanın sildiği çürümüş cesetlerdir. Kelime, teolojik bir unvan olmaktan çıkıp, ontolojik bir enkazın adı olmuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X