فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 119. Ayet
Daralt
X
-
119. “Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o her şeyle dopdolu geminin içinde kurtardık.”
120. “Sonra geri kalanları da sulara gömdük.”
Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o her şeyle dopdolu geminin içinde kurtardık. Denildi ki “fulki’l-meşhûn” (الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ), dopdolu gemi demektir. Ebû Muâz dedi ki: Araplar şöyle der: “Şehantü’s-sefînete felem yebka ille’d-def’u” (شَحَنْتُ السَّفِينَةَ فَلَمْ يَبْقَ إِلَّا الدَّفْعُ) yani “Gemiyi yükledim sadece şevki kaldı”. Yine Araplar şöyle der: “Şehannâ ‘aleyhim bilâdehüm haylen ve ricâlen” (شَحَنَّا عَلَيْهِمْ بِلَادَهُمْ خَيْلًا وَرِجَالًا) “Onların ülkelerini süvarilerle piyadelerle istila ettik”. Bazıları da her türlü yük ve donanımı tamam olup sadece demir alması kalan gemi olduğunu söylemişlerdir. Bu iki yorum da aynıdır. Gemi her türden canlı ile doldurulmuştu. Öyle olmasaydı müminlerin sayısı oldukça azdı, boş kalırdı. Bu husus şu âyette açıklanmıştır: “Her türden (hayvan) birer çift ile... aileni ve iman edenleri gemiye bindir!” Allah, bildirdi ki bu dopdolu gemide Nuh ile birlikte olanları kurtardı, kalanları ise helâk etti.
Yorumu Yorumla
-
Fe enceynâhü (فَأَنْجَيْنَاهُ)
Takip, nedensellik ve hemen ardından gelme anlamları taşıyan "fe" (فَ) bağlacı ile; kurtulmak, yüksek bir yere çıkmak, tehlikeden sıyrılmak anlamlarına gelen n-c-y (ن ج ي) kökünden, if'âl babında (encâ) türetilmiş birinci çoğul şahıs mazi fiil (enceynâ) ve eylemin nesnesi olan "onu" anlamındaki "hü" (هُ) zamirinin birleşimidir ("Bunun üzerine/Hemen ardından onu kurtardık").
İbn Fâris, n-c-y (ن ج ي) kökünün temelinde "bir şahsın veya nesnenin, bulunduğu tehlikeli, dar veya boğucu bir durumdan tamamen koparılarak güvenli, yüksek ve selametli bir tepeye (necve) çıkarılması" anlamının yattığını belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki "fe" (فَ) edatının "ta'kibiye" (hiç beklemeden, derhal peşinden gelme) işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette Nuh "Aramızda hüküm ver ve beni kurtar (neccinî)" diye dua etmişti. Araya hiçbir süreç, zaman veya mazeret girmeksizin "Fe" edatıyla bu duaya "derhal" (enceynâ) icabet edilir. Bu gramatikal bitişiklik, ilahi müdahalenin hızı ve peygamberin duasına verilen o mutlak ilahi onayın dilsel beyanıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "necat" (kurtuluş) mefhumunun if'âl babında (encey-nâ) kullanılmasının ontolojik mahiyetini inceler. Eylem sadece "o kurtuldu" (necâ) şeklinde edilgen veya kendi kendine olan bir durum değildir. İf'âl babı ve "Biz" (nâ) çoğul zamiri, tufan gibi evrensel ve mutlak bir yıkımın içinden o peygamberi şahsen ve doğrudan doğruya çekip çıkaranın Allah'ın kendi azameti ve fiili müdahalesi olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, teolojik olarak kurtuluşun (necatın) araçlarla değil, ilahi iradeyle olan bağını okur. "Onu kurtardık" (enceynâhü) fiili, kurtuluşun asıl failinin Nuh'un kendi şahsi becerisi, dehası veya inşa ettiği geminin mühendislik sağlamlığı olmadığını; geminin sadece bir vasıta, asıl kurtarıcının ise doğrudan ilahi kudret olduğunu deklare ederek beşerî aklın doğaya (suya/tufana) karşı acziyetini ve Allah'a olan mutlak bağımlılığını ifşa eder.
Ve men (وَمَنْ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, "kim ki, her kim, o kimseler ki" anlamlarına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "men"in (مَنْ) birleşimidir ("Ve o kimseleri ki").
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ve" bağlacının ve "men" ism-i mevsulünün metindeki kapsayıcılığını ve ilahi vefanın sınırlarını inceler. 118. ayette Nuh, sadece kendisi için değil, kendisine inananlar (ve men me'ıye) için de merhamet şemsiyesini açmış ve kurtuluş dilemişti. İlahi icabet, peygamberin bu duasını eksiltmez; ayet, "ve men" diyerek peygamberin merhamet ve şefkat sınırlarını (tebaasını) aynen kabul edip kurtuluşun kapsamına dahil eder.
Me'ahû (مَعَهُ)
Arapçada birlikte, beraber, yanında anlamlarına gelen "me'a" (مَعَ) zarfı ile, "onun" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hû"nun (هُ) birleşimidir ("Onunla beraber olanları / Onun yanındakileri").
Dücane Cündioğlu, "me'ıye" (birliktelik) kavramının ontolojik ve sosyolojik zaferini tahlil eder. Kavmin elitleri, o zayıf kitleleri "ayak takımı" (erzelûn) diyerek dışlamış ve onlarla aynı hizaya gelmekten (birliktelikten) iğrenmişlerdi. Ancak mahşeri andıran o tufan anında, o hor görülen insanların "onunla (Nuh'la) beraber" (me'ahû) olma erdemi, onların ölümden yaşama, hiçlikten varlığa geçiş vizesi olmuştur. Kurtuluş, yeryüzünün krallarıyla değil, hakikat elçisiyle aynı gemide "beraber" saf tutma eylemidir.
Patricia Crone, kabile sosyolojisinde bu zarfın (me'ahû) yeni bir toplum sözleşmesi inşa ettiğini okur. Eski dünyada kurtuluş veya asabiyet (korunma), sadece kan bağına, soya ve kabileye aitti. Tufan, bu kadim kabilevi asabiyeti sulara gömmüş; "me'ahû" (peygamberin yanında/safında olanlar) formülüyle kan bağını tamamen reddeden, sadece inanca, ahlaka ve itaat bağına dayalı yepyeni bir sosyoloji (ümmet) inşa edilmiştir. Ailenin (Nuh'un inanmayan oğlunun) bile boğulduğu bu sahnede, asıl aile "me'ahû" diyerek inançla bir araya gelenlerdir.
Fi'l-fülki (فِي الْفُلْكِ)
İçinde, zarfında anlamlarına gelen "fî" (فِي) harf-i ceri ile; gemi, tekne ve su üzerinde yüzen araç anlamlarına gelen "fülk" (الْفُلْكِ) isminin birleşimidir. Harf-i cerden dolayı esre ile mecrurdur ("Geminin içinde / O gemide").
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "fülk" kelimesinin etimolojik haritasını çıkarır. Kelimenin kökeninin Akadça "ellippu" veya daha eskiden Sümerceye kadar uzanabileceğini, ancak Arapçaya çok muhtemel bir şekilde Aramice veya Süryanice üzerinden denizcilik terminolojisi olarak geçtiğini belgeler. Kelime hem tekil hem de çoğul için aynı formda kullanılır.
İbn Fâris, f-l-k (ف ل ك) kökünün temelinde "yuvarlaklık, kavis çizmek, dairesel olmak ve dönmek" anlamının bulunduğunu aktarır. Gökyüzündeki gezegenlerin yörüngesine dairesel hareketlerinden dolayı "felek" denildiği gibi; dalgaların üzerinde kavisler çizerek ilerlediği için veya omurgasının kavisli/yarım ay şeklindeki yapısından dolayı gemiye de "fülk" denmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde çöl sosyolojisi için gemi (fülk) metaforunun eskatolojik (kıyametvari) dehşetini inceler. Çöl bedevisi için su (özellikle tufan gibi kontrolsüz, devasa su) mutlak bir kaos, uçurum ve ölüm demektir. "Fülk" (gemi), bu sonsuz ve yıkıcı kaosun ortasında; ilahi korumayı, ahlaki birliği ve tevhidi sükûneti temsil eden kapalı, güvenli ve organize edilmiş bir "kozmos" (düzen) adasıdır.
Gabriel Said Reynolds, "fülk" (gemi) kelimesinin geç antik çağdaki sembolik teolojisini okur. Nuh'un gemisi (fülk), sadece ahşap bir ulaşım aracı değil, Hıristiyan ve Süryani literatüründeki "kurtuluş sandığı" (ark) arketipinin (ilk örneğinin) Kur'ani karşılığıdır. O, şirke batan köhne dünyanın mutlak helakından kurtarılan, insanlığın ve doğanın o bozulmamış, saf son iman tohumlarının taşındığı evrensel bir rahmet ve yeniden varoluş kapsülüdür.
El-Meşhûn (الْمَشْحُونِ)
Doldurmak, tıka basa yüklemek ve boşluk bırakmamak anlamlarına gelen ş-h-n (ش ح ن) kökünden türemiş ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kelimesidir. "Fülk" kelimesinin sıfatı olduğu için esre ile mecrurdur ("Tıka basa doldurulmuş olan / Yüklü / Ağzına kadar dolu").
İbn Fâris, ş-h-n (ش ح ن) kökünün özünde "bir kabı, mekanı veya boşluğu, artık içine başka hiçbir şey sığmayacak, taşıyabileceği en son hadde kadar ağzına kadar doldurmak, eşyayı veya insanları sıkışık bir şekilde istiflemek" anlamının yattığını belirtir. (Kin ve öfkeyle dolup taşmaya "şahnâ" denmesi de bu köktendir).
Râgıb el-İsfahânî, "meşhûn" sıfatının teolojik vaadini tahlil eder. Bu sıfat, geminin sadece insanlarla değil, tufandan sonra yeryüzünde hayatın sıfırdan, eksiksiz ve güçlü bir şekilde yeniden başlayabilmesi için gerekli olan her türlü canlıyla, tohumla ve rızıkla mutlak kapasiteye kadar "doldurulduğunu" ifade eder. Gemi, yeni bir dünyanın embriyosu gibi her şeye gebedir (meşhûndur).
Michael Cook, bu kelimenin sosyo-politik ironisini inceler. Müşrik elitler, inanan kitleleri "ayak takımı" (erzelûn) olarak görüp onları toplumun dışına atmak, etraflarını "boşaltmak" istiyorlardı. Allah ise elitlerin "hiçlik" olarak gördüğü o dışlanan kitleleri bir gemiye "tıka basa doldurarak" (meşhûn) onları yeryüzünün yegâne varisleri yapar. İçi dünyevi kibirle "dolu" olan elitler (müstekbirler) suların boşluğunda helak olurken; içi "ayak takımı" sanılan o müminlerle "dolu" (meşhûn) olan tahta bir gemi, tarihin en büyük zaferine doğru yol alır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "şahn" (tıklım tıklım doluluk) kökünün tufan sahnesindeki ontolojik kontrastını okur. Dışarıdaki dünya devasa dalgalar altında mutlak bir insansızlığa, sessizliğe ve ölümün "boşluğuna" (hiçliğe) terk edilirken; o geminin içi (fi'l-fülki'l-meşhûn) inancın, nefesin ve geleceğin o muazzam, sıcak ve sıkışık potansiyeliyle ağzına kadar doludur. Evrendeki mutlak ölüm boşluğu, tevhidi dirilişin "doluluğuyla" (meşhûn) yenilgiye uğratılmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla