قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْم۪ي كَذَّبُونِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 117. Ayet
Daralt
X
-
117. “Nuh, ‘Rabbim!’ dedi, ‘Kavmim beni yalancılıkla suçluyor’”
118. “Artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur, beni ve beraberimdeki müminleri kurtar!”
Nuh, ‘Rabbim!’ dedi, Kavmim beni yalancılıkla suçluyor. Artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur. Yani benimle onların arasında hükmünü ver, yani onlar hakkında azap ve helâk ile hükmet. Görmez misin ki o şöyle demiştir: Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar! Onun kendisinin ve beraberindeki müminlerin kurtarılmasını istemesi, buna karşı artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur demesi onun Rabb’inden kendini yalanlayanların helâk edilmesini istediğini gösterir. Nitekim o, bir başka kıssada Nuh’un dediği şeydir: “Ey Rabbimiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver”. Öyle hüküm ki sen onun onlara ineceğini vâdetmiştin ki o da azaptır. Burada da aynı şekildedir.
Sonra Nuh’un bu bedduasının onlardan vuku bulan ilk yalanlamadan sonra olması ihtimal dâhilinde değildir. Aksine o, onların iman etmelerinden tamamen ümidini kesmesi sonrasında bu duada bulunmuştur. Çünkü Allah Teâlâ’nın “Nuh, dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı” meâlindeki âyette belirttiği gibi o, aralarında uzun süre kaldı ve bu süre içinde devamlı olarak onları Allah’ın birliğine iman etmeye davet etti. Hz. Nuh’un, kavminin helâk edilmelerini istemesi ancak Allah Teâlâ’nın Nuh’a “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Sakın onların yaptıklarına üzülme!” meâlindeki beyanıyla onların durumunu bildirmesinin ardından onların iman etmelerinden tamamen ümidini kesmesi ve kendisine onların aleyhinde dua etmesine izin vermesi sonunda olmuştur. İşte ondan sonradır ki Nuh bu duayı yapmıştır. Zira peygamberler, Allah’ın izni olmadan helâk olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yûnus peygamberi kendinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helâk olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Söylemek, iddia etmek, konuşmak, beyan etmek ve niyazda bulunmak anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Dedi / Söyledi / Yönelip arz etti").
İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir niyetin, düşüncenin veya ağır bir hissin kelimeler aracılığıyla dış dünyaya, bir muhataba açıkça ilan edilmesi" anlamının yattığını belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (kâle) peygamberane diyalogdaki psikolojik ve eylemsel kırılmasını tahlil eder. Bir önceki ayette kavmin elitleri "Seni taşa tutarız" diyerek kaba ve ölümcül bir şiddet tehdidinde (kâlû) bulunmuşlardı. Nuh peygamber, bu kaba şiddet tehdidine karşı onlarla olan diyaloğunu ve tartışmasını tamamen keser. Kavmine dönüp bir cevap vermek yerine, yönünü (sözünü) aniden ve doğrudan aşkın makama (Allah'a) çevirerek bir durum tespiti (kâle) yapar. Bu fiil, beşerle olan müzakerenin bittiği, ilahi mahkemenin açıldığı o ağır sessizliğin dilsel beyanıdır.
Dücane Cündioğlu, "kavl" (söz) eyleminin muhatap değiştirmesindeki felsefi trajediyi okur. İnsanlıktan ve rasyonel diyalogdan umudun tamamen kesildiği o kör noktada, peygamberin "sözü" (kâle) yatay eksenden (kavminden) kopar ve çaresiz ama vakar dolu bir feryat olarak dikey eksene (Göğe) yükselir. Taşların (şiddetin) başladığı yerde, söz artık sadece Mutlak Hakikate (Yaratıcı'ya) söylenir.
Rabbi (رَبِّ)
Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş isim ile, "benim" anlamındaki birinci tekil şahıs mütekellim zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir. Nida (seslenme) bağlamında kullanıldığı için sonundaki "yâ" zamiri düşmüş, esresi bırakılmıştır ("Rabbim / Ey beni terbiye eden Sahibim").
İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün özünde "bir şeye mutlak surette malik olmak, o varlığı varoluşunun başından kemale erene kadar her türlü tehlikeden koruyup gözeterek aşama aşama terbiye etmek ve beslemek" anlamının bulunduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin nida (seslenme) formundaki ontolojik sığınma refleksini tahlil eder. Nuh, "Ey Allah" veya "Ey İlah" demez. "Rabbi" diyerek, yeryüzünde taşlanmakla ve yapayalnız bırakılmakla tehdit edilen bir bedenin ve ruhun, kendisini yoktan var eden, besleyen ve her türlü tehlikeden koruyan o "ilk, en temel ve yegâne sığınağına" (terbiye edicisine) olan varoluşsal ilticasını dile getirir.
Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu hitabın barındırdığı yalıtılmışlığı inceler. Bedevi kabile sisteminde bir adam yurdundan kovulmakla (tard) veya taşlanmakla (recm) tehdit edildiğinde, onu koruyacak yegâne güç mensup olduğu kabilenin asabiyeti veya güvendiği bir tiran/şefti. Kavmi tarafından recm edilmekle tehdit edilen ve dünyevi hiçbir siyasi koruması kalmayan Nuh, yeryüzünün tüm koruma kalkanlarının çöktüğü o anda doğrudan göksel ve mutlak Hükümdar'a (Rabbi) sığınır. Bu nida, dünyevi siyasetin iflası, ilahi himayenin ilanıdır.
Michael Cook, peygamberin kendi şahsını bu kelime üzerinden nasıl bir teolojik zırha bürüdüğünü okur. "Rabbim" hitabı, kavmin kibri karşısında peygamberin "Ben sahipsiz değilim" manifestosudur. Egemenlerin tehdidini, onları da var eden ve aşan Mutlak Sahibine havale etmektir.
İnne (إِنَّ)
Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan edattır ("Şüphesiz / Muhakkak ki / Gerçek şu ki").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde tahkik (kesinleştirme) edatı olan "inne"nin buradaki hukuki ve teolojik ağırlığını inceler. Nuh, Rabbine durumu arz ederken "Kavmim beni yalanlıyor olabilir, inat ediyorlar, belki dönerler" şeklinde bir ihtimal veya süreç cümlesi kurmaz. "İnne" edatı, durumun geri döndürülemez bir şekilde kesinleştiğini, o devasa tebliğ safhasının bittiğini ve kavmin artık mutlak bir "ret/küfür" karanlığına mühürlendiğini gösteren gramatikal bir son noktadır. Dosya bu edatla kapanır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kısacık edatın cümleye kattığı o sarsıcı hüznü tahlil eder. Nuh, yıllarca süren çırpınışının ve şefkatli davetinin ardından, kendi halkının düzelme ihtimaline dair içinde kalan o son zayıf umut kırıntısını da bu "inne" (şüphesiz ki bitti) edatıyla kendi elleriyle boğmak zorunda kalır. Edat, bir peygamberin umutsuzluğunun değil, ilahi adaletin tecellisi için acı gerçeği (hakikati) tasdik edişinin belgesidir.
Kavmî (قَوْمِي)
Topluluk, halk, millet ve birlikte ayakta duran/direnen insan güruhu anlamlarına gelen k-v-m (ق و م) kökünden türemiş isim ile, "benim" anlamındaki birinci tekil şahıs mütekellim zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir. "İnne" edatının ismi olduğu için mahallen mansubdur ("Benim kavmim / Benim halkım").
İbn Fâris, k-v-m (ق و م) kökünün temelinde "ayağa kalkmak, dikilmek, bir işe girişmek ve sebat etmek" anlamının yattığını belirtir. Bir araya gelip ortak bir amaç için dayanışma içinde (asabiyetle) "ayakta duran" insan topluluğuna kavm denir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "kavim" kelimesine eklenen "mî" (benim) aidiyet zamirinin barındırdığı o devasa sosyolojik hüznü tahlil eder. Nuh, Rabbine durumu arz ederken "şu insanlar" veya "o isyankârlar" demez; "kavmî" (benim kavmim) diyerek, kendisini taşlayarak öldürmeye kalkan (recm tehdidinde bulunan) o zalim kitlenin uzak bir düşman ordusu değil; bizzat kendi kanından, soyundan olan, yıllarca içlerinde yaşadığı kendi kabiledaşları/akrabaları olduğunu hatırlatır. Aidiyetin bu derece acımasız ve ölümcül bir ihanete dönüşmesi, tebliğin en ağır psikolojik yüküdür.
Gabriel Said Reynolds, "kavmî" kelimesi üzerinden antik dünyadaki kabile asabiyetinin (kan bağının koruyuculuğunun) tevhid karşısında nasıl paramparça olduğunu okur. Normalde bir bedeviyi dış tehditlere karşı koruması gereken şey "kavmidir". Ancak söz konusu olan putperest statükoyu sarsan bir hakikat (vahiy) olduğunda, o sarsılmaz kabile bağları anında kopar ve koruması gereken kavim, kendi içinden çıkan elçiyi taşlayan bir düşmana dönüşür.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "benim kavmim" ifadesinin peygamberin merhameti ile hakikatin acımasızlığı arasındaki çatışmayı nasıl resmettiğini inceler. Nuh hâlâ onları fıtri bir şefkatle, aidiyet zamiriyle (benim milletim) anmaktadır; ancak bu anış, artık onlara mazeret üretmek veya onları kurtarmak için değil, merhametin uğradığı o ağır ihaneti ve hakikatin reddedilişini mutlak Otoriteye (Rabbe) resmen rapor etmek (şikayet etmek) içindir.
Kezzebûn (كَذَّبُونِ)
Yalanlamak, asılsız saymak, gerçeği inkar etmek ve reddetmek anlamlarına gelen k-z-b (ك ذ ب) kökünden, tef'il babında (tekzib) türetilmiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiili ile; eylemin nesnesi olan "beni" anlamındaki "nî" (نِي) zamirinin birleşimidir. Ayet sonu ses uyumu (fâsıla) gereği sondaki "yâ" harfi düşürülmüş ve esre ile yetinilmiştir ("Beni yalanladılar / Beni asılsız saydılar").
İbn Fâris, k-z-b (ك ذ ب) kökünün temel anlamının "sözün gerçeğe ve vakıaya uymaması, bir şeyin asılsız ve kof olması" olduğunu belirtir. Fiilin tef'il babında (tekzib) kullanılması, birinin yalan söylediğini sıradan bir şekilde düşünmek değil; hakikati kasten, ısrarla, şiddetle ve eyleme dökerek (taşlayarak) reddetmek, onu itibarsızlaştırmak için aktif bir çaba göstermek anlamına geldiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin epistemolojik ve ahlaki iflasını tahlil eder. Yalanlama, muhatabın hakikati anlamamasından (cehaletinden) kaynaklanan masum bir hata değildir. Hakikatin (ve Nuh'un delillerinin) apaçık (mübîn) ortada olmasına rağmen; kibir, inat ve siyasi statükoyu koruma pahasına o hakikati kasten "yalan/asılsız" ilan etme (hakikati boğma) operasyonudur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kezzebûn" eylemindeki "beni" (-nî) vurgusunun taşıdığı sosyo-politik ağırlığı okur. Nuh, "Senin ayetlerini yalanladılar" demez, doğrudan "Beni yalanladılar" der. Çünkü putperest elitler, soyut olan ve gözle görülmeyen aşkın Tanrı'yı doğrudan reddetmek yerine; o Tanrı'nın ahlaki, eşitlikçi ve kibri yıkan taleplerini kendi şahsında (ve eyleminde) somutlaştıran elçiye (ve onun etrafındaki ayak takımı dedikleri kitleye) saldırmayı seçmişlerdir. İktidar, soyut Tanrı'yla değil, somut elçinin ahlaki otoritesiyle (Nuh'un şahsıyla) çatışmıştır.
Angelika Neuwirth, geç antik çağ eskatolojisinde ve retoriğinde bu ifadenin (tekzib şikayetinin) hukuki bağlamını inceler. Nuh'un "Rabbim, beni yalanladılar" şeklindeki bu beyanı, sadece bir üzüntü veya bıkkınlık nidası değildir. Bu cümle, kozmik mahkemede (Allah'ın huzurunda) davalı kitle (kavim) aleyhine açılmış resmi bir "iddianamedir". Peygamber tebliğ görevini (elçiliğini) eksiksiz yerine getirmiş, muhatap kitle de "yalanlama ve taşlama tehdidi" fiilini kasten işleyerek delili aleyhlerine çevirmiştir. Dosya kapanmış ve azabın (tufanın) gelmesi için gerekli olan hukuki/teolojik zemin bu son kelimeyle (kezzebûn) mutlak surette inşa edilmiştir. Artık söz bitmiş, ilahi müdahale vakti gelmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla