Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 113. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 113. Ayet

    اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبّ۪ي لَوْ تَشْعُرُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İn hisâbuhum illâ ‘alâ rabbî(s) lev teş’urûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      112. “Nuh dedi ki: ‘Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem”

      113. “Onların hesabı ancak Rabb’ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız!’”


      Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem. Bu beyanın iki türlü yorumu olabilir: Birincisi: Allah’ın aranızdan onları, yani zayıfları iman ve tevhide hidâyet edip de sizi hidâyet etmediğini biliyor değilim. Sonra şöyle dedi: Onların, yani bana uyan şu zayıf kesimin hesabı ancak Rabb’ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız!

      İkincisi: Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem. Yani ben onların gizlice yapmış oldukları şeyleri bilen biri değilim. Hem bu bana da düşmez. Onların hesabı ancak Rabb’ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız! Yani gizlice yapmış oldukları şeyler konusunda onların hesabı ancak Allah’a aittir. Bu da gösteriyor ki bu sonuncu yorum birincisinden daha uygun ve yerindedir. Onlardan iman edenler hakkında, gizlice âşikâre yaptıklarının hilafına birtakım şeyler yaptıkları şeklinde bir ayıplama vardı. O yüzden onlara bunu söyledi.

      Bazı kırâatlarde de “yâ” harfi ile “lev yeş‘urûn” (لَوْ يَشْعُرُونَ) şeklindedir. O takdirde fiilin öznesi kendisine tâbi olan müminlerdir. Diyor ki: Gizlice yaptıkları şeylerin hesabı Allah’a aittir. Yani eğer bunun idrakinde olsalardı gözlerden uzak olduklarında âşikâre yaptıklarının aksi fiiller işlemezlerdi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İn (إِنْ)

        Arapçada "şart" (eğer) anlamına gelebildiği gibi, burada olduğu şekliyle kendisinden sonra "illâ" (ancak/sadece) edatı geldiğinde "mâ" veya "leyse" (yoktur / değildir) anlamı taşıyan nefy (olumsuzluk) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın "in-i nâfiye" (olumsuzluk bildiren in) olarak kullanımını ve kendisinden sonraki "illâ" edatıyla birlikte oluşturduğu "kasr ve hasr" (hükmü tek bir noktaya sınırlandırma) sanatını tahlil eder. Nuh peygamber, "Onların hesabı Allah'a aittir" şeklinde düz bir cümle kurmak yerine, "İn" edatıyla cümleye mutlak bir ret (olumsuzlama) ile başlar: "Onların hesabı başka hiç kimseye, ne bana ne de size ait değildir." Bu edat, yargılama yetkisinin beşerî plandan tamamen silinmesinin dilsel başlangıcıdır.

        Hısâbühüm (حِسَابُهُمْ)

        Saymak, hesaplamak, miktarını belirlemek, yargılamak ve amelin karşılığını tam olarak vermek anlamlarına gelen h-s-b (ح س ب) kökünden türemiş masdar/isim ile, "onların" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir. Cümlenin mübtedası (öznesi) olduğu için ötre ile merfudur ("Onların hesabı / Onların iç dünyalarının ve niyetlerinin yargılanması").

        İbn Fâris, h-s-b (ح س ب) kökünün temelinde "bir şeyin sayısını, miktarını veya değerini eksiksiz bir biçimde belirlemek, tartmak ve bu sayımın sonucunda hakkı olanı tam olarak (kâfi gelecek şekilde) vermek" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hesap" kavramının teolojik ontolojisini inceler. Kavmin elitleri, Nuh'a inanan zayıf kitleleri dış görünüşlerine ve fakirliklerine göre "yargılamış", onlara aşağılık (erzelûn) faturasını kesmişlerdi. Nuh ise "hısâbühüm" diyerek, insanın gerçek değerini (hesabını) dış görünüşün veya sosyolojik statünün belirleyemeyeceğini, kalplerdeki asıl imanın ve niyetin tartılmasının (hesabının) mutlak ve aşkın bir eylem olduğunu belirterek, yargı yetkisini insanın elinden alır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde h-s-b kökünün Cahiliye sosyolojisindeki kullanımı ile Kur'ani kullanımı arasındaki devasa felsefi çatışmayı tahlil eder. Putperest elitler için "haseb", atalardan devralınan şan, şöhret, asalet ve soyluluk "hesabıydı" ve insanlar bu dünyevi soya/zenginliğe (haseb'e) göre değer görüyordu. Nuh, kelimenin bu yozlaşmış bedevi/sınıfsal anlamını yıkar. Kur'an lügatinde "hesap", insanın soyu sopu değil, bireyin kendi iradesiyle ortaya koyduğu ahlaki tercihlerin ve niyetlerin ilahi terazide tartılmasıdır. Elitlerin "hasebi" (kibri), ahiretin "hesabına" toslamıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin peygamberlik ve yetki sınırları eksenindeki ağırlığını okur. Nuh, elitlerin o kibirli "Bu ayak takımının niyetleri bozuktur" şeklindeki şüpheci saldırılarına karşı yetki devri yapar. Peygamber, insanların kalplerini açıp onların samimiyet testini yapacak bir "hesap memuru" (mühasip) veya yargıç değildir. Peygamberin görevi sadece tebliğdir (duyurmaktır). İnsanların kalbindeki asıl niyetin "hesabı" ise sadece ve sadece mutlak adalet sahibine kalmıştır. Bu, dinin insan eliyle kurulan bir engizisyona (sorgu mahkemesine) dönüşmesini engelleyen tevhidi bir sigortadır.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada "ancak, yalnız, müstesna, -den başkası değil" anlamlarına gelen, olumsuz bir hükmü daraltarak tek bir mutlak pozitif gerçeğe bağlayan (hasr) istisna edatıdır.

        Dücane Cündioğlu, "in" ve "illâ" edatları arasına sıkıştırılan felsefi sınırlandırmayı inceler. İnsan aklı, başkalarını yargılama ve onlara değer biçme konusunda mutlak bir kibre sahiptir. "İllâ" edatı, bu beşerî kibri ve yargılama cüretini bıçak gibi keser. Yargılama/hesap sorma hakkını sosyolojiden, sınıflardan ve hatta peygamberin kendi şahsından bile söküp alarak "sadece ve ancak" (illâ) en yüce makama tahsis eder. İnsanların birbirini mutlak yargılama hakkı yoktur; bu hak "illâ" ile Yaratıcı'nın tekelinde tutulmuştur.

        Alâ (عَلَى)

        Arapçada üzerinde, üstünde, aittir ve sorumluluğundadır anlamlarına gelen, bir eylemin veya yükümlülüğün kime zimmetli olduğunu bildiren harf-i cerdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu harf-i cerin (alâ) barındırdığı ontolojik sorumluluk ve zimmet ilişkisini okur. Nuh, "Onların hesabı Allah'a aittir" derken sadece bir aidiyet bildirmez; "alâ" (üzerine/zimmetine) edatını kullanarak, niyetlerin tartılması ve gizli olanın açığa çıkarılması işinin doğrudan doğruya Allah'ın kendi üzerine aldığı mutlak bir ilahi yükümlülük (icraat) olduğunu vurgular. İnsanların iç dünyasını tartmak, beşerin boyunu aşan ve "sadece Allah'ın üzerinde (alâ) olan" devasa bir yüktür.

        Rabbî (رَبِّي)

        Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş isim ile, "benim" anlamındaki birinci tekil şahıs mütekellim zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir ("Benim Rabbime / Beni terbiye edip yetiştiren Sahibime"). Harf-i cerden dolayı esre ile mecrurdur.

        İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün özünde "bir şeye mutlak surette malik olmak, o varlığı varoluşunun başından kemale erene kadar her türlü tehlikeden koruyup gözeterek aşama aşama terbiye etmek ve yönlendirmek" anlamının yattığını belirtir.

        Patricia Crone, "Rab" kavramının bu bağlamdaki politik teolojisini tahlil eder. Kavmin elitleri, o fakir kitlelerin "sahibinin", "efendisinin" veya "yargıcının" kendileri olduğunu iddia eden bir köle-efendi diyalektiği (kibri) içindeydiler. Nuh, "Rabbî" (Benim Efendim/Sahibim) diyerek, hem kendisini hem de o ezilen kitleleri (erzelûn) yeryüzündeki sahte otoritelerin tahakkümünden ve yargısından kurtarır; onların asıl sahibinin (Rabbinin) ve yargıcının göklerdeki mutlak otorite olduğunu ilan ederek yeryüzündeki sahte hiyerarşiyi sıfırlar.

        Michael Cook, peygamberin bu tamlamayı (Benim Rabbim) kullanarak inşa ettiği kişisel sığınağı inceler. Nuh, "Allah'a aittir" şeklinde genel bir isim kullanmak yerine "Rabbî" (Benim Sahibim/Eğiticim) der. Elitlerin o dışlayıcı, küçümseyici ve acımasız kibri karşısında peygamber, kendisini yalnız ve sahipsiz hissetmez; hesabı da, kendi varoluşunu da onu koruyup terbiye eden (Rab) o sonsuz şefkat ve kudret makamına bizzat emanet eder.

        Lev (لَوْ)

        Arapçada "şayet, keşke, eğer" anlamlarına gelen, genellikle gerçekleşmesi zor, imkansız veya muhatabın henüz idrak edemediği durumlara dair kullanılan şart (temenni) edatıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kısacık edatın cümlenin sonundaki psikolojik sarsıntısını tahlil eder. Nuh, argümanını bitirdikten sonra sözü bu şart edatıyla (lev) askıda bırakır. Bu edat, "Anlamanız gerekirdi ama kapasiteniz buna yetmiyor" şeklindeki o peygamberane hüznün ve muhatabın dogmatik kibrine duyulan acımanın dilsel yansımasıdır. Hakikat o kadar berraktır ki, kavmin bunu anlayamaması ancak "keşke/şayet" (lev) denilecek trajik bir idrak felcidir.

        Teş'urûn (تَشْعُرُونَ)

        Hissetmek, şuurlu olmak, idrak etmek, farkına varmak ve ince bir bilgiyle kavramak anlamlarına gelen ş-a-r (ش ع ر) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir. Şart edatının (lev) cevabında geldiği için eylemin imkansızlığını veya zorluğunu vurgular ("Şuurunda olsaydınız / Fark edebilseydiniz / İnce bir kavrayışa sahip olsaydınız").

        İbn Fâris, ş-a-r (ش ع ر) kökünün temelinde "bir şeyi kaba duyularla değil, ince bir yolla, içsel bir sezgiyle ve gizli bir idrakle bilmek, kıl (şa'r) kadar ince detayları bile birbirinden ayırt edip fark etmek" anlamının bulunduğunu aktarır. Bir nesnenin veya durumun arka planını incelikle kavramaya bu yüzden "şuur" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şuur" (teş'urûn) kelimesinin epistemolojik (bilgi felsefesine dair) farkını inceler. İlim, dışsal ve nesnel bir bilmeyken; şuur, hakikati hissederek, ahlaki bir incelikle (hassasiyetle) kavramaktır. Kavmin elitleri "erzelûn" dedikleri o yoksul kitleleri gözleriyle (kaba bir ilimle) görüyor ve statülerini biliyorlardı. Ancak Nuh onlara "Şuurunda olsaydınız" der. Yani onlarda eksik olan şey kaba bilgi değil; insanın asıl değerinin kılık kıyafetinde değil niyetinde (kalbinde) olduğunu anlayacak o ahlaki incelik, derin idrak ve manevi ufuktur (şuurdur).

        Dücane Cündioğlu, kaba aklın felsefi sefaleti ile "şuur" arasındaki devasa uçurumu okur. Nuh'un kavmi, maddi zenginliği ve siyasi gücü hakikatin yegâne ölçüsü sanan son derece düz, sığ ve şekilci bir akla sahipti. Niyetleri tartmanın sadece Allah'a ait olduğunu (hısâbühüm alâ Rabbî) kavrayabilmek, maddenin ötesine geçebilen soyut ve ince bir felsefi idrak (şuur) gerektirir. Nuh'un "lev teş'urûn" feryadı, kibre batmış ve maddeye tapmış o kaba zihinlerin, hakikatin o ince ve sarsılmaz adaletini (şuurunu) hiçbir zaman kavrayamayacaklarına dair verilen o acı teşhistir. Kibir, şuurun en büyük katilidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, elitlerin toplumsal bakış açısındaki "şuur kaybını" (idrak körlüğünü) tahlil eder. Sınıfsal ayrımlara ve statükoya aşırı derecede bağlanan insanlar, zamanla olayları objektif değerlendirme yetilerini (şuurlarını) kaybederler. Sadece kendi yankı odalarında (mele') yaşadıkları için, kendilerinden alt seviyede gördükleri insanların da irade ve iman sahibi, değerli bireyler olabileceğini "hissedemez" (teş'urûn) hale gelirler. Bu ayet, sosyolojik kibrin insan idrakinde (şuurunda) yarattığı o derin ve geri dönülemez felci ifşa eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X