قَالَ وَمَا عِلْم۪ي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 112. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şuara 112, şuara suresi 112. ayet, şuara suresi, hz nuh, risalet, inkar, amel, ilim, bilgi
-
112. “Nuh dedi ki: ‘Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem”
113. “Onların hesabı ancak Rabb’ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız!’”
Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem. Bu beyanın iki türlü yorumu olabilir: Birincisi: Allah’ın aranızdan onları, yani zayıfları iman ve tevhide hidâyet edip de sizi hidâyet etmediğini biliyor değilim. Sonra şöyle dedi: Onların, yani bana uyan şu zayıf kesimin hesabı ancak Rabb’ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız!
İkincisi: Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem. Yani ben onların gizlice yapmış oldukları şeyleri bilen biri değilim. Hem bu bana da düşmez. Onların hesabı ancak Rabb’ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız! Yani gizlice yapmış oldukları şeyler konusunda onların hesabı ancak Allah’a aittir. Bu da gösteriyor ki bu sonuncu yorum birincisinden daha uygun ve yerindedir. Onlardan iman edenler hakkında, gizlice âşikâre yaptıklarının hilafına birtakım şeyler yaptıkları şeklinde bir ayıplama vardı. O yüzden onlara bunu söyledi.
Bazı kırâatlarde de “yâ” harfi ile “lev yeş‘urûn” (لَوْ يَشْعُرُونَ) şeklindedir. O takdirde fiilin öznesi kendisine tâbi olan müminlerdir. Diyor ki: Gizlice yaptıkları şeylerin hesabı Allah’a aittir. Yani eğer bunun idrakinde olsalardı gözlerden uzak olduklarında âşikâre yaptıklarının aksi fiiller işlemezlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Söylemek, iddia etmek, konuşmak ve beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Dedi / Söyledi / Cevap verdi").
İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir niyetin, düşüncenin ve argümanın kelimeler aracılığıyla dış dünyaya açıkça ilan edilmesi" anlamının yattığını belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin (kavl) peygamberane diyalogdaki psikolojik üstünlüğünü tahlil eder. Bir önceki ayette elitler (mele'), inananları "erzelûn" (ayak takımı/aşağılıklar) olarak niteleyerek son derece provokatif, aşağılayıcı ve kaba bir saldırıda bulunmuşlardı. Nuh peygamber, bu kaba sınıfsal hakarete aynı kabalıkla veya öfkeyle karşılık vermez. "Kâle" (Dedi) fiili, peygamberin o soğukkanlı, rasyonel ve sınırları net çizilmiş felsefi savunmasına geçişin dilsel kapısıdır. Hakaret, rasyonel bir "söz" (kavl) ile etkisiz hale getirilir.
Dücane Cündioğlu, "kâle" eyleminin epistemolojik (bilgi felsefesine dair) bir kırılma yarattığını okur. Karşı taraf (elitler) sosyolojik bir önyargıyla konuşurken; Nuh, bu "sözüyle" tartışmanın zeminini sosyolojiden ve sınıfsal aidiyetten çıkarıp, insanın iç dünyasına ve niyetine (bilinemezliğe) doğru çeker. Söz, muhatabın sığ mantığını ifşa eden felsefi bir hamledir.
Ve mâ (وَمَا)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, cümleye soru veya olumsuzluk anlamı katan "mâ" (مَا) edatının birleşimidir. Bağlama göre istifham-ı inkârî (reddetme amaçlı soru) işlevi görür ("Ve nedir ki / Benim ne ilgim/haddim var ki").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın "istifham-ı inkârî" (inkar ve ret barındıran soru) veya doğrudan "nefy" (olumsuzluk) olarak okunabileceğini tahlil eder. Nuh, "Ben onların geçmişini bilmiyorum" şeklinde düz bir olumsuzluk cümlesi kurmak yerine, "mâ" soru edatını kullanarak "Benim onların geçmişiyle veya niyetleriyle ne gibi bir bilgim/haddim olabilir ki?" diyerek ontolojik bir sınır çizer. Bu edat, insanın bir başka insanın iç dünyası üzerinde hak iddia etmesini kökünden reddeden dilsel bir bariyerdir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın (mâ) metnin psikolojisindeki tevazu ve yalıtım işlevini inceler. Elitler, her şeyi bildiklerini ve insanları sınıflara ayırmaya yetkili olduklarını düşünüyorlardı. Nuh ise "ve mâ" diyerek kendi bilgisinin (ve otoritesinin) sınırlarını çırılçıplak itiraf eder. Peygamber, mutlak bilgi sahibi (Tanrı) rolüne soyunmaz; kendi insani kısıtlılığını bir erdem olarak öne sürer.
'Ilmî (عِلْمِي)
Bilmek, tanımak, idrak etmek ve bir şeyin mahiyetini kavramak anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş masdar/isim ile, "benim" anlamındaki birinci tekil şahıs mütekellim zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir ("Benim bilgim / Benim idrakim").
İbn Fâris, a-l-m (ع ل م) kökünün temelinde "bir şeyin meçhul kalmasını engelleyen, onu diğerlerinden ayırt edip görünür ve bilinir kılan açık iz ve nişane bırakmak; bir nesnenin veya durumun hakikatini kalple (zihinle) mutlak surette kavramak" anlamının bulunduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının sıradan bir tahminden (zan) ayrılan mutlak kesinlik boyutunu tahlil eder. İlim, bir şeyin gizli ve açık tüm hakikatine vakıf olmaktır. Nuh, "Benim onlara dair ilmîm (kesin ve içsel bilgim) yoktur" diyerek, peygamberin bile kendisine inananların iç niyetlerini, geçmiş hatalarını veya kalplerindeki gizli düşünceleri "bilecek" (ilm) ilahi bir donanıma sahip olmadığını deklare eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde epistemolojik bir haritalandırma yapar. Müşrik elitler, insanları dış görünüşlerine, servetlerine ve soylarına bakarak yargılıyor ve onlara "aşağılıklar" (erzelûn) diyorlardı. Onların "ilmi" kaba maddeye ve statüye dayanıyordu. Nuh ise "ilim" kavramının yönünü kalbe ve niyete çevirir. Bir insanın gerçek değerinin ancak niyetinde (kalbinde) saklı olduğunu ve bu içsel alanın da peygamber dahil hiçbir insanın "ilminin" (bilgisinin) sınırlarına girmediğini, sadece Allah'a ait olduğunu belirterek ahlaki bir devrim yapar.
Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu kelimenin siyasi tahakkümü nasıl yıktığını okur. Antik yeryüzü otoriteleri (krallar), tebaalarının (halkın) her şeyini "bilmek", geçmişlerini sorgulamak ve onları fişlemek üzerinden bir iktidar kurarlar (istihbarat/inquisitor mantığı). Nuh ise "Benim bilgim yok" ('ılmî) diyerek, peygamberane siyasetin insanların geçmişini deşen, onları hatalarıyla yargılayan bir "engizisyon" veya hafiyelik kurumu olmadığını; sadece kişinin mevcut beyanını (imanını) esas alan şeffaf ve özgürlükçü bir yapı olduğunu ilan eder. İktidar, insanın geçmişine haciz koyamaz.
Bimâ (بِمَا)
Hakkında, ile, -e dair anlamı katan "bi" (بِ) harf-i ceri ile; ne, şey, o şey ki anlamlarına gelen "mâ" (مَا) ism-i mevsulünün (ilgi zamiri) birleşimidir ("O şeyler hakkında / Yaptıklarına dair").
Celaleddin el-Suyuti, "bi" harf-i cerinin ilim (bilgi) kelimesi ile eylem (yaptıkları) kelimesi arasında kurduğu "ta'diye" (bağlama/geçişlilik) işlevini belirtir. Nuh'un cehaleti (bilmezliği) mutlak bir cehalet değildir; o vahyi bilmektedir. Ancak onun bilgisizliği, sadece ve sadece "bimâ" (onların geçmişteki özel fiilleri hakkında) ile sınırlandırılmış spesifik bir ilgisizliktir.
Kânû (كَانُوا)
Olmak, bulunmak, bir durum üzere var olmak ve süreklilik bildirmek anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (nakıs) fiildir ("İdiler / -diler / Önceden öyleydiler").
İbn Fâris, k-v-n (ك و ن) kökünün "bir şeyin meydana gelmesi ve bir hal/durum üzere istikrar bularak devam etmesi" anlamını taşıdığını belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, geçmiş zaman kipinin (kânû) sosyolojik yargılamadaki yerini inceler. Elitler, Nuh'a inanan o fakir kitleyi değerlendirirken onların "geçmişlerine" (kânû) bakıyorlardı. Belki o ayak takımı (erzelûn) geçmişte adi suçlar işlemiş, kölelik yapmış veya toplumun en pis işlerinde çalışmışlardı (kânû). Nuh, bu geçmiş zaman fiilini kullanarak, "Onların önceden ne oldukları, hangi karanlık geçmişten geldikleri veya hangi mesleği icra ettikleri benim tebliğ alanımın ve yargılamamın dışındadır" diyerek insanın geçmişiyle zincirlenmesini reddeder.
Ya'melûn (يَعْمَلُونَ)
İş yapmak, çalışmak, çabalamak ve kasıtlı/bilinçli bir eylemde bulunmak anlamlarına gelen a-m-l (ع م ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir. "Kânû" fiili ile birleştiğinde (kânû ya'melûn), geçmişte başlayıp sürekli olarak yapılan bir işi (hikâye-i muzari) ifade eder ("Yapmakta oldular / Yapageldikleri işler / Sürekli işledikleri").
İbn Fâris, a-m-l (ع م ل) kökünün temelinde "bir canlının belli bir amaca ve niyete matuf olarak, bilinçli bir çaba ve hareketle ortaya koyduğu iş, emek ve fiil" anlamının bulunduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının ontolojisini tahlil eder. Her amel bir fiildir ancak her fiil amel değildir; amel, akıl ve niyet barındıran şuurlu eylemdir. Nuh, "Onların hangi niyetle amel ettiklerini ben bilemem" diyerek, insanın eyleminin ardındaki o mutlak gizli niyeti yargılama hakkını (ihlas testini) tamamen Allah'a havale eder. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir köle (erzel) gibi görünen birinin ameli, Allah katında o kibirli elitlerin amellerinden çok daha değerli olabilir.
Michael Cook, bu fiilin (ya'melûn) sosyo-ekonomik arka planını okur. "Erzelûn" (ayak takımı) olarak nitelenen bu kitleler, elitlerin küçümsediği o en ağır, en bayağı "işleri" (amelleri) yapıyor, pazar yerlerinde hamallık veya kölelik icra ediyorlardı. Kavmin ileri gelenleri, "Biz bu ameleleri/işçileri mi kendimize eşit göreceğiz?" kibri içindeydiler. Nuh'un "Onların icra ettikleri işlere (ya'melûn) dair benim bir yargım olamaz" demesi, tevhidi sistemin mesleki, sınıfsal ve ekonomik "amelleri" bir insanlık veya iman kıstası olarak görmediğini; insanın işçiliğinin (amelinin) onun ahlaki eşitliğini bozamayacağını gösteren muazzam bir eşitlik manifestosudur.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde (mücadele dilinde) bu ifadenin "samimiyet sorgulamasına" karşı çekilmiş bir kılıç olduğunu belirtir. Elitler zımnen Nuh'a şunu söylüyorlardı: "Bu ayak takımı sana gerçekten inandıkları için değil, bizim altımızda ezildikleri ve senin sayende statü elde etmek, dünyevi çıkar sağlamak (amel) için peşine takıldılar." Nuh ise bu kurnazca şüphe tohumunu; "Onların kalplerinde yatan asıl amacı (ya'melûn) bilmek bana düşmez; bana açıkça iman ettiklerini söylediler, ben de o açık beyanı kabul ederim" felsefesiyle parçalar. Peygamber, niyet okuyucu değildir. Tevhid, insanın açık beyanını (imanını) esas alır, gizli niyetinin (amelinin) yargıcını ise Allah olarak tayin eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla