وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 109. Ayet
Daralt
X
-
109. “Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb’ine aittir.”
110. “Artık Allah’a isyandan sakının ve bana itaat edin.”
Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Yani sizi davet ettiğim ve size ulaştırdığım mesaja karşılık sizden, ağırlığı sizi icabetten alıkoyacak herhangi bir karşılık beklemiyorum. Ben sizi tek olan Allah’a kulluğa çağırırken mallarınız ve canlarınız üzerinde herhangi bir külfet de getiriyor değilim. Kaldı ki bir olana kulluk, çok sayıda mâbuda tapınmaktan size daha kolay ve hafif gelir. Yerine getirdiğinizde davet ettiğim şeyi kabul etmekten sizi alıkoyacak herhangi bir angarya da getirmiyorum. “İn ecriye” (إِنْ أَجْرِيَ) kelimesindeki “in” edatı burada “mâ” gibi olumsuzluk içindir. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb’ine aittir. Bu itibarla artık Allah’a isyandan sakının ve bana itaat edin. Belirttiğimiz hususlarda Allah’tan sakının. Yani Allah’ın gazabına ve azabına uğramaktan korkun, emir ve yasaklarına muhalefet etme konusunda O’ndan sakının. Sizi davet ettiğim hususlarda bana itaat edin.
Yorumu Yorumla
-
Ve mâ es'elüküm (وَمَا أَسْأَلُكُمْ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi, olumsuzluk bildiren "mâ" (مَا) edatı, istemek, talep etmek ve dilenmek anlamlarına gelen s-e-l (س ا ل) kökünden türemiş birinci tekil şahıs muzari fiil (es'elü) ile eylemin nesnesi olan "sizden/size" anlamındaki ikinci çoğul şahıs zamiri "küm"ün (كُمْ) birleşimidir ("Ve sizden istemiyorum / Sizden talep etmiyorum").
İbn Fâris, s-e-l (س ا ل) kökünün temelinde "bir kimseden bir bilgiyi, durumu veya maddi/manevi bir hakkı, lütfu veya eşyayı talep etmek, kendisine verilmesini istemek (dilenmek)" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, suâl/istemek (es'elü) eyleminin buradaki ahlaki ve teolojik yalıtılmışlığını tahlil eder. Peygamberlik davası ağır bir yüktür; ancak peygamber, bu yükün veya sunduğu kurtuluş reçetesinin karşılığında muhataplarından (küm) dünyevi hiçbir menfaat talebinde (suâlinde) bulunmaz. "Mâ" edatıyla gelen bu mutlak olumsuzlama, davetin her türlü maddi beklentiden, şahsi hırstan ve ticari pazarlıktan bütünüyle arındırıldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde Cahiliye toplumundaki "kâhin", "şair" ve "rahip" figürleriyle peygamber arasındaki ontolojik farkı inceler. Kâhinler ve tapınak bekçileri, kabilelere sundukları dinsel veya sözde kehanet hizmetleri karşılığında mutlaka bir hediye, kurban veya doğrudan ücret (cü'l) talep ederlerdi. Din, onlar için bir geçim kapısıydı. Nuh'un "Sizden hiçbir şey istemiyorum" demesi, getirdiği kelamın (vahyin) piyasa değerine sahip dünyevi bir mal olmadığını, dolayısıyla kendisinin de dini satan bir kâhin veya tüccar olmadığını kanıtlayan o devasa felsefi meydan okumadır.
Aleyhi (عَلَيْهِ)
Arapçada üzerinde, mukabilinde, karşılığında ve -e dair anlamlarına gelen "alâ" (عَلَى) harf-i ceri ile "o / ona" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hî"nin (هِ) birleşimidir ("Bunun üzerine / Bu tebliğe karşılık / Buna mukabil").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu harf-i cerin (alâ) "ta'lîl ve bedeliyet" (sebep ve karşılık olma) işlevini tahlil eder. Zamir, peygamberin gece gündüz yaptığı o yorucu tebliğ ve uyarı eylemine (risalete) döner. İfade, "Benim bu zahmetli yürüyüşümün ve size getirdiğim bu sarsıcı kelamın mukabilinde/bedelinde (aleyhi)" anlamını taşıyarak, eylem ile eylemin karşılığı arasındaki dünyevi ticari bağı tamamen koparır.
Min (مِنْ)
Arapçada normalde ayrılma (-den/-dan) bildiren, ancak olumsuz cümlelerde (mâ es'elüküm) kelimenin başına gelerek cümleye "hiçbir, zerre kadar, en ufak bir" anlamı katan zaid (pekiştirme/tekid) harf-i ceridir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), olumsuz cümlenin içinde kullanılan bu zaid edatın metnin psikolojisine kattığı mutlak "istiğrak" (tam kapsayıcılık ve yalıtım) durumunu okur. Nuh, "Sizden ücret istemiyorum" diyerek düz bir cümle kurmaz; "Min" edatını kullanarak "Sizden en ufak, zerre kadar, dolaylı veya dolaysız, gizli veya açık hiçbir maddi çıkar beklentim yoktur" diyerek aklın üretebileceği bütün menfaat kapılarını (rüşveti, makamı, hediyeyi) tavizsiz ve mutlak bir şekilde kapatır. Bu edat, peygamberane istiğnanın (gözü tokluğun) dilsel kalkanıdır.
Ecrin (أَجْرٍ)
Ücret, karşılık, bedel, mükafat ve hak ediş anlamlarına gelen e-c-r (ا ج ر) kökünden türemiş masdar/isimdir. "Min" harf-i cerinden dolayı esre ile mecrurdur ("Hiçbir ücret / Zerre kadar karşılık").
İbn Fâris, e-c-r (ا ج ر) kökünün temelinde "yapılan bir işin, çekilen bir zahmetin, sunulan bir emeğin veya hizmetin mukabilinde verilen her türlü maddi veya manevi karşılık, bedel" anlamının yattığını aktarır. Kırık kemiğin iyileşip kaynaşmasına (cebr) da bedel/acı çekildiği için bu kökten atıf yapılır.
Michael Cook, "ecir" (ücret) kelimesinin politik ekonomisini inceler. Yeryüzü otoriteleri, liderler, krallar ve tapınak rahipleri kitlelere sundukları din, güvenlik veya rehberlik hizmetini her zaman bir "ecir" (vergi, kurban, itaat, haraç) karşılığında satarlar. Dünyevi iktidar, sömürü ve bedel alma üzerine kuruludur. Nuh'un "ecir" reddiyesi, peygamberane siyasetin sömürüye, vergiye veya sınıfsal tahakküme kapalı, tamamen "karşılıksız/hasbî" (gratis) bir ahlaki eylem olduğunun ilanıdır. Hakikat, parayla satılamaz.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ecir kelimesinin ihlas (samimiyet ve adanmışlık) sınavındaki felsefi yerini okur. Bir davanın haklılığı ve savunucusunun samimiyeti, o davetçinin o işten ne kadar şahsi "ecir" (statü, para, şöhret, konfor) kazandığıyla doğrudan test edilir. Muhatap kitlenin (müşriklerin) zihni, bedelsiz bir iyiliğe veya hesapsız bir fedakarlığa alışık değildir. Nuh'un sıfır beklentisi (min ecrin), kavmin o pragmatist (faydacı) dünyevi aklını felç eden, davanın sadece ve sadece ilahi olduğunun en büyük sosyolojik ve ahlaki teminatıdır.
İn (إِنْ)
Arapçada şart (eğer) anlamına gelebildiği gibi, burada olduğu şekliyle kendisinden sonra "illâ" (ancak) edatı geldiğinde "mâ" veya "leyse" (değil / yoktur) anlamı taşıyan nefy (olumsuzluk) edatıdır ("Değildir").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde buradaki "in" edatının şart değil, "nefy" (olumsuzluk) bildiren "in-i nâfiye" olduğunu belirtir. Kendisinden sonraki "illâ" (istisna) edatıyla birlikte Arapçadaki en güçlü vurgu, tekit ve sınırlandırma (hasr) sanatını (kasm ve hasr) oluşturduğunu tahlil eder. Bu yapı, beklentiyi sadece ve mutlak surette tek bir hedefe kilitler.
Ecriye (أَجْرِيَ)
Ücret, bedel ve karşılık anlamlarına gelen e-c-r (ا ج ر) kökünden türemiş isim ile, "benim" anlamındaki birinci tekil şahıs mütekellim zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir. Harekeli okunması (fetha alması) geçiş kolaylığı içindir ("Benim ücretim / Benim alacağım karşılık").
Dücane Cündioğlu, ücretin birinci tekil şahsa (ecriye/benim ücretim) bağlanmasındaki felsefi zarafeti ve izzeti inceler. İnsan eylemde bulunduğunda, doğası gereği fıtri bir karşılık (ecir) bekler. Nuh, eyleminin tamamen karşılıksız ve boşa gideceğini iddia etmez; o da emeğinin devasa bir "ecri" (karşılığı) olduğuna inanmaktadır. Ancak bu beklentinin yönünü yataydan (nankör insanlardan ve toplumdan) dikeye (Hâlık'a) çevirerek; hem insanlardan müstağni olmanın (hiçbir kula minnet etmemenin) ahlaki onurunu korur, hem de emeğin karşılık bulma güdüsünü en yüce makama havale ederek fıtratı yüceltir.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada "ancak, yalnız, müstesna, -den başkası değil" anlamlarına gelen, olumsuz bir hükmü (in nâfiye) daraltarak tek bir mutlak pozitif gerçeğe bağlayan istisna edatıdır.
Patricia Crone, bu edatın (illâ) retorik gücünü politik bağımsızlık ekseninde okur. Nuh'un, emeğinin karşılığını halktan (veya krallardan) beklemeyip "Sadece (illâ) Allah'tan beklerim" demesi, onun yeryüzündeki hiçbir siyasi veya ekonomik otoriteye boyun eğmeyeceğinin, kimseye diyet (borç) ödemeyeceğinin ve dolayısıyla sözünü hiç kimseden sakınmayacağının (mutlak bağımsızlığının) edatsal ilanıdır. Beklentisi olmayan, esir de alınamaz.
Alâ (عَلَى)
Arapçada üzerinde, üstünde, aittir ve -e kalmıştır anlamlarına gelen, yükümlülük, borç veya sorumluluk bildiren harf-i cerdir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu harf-i cerin (alâ) borç/zimmet ilişkisindeki sosyolojik ve teolojik kullanımını okur. "Benim ücretim O'nun üzerinedir (alâ)" ifadesi, Arap dilinde birinin diğerine borçlanmasını veya bir hakkın birinin zimmetine/sorumluluğuna geçmesini ifade eder. Nuh, tebliğ hizmetinin o ağır faturasını kavmine değil, bizzat kendisini bu zorlu göreve elçi (rasûl) olarak gönderen o mutlak otoritenin zimmetine (O'nun üzerine / alâ) yazdığını ilan eder.
Rabbi (رَبِّ)
Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş isimdir. "Alâ" harf-i cerinden dolayı esre ile mecrurdur ("Rabbine / Sahibine / Terbiye edicisine").
İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün özünde "bir şeye mutlak surette malik olmak, o varlığı başlangıcından kemale erene kadar her türlü tehlikeden koruyup gözeterek aşama aşama terbiye etmek ve beslemek" anlamının yattığını aktarır.
El-Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
Bilmek, tanınmak ve işaret/nişan olmak anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş "âlem" isminin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Rabbi" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için "yâ" ile mecrur olmuştur ("Âlemlerin / Bütün yaratılmış varlıkların / Evrenlerin").
Râgıb el-İsfahânî, "âlem" kelimesinin epistemolojik kökünü tahlil eder. Yaratıcısının varlığına, sanatına ve kudretine işaret eden, O'nun bilinmesini sağlayan devasa bir "nişane / alamet" olduğu için bütün evrene ve varlıklara "âlem" (bilgi veren/bildiren) denilmiştir.
Gabriel Said Reynolds, "Rabbi'l-âlemîn" (Âlemlerin Rabbi) tamlamasının peygamberler tarihindeki o muazzam teolojik kurguyu (köprüyü) nasıl sağladığını inceler. Surenin daha önceki bölümlerinde (Musa ve İbrahim kıssalarında), peygamberlerin hepsi Firavunlara ve müşriklere karşı kendilerini gönderen makamı "Âlemlerin Rabbi" olarak tanıtmışlardı. Nuh da ücretini aynı makamdan beklediğini söyler. Bu tamlama, farklı çağlarda, farklı coğrafyalarda yaşayan peygamberlerin davasının, rızkının ve aidiyetinin tek ve aynı aşkın kaynağa (Âlemlerin Rabbine) dayandığının linguistik mührüdür.
Michael Cook, Nuh'un ücretini beklediği bu makamın (Âlemlerin Rabbinin) sosyo-politik kontrastını okur. Nuh'un ücret beklediği merci, sıradan bir kabile tanrısı, tapınaktaki aciz bir heykel veya zengin bir tiran değildir. O, tüm evrenlerin, insanların, zamanların ve mekanların rızkını ve varoluşunu elinde tutan yegâne kudrettir. İnsandan (fani ve aciz olandan) ücret istemek zillet iken, yeryüzünün hazinelerini değil, "Âlemlerin" sahibini muhatap almak mutlak bir tevhidi izzettir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla