Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 100. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 100. Ayet

    فَمَا لَنَا مِنْ شَافِع۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Femâ lenâ min şâfi’în(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      100-101. “Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de samimi bir dostumuz.”

      Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de... Çünkü onlar vaktiyle “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır” demişlerdi. Onlar şefaat edemediler. [Tâbi olanlar dediler ki: Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de...] Yani bize şefaat edecek şefaatçilerimiz yok. Şefaatçileri olsaydı bile onların şefaati onlara gene fayda vermezdi. Nitekim bu şu âyette bildirilmiştir: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Bu, şu âyette belirtilen durumdur: “Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tamamı ve ek olarak bir misli daha onların olsa (kurtuluş için) onu mutlaka feda ederlerdi”. Yani temenni ettikleri olsaydı gene onlara fayda vermezdi.

      Ne de samimi bir dostumuz! “Hamîm” (حَمِيمٍ). yakın, dost demektir. Yani onların durumları ile ilgilenecek dost birileri yoktur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe mâ (فَمَا)

        Takip ve nedensellik bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile, olumsuzluk ve inkar ifade eden "mâ" (مَا) edatının birleşimidir ("Artık yok / O halde yok / Buna göre ... değil").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "fe" edatının ta'kibiye (hemen ardından gelme) ve nedensellik (sebebiye) işlevini bağlam içinde açıklar. Önceki ayetlerdeki putların ve sahte liderlerin iflasının (98-99. ayetler) zorunlu ve mantıksal bir sonucu olarak "Fe" (İşte bu yüzden / O halde) edatıyla mutlak bir çaresizlik ve yoksunluk (mâ) beyanına geçiş yapıldığını tahlil eder. Sebep (putların acziyeti) ile sonuç (kimsesizlik) bu edatla birbirine kilitlenir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "mâ" olumsuzluk edatının, mahşer günündeki o büyük tecridi (yalnızlaşmayı) nasıl dilselleştirdiğini inceler. Umut bağlanan tüm dünyevi otoritelerin, yalanların ve sahte tanrıların alevler içinde yıkılmasının ardından gelen bu "mâ" (yoktur) nidası, insanın ilahi azap karşısında tek başına kaldığını kabullendiği, aklın mazeret üretmeyi bırakıp mutlak hiçliği onayladığı o dramatik varoluşsal çöküş anıdır.

        Lenâ (لَنَا)

        İçin, -e/a, aidiyet anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile "bizim / bize" anlamındaki birinci çoğul şahıs zamiri "nâ"nın (نَا) birleşimidir ("Bizim için / Bize ait").

        Gabriel Said Reynolds, "nâ" (biz) çoğul zamirinin buradaki kullanımının, dünyadaki putperest kabile asabiyesinin (kolektif dayanışmanın) mahşerdeki trajik yankısı olduğunu okur. Dünyadayken "biz" diyerek kitle psikolojisiyle güç gösterisi yapan, İbrahim'e karşı tek vücut (cünûd) olanlar; şimdi ateşin kıyısında aynı "biz" (lenâ) zamiriyle o devasa ve kolektif acziyetlerini, ellerinde hiçbir güç kalmadığını topluca itiraf ederler. Dünyadaki o "kibirli çoğul", ahirette "çaresiz bir çoğula" dönüşmüştür.

        Min (مِنْ)

        Arapçada normalde -den/-dan (ayrılma/başlangıç) anlamlarına gelen, ancak burada olumsuz bir cümlede kullanıldığı için "zaid" (pekiştirme amaçlı) olarak gelerek "hiçbir, en ufak bir" anlamı katan harf-i cerdir.

        Celaleddin el-Suyuti, "min" edatının buradaki "istiğrak" (kapsamın tamamını içine alma) ve tekit (olumsuzluğu pekiştirme) işlevini tahlil eder. İfade "Bizim şefaatçilerimiz yok" (Mâ lenâ şâfi'ûn) şeklinde düz bir cümleyle gelmemiştir. Araya "min" edatı konularak "Bizim için (tek bir tane bile, en ufak bir, herhangi bir) şefaatçi kalmadı" şeklinde mutlak, istisnasız ve kategorik bir yokluk beyanı inşa edilmiştir.

        Dücane Cündioğlu, felsefi bir bakışla bu kısacık edatın (min) barındırdığı mutlak tükenmişliği inceler. İnsan zihni kriz anında hep bir "acaba", bir "belki" veya gözden kaçmış bir kurtuluş ihtimali arar. Cümleye sızan bu "min" edatı, aklın tutunmaya çalıştığı o son "belki" ihtimalini de kökünden kazıyan, umudun sıfırlandığını ve kurtarıcı beklentisinin ontolojik olarak tamamen yok edildiğini gösteren dilsel bir giyotindir.

        Şâfi'în (شَافِعِينَ)

        Çift yapmak, birine eklenmek, eş olmak, aracı olmak ve başkasının hatası için yardım dilemek anlamlarına gelen ş-f-a (ش ف ع) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Harf-i cerden (min) dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("Şefaat edenler / Aracılar / Bizi destekleyip kurtaracak olanlar").

        İbn Fâris, ş-f-a (ش ف ع) kökünün temelinde "tek (vitr) ve yalnız olan bir şeyi, yanına bir eş veya benzer ekleyerek çift (şef') hale getirmek; zayıf, yetersiz ve tek başına kalmış birini kendi kudretiyle destekleyerek onu ikilemek ve güçlendirmek" anlamının yattığını belirtir. Hukukta birinin yanında durup ona arka çıkmaya, makamını kullanarak onu cezadan kurtarmaya (aracılığa) bu yüzden şefaat denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şefaat" mefhumunun ahlaki ve ontolojik altyapısını tahlil eder. Şefaat, hak edilmemiş bir torpil değil; zayıf düşmüş birine, ondan daha yüksek fazilete ve ilahi yakınlığa sahip birinin kendi erdeminden pay (destek) vererek onu kurtarmasıdır. Ancak mahşerde, müşriklerin dünyadayken bel bağladığı o sahte tanrıların, liderlerin ve putların kendilerinde hiçbir güç kalmadığı, bizzat kendilerinin ateşe atıldığı (kubkibû) anlaşıldığından; kimseyi destekleyip "çift" (şef') yapacak, yani şefaat edecek (şâfi'în) ontolojik bir kudretleri de kalmamıştır. Sıfır ile sıfırın toplamı (şefaati) sadece sıfırdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde Cahiliye dönemindeki şefaat inancının kabilevi hiyerarşiye dayandığını inceler. Çöl sosyolojisinde bir suçlu, kabilenin güçlü bir şefine veya soylusuna (şefaatçiye) sığınırsa cezadan kurtulurdu. Müşrikler aynı kabilevi rüşvet ve aracılık mantığını Allah ile kendi aralarındaki melekler, cinler veya putlar üzerinden kurmuşlardı. İbrahim'in reddettiği bu teolojik torpil sisteminin mutlak çöküşü, ayetteki "hiçbir şefaatçimiz yok" (min şâfi'în) itirafıyla mahşerde bizzat putperestlerin diliyle onaylanır. Mahşerin mutlak adaleti, kabilevi aracılık/torpil mekanizmasını bütünüyle iptal etmiştir.

        Michael Cook, politik teoloji bağlamında bu kelimenin, dünyevi "aracı kurumların" ve ruhbanlığın iflası olduğunu okur. Ruhbanlar, tapınak bekçileri ve tiranlar, "Siz bize itaat edin, biz sizi Tanrı'nın gazabından kurtarırız" diyerek kitleleri sömüren birer "şefaat/aracılık" tekelini ellerinde tutuyorlardı. Mahşerde bu ruhban ve şefaat sınıfının bütünüyle tasfiye edildiği, aracıların iptal olduğu ve fani insanın kendi şahsi ameliyle ve Allah ile o hesap gününde yapayalnız (tek/vitr) bırakıldığı gerçeği bu kelimeyle alevlerin içinden tüm çıplaklığıyla yankılanır. Şirkin en büyük vaadi olan şefaat, bizzat şirk koşanlar tarafından reddedilmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X