Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 99. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 99. Ayet

    وَمَٓا اَضَلَّـنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ edallenâ illâ-lmucrimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bizi ancak o günaha batmış olanlar saptırdı”

      Bizi ancak o günaha batmış olanlar saptırdı. Yani bizi ancak öncekilerimiz saptırdı. İbn Mesûd’un mushafında da aynı şekildedir: “Vemâ edallenâ ille’l-evvelûn” (وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْأَوَّلُونَ). Yorumu ise şöyledir: Onlar ne zaman ki dünyada öncekilerin küfür ve şirk üzere bırakıldıklarını ve azap görmediklerini görünce, onlara herhangi bir şekilde Allah’ın gazabı erişmeyince zannettiler ki onlar öyle emrolundular. Nitekim bu husus bir başka âyette şöyle belirtilmiştir: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve mâ (وَمَا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, cümleye olumsuzluk ve inkar anlamı katan "mâ" (مَا) nefy edatının birleşimidir ("Ve ...-medi / Bizi ... saptırmadı").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "mâ" edatının kendisinden sonra gelecek olan "illâ" (ancak) edatıyla birlikte kurduğu "kasm ve hasr" (sınırlandırma ve vurgu) sanatını tahlil eder. Bu yapı, suçlamayı diğer tüm ihtimallerden yalıtarak tek bir hedefe kilitleyen, "Sadece o, başka hiç kimse değil" anlamına gelen devasa bir gramatikal suç atma mekanizmasıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu olumsuzluk edatının (mâ) mahşer psikolojisindeki çaresiz feryadını inceler. Müşrikler, cehennemin ortasında kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine, "mâ" diyerek kendi iradelerini ve kendi suçlarını (özne oluşlarını) tamamen reddeder, faturayı kendi dışlarındaki bir "ötekine" kesmeye çalışırlar. Bu edat, sorumluluktan kaçan kitle psikolojisinin dilsel kalkanıdır.

        Edallenâ (أَضَلَّنَا)

        Kaybolmak, yoldan sapmak, şaşırmak ve hedefi yitirmek anlamlarına gelen d-l-l (ض ل ل) kökünden, if'âl babında (idlâl) türetilmiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiili ile eylemin nesnesi olan "bizi" anlamındaki "nâ" (نَا) zamirinin birleşimidir ("Bizi saptırdı / Bizi yoldan çıkardı").

        İbn Fâris, d-l-l (ض ل ل) kökünün temel anlamının "düz, doğru ve güvenli olan anayoldan (câdde) çıkıp, yönünü şaşırarak ıssızlıkta (çölde) kaybolmak ve helake sürüklenmek" olduğunu belirtir. Fiilin if'âl babında (idlâl) kullanılması, eylemin edilgen bir kayboluş değil; bir failin kasten, bilerek ve aktif bir manipülasyonla başkasını yoldan çıkarması (saptırması) anlamına geldiğini aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "idlâl" kavramını Cahiliye aklındaki çöl metaforu üzerinden okur. Çölde kılavuzun (rehberin) kervanı kasten yanlış yöne sokup susuzluktan ölüme terk etmesi mutlak bir cinayettir. Mahşer gününde kitleler, dünyadayken peşinden gittikleri siyasi ve dini liderleri, kendilerini bilerek kasten "saptıran" (edallenâ), yani o teolojik çölde onları kasten uçuruma/ateşe sürükleyen sahte ve hain kılavuzlar olarak ifşa ederler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, saptırma (idlâl) eyleminin kitle psikolojisindeki günah keçisi arayışını tahlil eder. Kitleler, dünyada kendi konforları ve çıkarları için zorbalara ve putlara gönüllü olarak boyun eğmişlerdir. Ancak ahirette bedel ödeme vakti geldiğinde, "Bizi onlar saptırdı" diyerek kendi akıllarını, özgür iradelerini ve ahlaki seçimlerini yok sayarlar. "Edallenâ" itirafı, dogmatizmin ve körü körüne itaatin mahşerdeki o feci uyanışıdır; kandırıldığını anlayan aklın, kandırana duyduğu o yakıcı öfkenin eylemidir.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada "ancak, yalnız, müstesna, -den başkası" anlamlarına gelen, bir hükmü genelden ayıran veya vurguyu tek bir noktaya toplayan istisna edatıdır.

        Dücane Cündioğlu, "mâ" (olumsuzluk) ve "illâ" (istisna) edatlarının arasına sıkışan felsefi trajediyi inceler. İnsan zihni, kendi varoluşsal iflasını kabul etmekte o kadar zorlanır ki, cehennem çukurunda bile suçlu arayışına girer. "Bizi başkası değil, ancak/illâ şunlar yaktı" şeklindeki bu daraltma (istisna), insanın kendi nefsine (kendi seçimine) duyduğu körlüğün ve suçu tamamen dışsallaştırma çabasının gramatikal tezahürüdür.

        El-Mücrimûn (الْمُجْرِمُونَ)

        Kesmek, koparmak, suç işlemek ve günah kazanmak anlamlarına gelen c-r-m (ج ر م) kökünden, if'âl babında (icrâm) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Fiilin asıl fâili olduğu için vav ile merfudur ("Suçlular / Günahkârlar / O cürüm işleyenler").

        İbn Fâris, c-r-m (ج ر م) kökünün temelinde "bir şeyi bütününden veya kökünden şiddetle kesip ayırmak, koparmak" anlamının yattığını belirtir. (Hurmayı dalından kesip ayırmaya "cerm" denmesi bu köktendir). Suç ve günah anlamındaki "cürm" kelimesi, insanın işlediği kötülükle kendini hakikatten, fıtrattan ve ilahi nizamdan bir ağaç dalı gibi "kesip koparması" sebebiyle bu kökten türetilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mücrim" kavramının ontolojik ve ahlaki ağırlığını tahlil eder. Mücrim, sıradan bir hata yapan (muhti') değildir; o, hakikati kasten parçalayan, ilahi hukuku çiğneyen, şirki ve zulmü bir yaşam biçimi haline getirerek insanlıkla ve vicdanla olan bağını tamamen "kesip atan" profesyonel kötülük failidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin surenin bağlamındaki sosyo-politik hiyerarşi yıkımını okur. Dünyadayken bu "mücrimler", kitlelerin gözünde dokunulmaz tiranlar, ulu atalar, büyük liderler ve kutsal tapınak bekçileriydi. Kitleler onlara itaat ediyordu. Ancak ahiretin o mutlak adalet ışığı altında, liderlerin (otoritelerin) o sahte kutsallığı tamamen eriyip yok olur. Kitleler, peşinden gittikleri o görkemli liderleri artık sadece "el-mücrimûn" (adi suç çetesi / günahkâr kopuklar) sıfatıyla anmaya başlarlar. İktidarın sahte kutsiyeti, cehennemde yerini adi bir suçluluk (cürüm) dosyasına bırakır.

        Michael Cook, eskatolojik (ahirete dair) mahkemede "mücrim" unvanının yeryüzünün siyasi tarihine nasıl bir fatura kestiğini inceler. Kitleler "Bizi putlar saptırdı" demezler; doğrudan o putperest sistemi kuran, kitleleri manipüle eden, sömüren ve yalanı finanse eden "insanları" (suçlu kadroları/mücrimleri) hedef alırlar. Bu, kurumsal kötülüğün ve siyasi zorbalığın mahşerdeki çırılçıplak ifşasıdır. Yeryüzünün efendileri, ahiretin suçlularıdır (mücrimûn).

        Patricia Crone, kabile asabiyesindeki (dayanışmasındaki) suç ortaklığının çöküşünü analiz eder. Dünyada kabile şefleri ve atalar, asabiyet uğruna işledikleri suçları "kabilenin onuru" olarak satıyorlardı. Ancak alevlerin içinde kabile bağı biter. Kitleler, uğruna yandıkları o şeflerini ve atalarını artık birer "mücrim" olarak lanetlerler. Suç ortaklığı (şirk), ahirette birbirini ihbar etmeye ve suçu üst rütbeye (mücrimlere) yıkmaya dönüşür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X