وَجُنُودُ اِبْل۪يسَ اَجْمَعُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 95. Ayet
Daralt
X
-
94-95. “Artık onlar, o sapkınlar ve İblis’in yandaşları toptan tepetaklak cehenneme atılırlar.”
Artık onlar, o sapkınlar tepetaklak cehenneme atılırlar. Zeccâc (ö. 311/923) şöyle dedi: “Kübkibû” (كُبْكِبُوا) fiili aslında “Kebbe”dendir. Yani “kübbû” (كُبُّوا) demektir. Ancak “kübkibû” denmesi tekrar ve birinin ardından diğerinin devamlı surette olması sebebiyledir. “Yükebbûn sümme yükebbûn” yani yüz üstü atılırlar, sonra gene atılırlar...” Onların durumu hep öyle devam eder. Ya da buna benzer söz. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Fe kübkibû fîhâ” (فَكُبْكِبُوا فِيهَا) cümlesi tepesi üstü fırlatılıp atılırlar demektir. Sözcüğün aslı “Kübbibû” (كُبِّبُوا) şeklindedir. Şu sözünde olduğu gibi: “Kebebtü’l-inâe” (كَبَبْتُ الْإِنَاءَ) ortadaki “bâ” harfinin yerine kef harfi getirerek “Kebkebtü” dersin; bir şeyi atmak, yüzüne çalmak anlamındadır. “Kebkebtühüm” (كَبْكَبْتُهُمْ) denir, onları ateşe ya da kuyuya attım, demektir. Bu şu âyetteki kullanım gibidir: “Ama kimler de kötülükle gelirse işte onlar yüzüstü cehenneme atılırlar” “Ve’l-ğâvûn” (وَالْغَاوُونَ) Sapkınlar, yoldan çıkanlar demektir. Kullanımı şöyledir: “Ğavâ, yağvî, ğayyen, ve ğavâyeten, fehüve ğâvin” (غَوَى، يَغْوِي، غَيًّا، وَغَوَايَةً، فَهُوَ غَاوٍ) “Saptı, yoldan çıktı” demektir. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe’nin izahı böyledir.
Ebû Muâz şöyle dedi: “Kübkibû”nun aslı “Kübibû”dur”. Bazıları da “orada toplanırlar” anlamı vermişlerdir.
Ve İblis’in yandaşları toptan. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Gâvûn” şeytanlardır. İblis’in askerleri onun zürriyetidir. Yani âdemoğullarını saptıran şeytanlardır. Bu Katâde’nin görüşüdür. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Gâvûn” cinlerin kâfirleridir, İblis’in askerleri şeytanlardır. Bazıları da “el-Gâvûn” kâfirlerin elebaşlarıdır, İblis’in askerleri ise diğer kâfirlerdir, yani onların tâbileri ve zürriyetleridir, demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve cünûdü (وَجُنُودُ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; ordu, asker, silahlı birlik, yardımcılar ve toplanmış kuvvet anlamlarına gelen c-n-d (ج ن د) kökünden türemiş "cünd" isminin çoğuludur ("Ve orduları / Ve birlikleri").
İbn Fâris, c-n-d (ج ن د) kökünün temelinde "belirli bir amaç, savunma veya saldırı için bir araya getirilmiş, hazırlanmış, yoğun ve organize bir insan veya varlık topluluğu" anlamının yattığını belirtir. Sıradan bir kalabalık değil, hiyerarşisi ve hedefi olan kaba bir güç birikimidir.
Râgıb el-İsfahânî, "cünd" kelimesinin sadece askeri bir terim olmadığını, bir davaya veya kişiye hizmet etmek üzere mobilize olmuş her türlü yardımcı kuvveti kapsadığını belirterek kavramı tahlil eder. Önceki ayetlerde ateşe atılan müşriklerin ve putların sadece "yolunu şaşırmış sivil kalabalıklar" değil; kötülüğün sistemli, organize ve bilinçli birer "askeri/neferi" (cünûd) oldukları gerçeği bu kelimeyle ifşa edilir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin sosyo-politik boyutunu inceler. Dünyevi sistemlerde putperestlik ve zulüm, tekil bireylerin hatası değil; tiranların, rahiplerin, propagandacıların ve onlara körü körüne itaat eden kitlelerin oluşturduğu devasa bir "ordu" (cünûd) yapısıdır. İbrahim'in reddettiği o sistem, mahşer gününde sivil bir mazeretin arkasına saklanamaz; onlar, hakikate karşı savaş açmış kötülük cephesinin üniformalı askerleri olarak topluca yargılanırlar.
Michael Cook, eskatolojik (ahirete dair) mahkemede dünyevi orduların iflasını okur. Yeryüzünde krallar ve tiranlar iktidarlarını "ordularıyla" (cünûd) korurlar ve kitlelere korku salarlar. Ancak bu ayet, o dünyevi ve kibirli orduların, ahirette başkalarını ezmek için değil, bizzat kendileri ateşe dökülmek (kubkibû) üzere sürü sürü cehenneme sevk edilen çaresiz yığınlara dönüştüğünü göstererek, kaba gücün (militarizmin) ilahi adalet karşısındaki mutlak sıfırlanışını ilan eder.
İblîse (إِبْلِيسَ)
Umutsuzluğa kapılmak, kahrolmak ve rahmetten ümidini kesmek anlamlarındaki b-l-s (ب ل س) kökünden türediği veya Arapça olmayan (yabancı) bir özel isim olduğu kabul edilen varlığın adıdır. "Cünûdü" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için mecrur olması gerekirken, yabancı kökenli/özel isim (gayr-i munsarif) olduğu için esre (kesra) yerine fetha almıştır ("İblis'in / İblis'e ait olan").
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin etimolojik haritasını çıkarır. Kelimenin Arapça "b-l-s" kökünden türemediğini, eski Yunancadaki "Diabolos" (iftiracı/şeytan) kelimesinin Süryanice veya Aramice (Dīyābōlūs) üzerinden ses değişimine uğrayarak İslam öncesi dönemde Arapçaya "İblîs" formunda geçtiğini belgeler.
El-Cevâlîkî, el-Mu'arreb adlı eserinde kelimenin yabancı kökenli (Arapçalaştırılmış/mu'arreb) bir özel isim olduğunu teyit eder. Bu nedenle kelimenin arapça gramer kurallarında tam çekim almadığını (gayr-i munsarif olduğunu) belirtir.
İbn Fâris, yabancı köken iddialarına rağmen, Arap dilcilerinin kelimeyi b-l-s (ب ل س) köküne dayandırdıklarını aktarır. Bu kök, "içinde hiçbir hayır kalmamak, her türlü iyilikten mutlak surette mahrum olmak, derin bir hüsranla şaşırıp kalmak ve ilahi rahmetten tamamen umudunu kesmek" anlamına gelir. İblis, varoluşsal kibri yüzünden ilahi merhametten ebediyen umudunu kesen (müblis) varlığın sembolik ismidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde İblis mefhumunu sadece mitolojik bir cin/şeytan figürü olarak değil, "tevhidi ahlaka karşı gelişen radikal kibrin ve ontolojik isyanın mutlak arketipi (ilk örneği)" olarak tahlil eder. İblis, hakikati bilmediği için değil, kendi varlığını (ateşten yaratılışını) üstün görerek bilerek itaatsizlik eden aklın sembolüdür. Müşriklerin ve putların "İblis'in orduları" olarak nitelenmesi, putperestliğin temelinde cehaletten ziyade, Yaratıcı'ya denk veya O'ndan bağımsız bir otorite kurmaya çalışan o "İblisçe kibrin" yattığını gösterir.
Dücane Cündioğlu, İblis kavramının felsefi okumasını yapar. Yeryüzündeki tüm sahte tanrılar, putlar, tiranlar ve onlara tapan yığınlar, aslında parça parça kötülükler değil, tek bir ana isyanın (İblis'in kibrinin) uzantılarıdır. İnsanlar taştan putlara taptıklarını zannederken, aslında evrensel hiyerarşide kendilerini hakikatin merkezine koyan o ilkel, isyankâr "öz-seviciliğe" (İblis'in ideolojisine) asker yazılmışlardır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin surenin dramatik kurgusundaki şok edici ifşasını inceler. Muhataplar (Mekkeliler veya geçmiş putperestler), İbrahim'in eylemlerini bir "gelenek ihlali" olarak görüyorlardı. Ancak ayet, perdeyi tamamen kaldırır. O ateşe üst üste atılan putların, ataların ve tapınak bekçilerinin aslında masum birer inanç kurbanı olmadıklarını; doğrudan doğruya insanlığın en kadim düşmanının, yani İblis'in "şahsi muhafız alayı" (cünûdü İblîse) olduklarını kozmik bir dehşetle yüzlerine çarpar.
Ecma'ûn (أَجْمَعُونَ)
Toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek ve dağınıklığı gidermek anlamlarına gelen c-m-a (ج م ع) kökünden türemiş, bütünlük ve mutlak kapsayıcılık bildiren pekiştirme (te'kid) sıfatının/isminin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Fiilin nâib-i fâiline (öznesine) uyduğu için vav ile merfudur ("Tümü birden / İstisnasız hepsi / Topluca").
İbn Fâris, c-m-a (ج م ع) kökünün özünde "dağınık, parçalı veya birbirine uzak olan unsurların, aralarındaki mesafenin tamamen kaldırılarak tek bir noktada, tek bir kapta veya tek bir durumda bütünleştirilmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "ecma'ûn" kelimesinin belagatteki "te'kid-i manevî" (anlamsal pekiştirme) işlevini tahlil eder. Zaten "İblis'in orduları" denildiğinde çoğul bir kitle kastedilmişti. Ancak sonuna eklenen bu "ecma'ûn" kelimesi, cümlenin arkasında bırakılabilecek en ufak bir kaçış, istisna veya kurtuluş ihtimalini kökünden kazır. "Hiçbiri dışarıda kalmamak şartıyla, tek bir fire dahi vermeksizin, istisnasız tamamı" anlamını cümleye mıhlar.
Patricia Crone, toplanma (cem') eyleminin kabile ve müttefiklik bağlamındaki eskatolojik (ahirete dair) tersyüz edilişini okur. Dünyada kabileler, ordular ve müttefikler güç kazanmak, birbirlerini korumak ve düşmanı ezmek için "toplanırlardı" (cem' olurlardı). Yeryüzündeki bu "birliktelik" bir güvenlik ve kibir vesilesiydi. Ancak ahirette kötülüğün tüm aktörleri (İblis, putlar, liderler ve tebaa) alevlerin içinde yine "topluca" (ecma'ûn) bir araya getirilirler. Fakat bu toplanma bir güç birliği değil; dünyadaki o suç ortaklığının ahiretteki mutlak, kaçınılmaz ve toplu felaketinin tecellisidir. Müttefikler, ateşte birbirlerinin azabına dönüşmek üzere "ecma'ûn" (birlikte) yığılırlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin hiyerarşiyi sıfırlayan ontolojik ağırlığını inceler. Dünyadaki kötülük cephesinde katı bir hiyerarşi vardır: En tepede İblis, onun altında tiranlar ve putlar, en altta ise köleleştirilmiş yığınlar. Ancak "ecma'ûn" (tümü birden) kelimesi, cehennem çukuruna (cehîme) dökülüş anında bu sahte hiyerarşiyi tamamen düzleştirir. Efendi ile köle, kışkırtan ile kanan, aldatan ile aldanan aynı yıkımın içinde eşitlenir. Ateş, kötülüğün rütbelerini tanımadan herkesi "toptan" yutar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla