Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 93. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 93. Ayet

    مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Min dûni(A)llâhi hel yensurûnekum ev yentesirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      92-93. “Onlara, ‘Allah’ı bırakıp da taptıklarınız nerede? Size yardım edebiliyorlar veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?’ denilir.”

      Onlara, dünyada iken Allah’ı bırakıp da taptıklarınız nerede? denilir. Sonra onlara şöyle seslenilir: Size yardım edebiliyorlar ve sizi Allah’ın azabından kurtarıyorlar mı? Veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı? Yani bizzat kendilerine bir faydaları dokunuyor mu? Çünkü onlar hem tapan hem de kendisine tapılan olmak üzere hep birlikte cehenneme atılacaklardır. Şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: “Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz”. Allah bunu onlara özellikle söyledi çünkü onlar dünyada iken şöyle diyorlardı: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”; “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Bu sözlerine mukabil âhirette onlara: Size yardım edebiliyorlar mı? deniliyor.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Min dûni (مِنْ دُونِ)

        Ayrılma ve başlangıç bildiren "min" (مِنْ) harf-i ceri ile; aşağısında, berisinde, gayrısında, daha alt seviyesinde, peşinde ve dışında anlamlarına gelen d-v-n (د و ن) kökünden türemiş ismin birleşimidir ("Berisinden / -den başka / Aşağısından").

        İbn Fâris, d-v-n (د و ن) kökünün temelinde "bir nesnenin, şahsın veya makamın, hedeflenen veya asıl olan diğer bir makama göre fiziksel, mekânsal veya rütbesel olarak daha aşağıda (daha alt bir seviyede) bulunması" anlamının yattığını belirtir. Yüksekliğin ve kemalin (mükemmelliğin) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin ontolojik (varoluşsal) rütbe düşüklüğünü tahlil eder. Kur'an lügatinde "dûn", sadece mekânsal bir yakınlık veya uzaklık ifade etmez; değer ve kudret bakımından mutlak bir yetersizliği, eksikliği ve bayağılığı temsil eder. Yaratıcı'nın dışındaki her şey (melekler, peygamberler, putlar, liderler) ontolojik olarak O'nun "dûnunda" (aşağısında/astında) yer alır.

        Dücane Cündioğlu, "min dûn" (berisinden/aşağısından) ifadesinin felsefi trajedisini inceler. İnsan aklı, mutlak ve aşkın olana (Allah'a) yönelmek yerine, kendi elleriyle ürettiği, gözüyle gördüğü ve kontrol edebildiğini sandığı o sonlu, fani ve basit nesnelere (putlara) taparak varoluşsal bir intihar işler. Aklın "dûn" (aşağı) olanı ilah edinmesi, insanın kendi haysiyetini ve tefekkür ufkunu kasten daraltması, yüce olandan bayağı olana gönüllü bir şekilde rütbe tenzili yapmasıdır.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbadet edilen, sığınılan ve kulluk yapılan anlamlarındaki e-l-h (ا ل ه) veya hayret edilen, akılların karşısında kamaştığı anlamlarındaki v-l-h (و ل ه) kökünden türemiş "İlah" kelimesinin harf-i tarif (El) almış ve özel isme dönüşmüş en kapsamlı halidir (Lafza-i Celâl). Kendisinden önceki "dûn" isminin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için esre ile mecrurdur ("Allah'ın").

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "Allah" mefhumu ile "dûn" (ast/aşağı) mefhumu arasındaki o devasa şirk polemiğini okur. Cahiliye toplumu ve putperestler Allah'ın varlığını inkâr etmiyorlardı; O'nu en yüce yaratıcı olarak kabul ediyorlardı. Ancak sorun, o mutlak otoritenin yetkilerini ve şefaat makamını, O'nun "berisindeki/aşağısındaki" (min dûnillâh) putlara, meleklere veya atalara paylaştırmalarıydı. Bu ayet, o sahte panteon (tanrılar meclisi) hiyerarşisini çökertir; Allah ile yaratılmışlar (dûn) arasında hiçbir iktidar ortaklığının bulunmadığını, mahşer gününde mutlak yalnızlığın ve mutlak otoritenin sadece O'na ait olduğunu yüzlerine çarpar.

        Hel (هَلْ)

        Arapçada cümlenin başına gelerek ona soru anlamı katan, cevabı beklenen veya retorik bir gerçeği vurgulayan istifham (soru) edatıdır ("Acaba / -mı / -mi?").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu soru edatının mahşer sahnesindeki işlevini "istifham-ı tevbîhî ve tehekkümî" (azarlama, kınama ve alay etme amaçlı soru) olarak tahlil eder. Meçhul ilahi ses, onlardan mantıklı bir cevap beklemez. Cehennemin alevleri tüm çıplaklığıyla yüzlerine vururken sorulan bu "Hel?" (Acaba yapabilirler mi?) sorusu, onların dünyada kurdukları o devasa kibir kulelerini ve sahte güvenlik algılarını tek heceyle yıkan, kitleleri psikolojik olarak mutlak bir ezilmişliğe mahkum eden ilahi bir kırbaçtır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kısacık edatın dramatik ağırlığını inceler. Dünyadayken müşrikler "Putlar bizi koruyacak" diyorlardı. Ahirette, o inandıkları nesnelerin bir hiç olduğu ortaya çıktığında, bu soru edatı (hel) araya girer ve aklın tüm kaçış yollarını kapatır. İnsan, kendi yalanıyla o alevlerin kıyısında, bu alaycı ve kahredici sorunun önünde çırılçıplak bırakılır.

        Yensurûneküm (يَنْصُرُونَكُمْ)

        Yardım etmek, arka çıkmak, zafer kazandırmak, düşmanın elinden kurtarmak ve desteklemek anlamlarına gelen n-s-r (ن ص ر) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş/gelecek zaman) fiili ile eylemin nesnesi olan "sizi" anlamındaki muhatap çoğul zamiri "küm"ün (كُمْ) birleşimidir ("Size yardım edebilirler mi / Sizi kurtarabilirler mi?").

        İbn Fâris, n-s-r (ن ص ر) kökünün temelinde "zayıf düşmüş, haksızlığa uğramış veya çaresiz kalmış birine, onu ezen güce karşı fiili olarak destek vermek, onun üzerinden o ağır yükü kaldırarak ona zafer veya kurtuluş sağlamak" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Patricia Crone, "nasr" (yardım/kurtarma) kavramını antik çöl sosyolojisinin kabilevi güvenlik sözleşmesi üzerinden analiz eder. Kabile sisteminde din, teolojik bir inançtan ziyade bir savunma paktıdır. İnsanlar, savaşta kendilerine yardım etsin (nasr), yağmur yağdırsın ve düşmanlardan korusun diye tanrılara taparlardı. Mahşer gününde ilahi ses, bu putperest güvenlik sözleşmesini sorguya çeker: "Sizi ateşten kurtarabilirler mi?" (Yensurûneküm). Bu, taptıkları nesnelerin o en temel varoluşsal işlevini (kurtarıcılık vasfını) yerine getiremediğinin, paganizmin ana sözleşmesinin feci şekilde iflas ettiğinin ilanıdır.

        Michael Cook, bu eylemin (nasr) politik sadakat eksenindeki çöküşünü okur. Dünyevi iktidarlar (Firavunlar, krallar, kabile şefleri), tebaalarına itaat karşılığında güvenlik (yardım) vaat ederler. İnsanlar da o zalimlere korkudan veya menfaatten dolayı kulluk ederler. Ancak ahiretin o mutlak adalet sahnesinde, yeryüzünün o en güçlü otoriteleri bile kendilerine biat eden kitleleri (küm/sizi) kurtaracak hiçbir güce sahip değildir. Patron-müşteri (efendi-köle) ilişkisi, ateşin kıyısında ontolojik olarak tuzla buz olmuştur.

        Ev (أَوْ)

        Arapçada seçenek sunan, "veya, yahut, yoksa" anlamlarına gelen atıf (bağlaç) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu atıf edatının (ev), mantıksal kuşatmanın son ve en aşağılayıcı halkasına (terakki/tederrüc) geçişi sağladığını belirtir. "Diyelim ki sizin çok günahınız var ve sizi kurtarmaya güçleri yetmedi (birinci ihtimalin çöküşü). Ev (yahut/peki ya)..." diyerek söz, acziyetin o en dip noktasına, kurtarıcı olduğu iddia edilen nesnenin bizzat kendi varlığını bile koruyamayacağı ihtimaline bağlanır.

        Yentesırûn (يَنْتَصِرُونَ)

        Yardım etmek, zafer kazandırmak ve kurtarmak anlamlarına gelen n-s-r (ن ص ر) kökünden, ifti'âl babında (intisâr) türetilmiş üçüncü çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir ("Kendilerine yardım edebilirler mi / Kendi başlarının çaresine bakabilirler mi / Kendilerini kurtarabilirler mi?").

        İbn Fâris, n-s-r (ن ص ر) kökünün ifti'âl babına (yentesırûn) dönüşmesindeki anlam kaymasını belirtir. Sülasi mücerred (yensurûn) hali başkasına yardım etmeyi ifade ederken; ifti'âl babı, dönüşlülük (mutâvaat) bildirir ve "kişinin, kendisine saldıran güce karşı kendi hakkını bizzat savunması, kendisinden intikam alınmasını engellemesi ve sadece kendi canını/varlığını kurtarmaya çalışması" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "intisâr" (kendi kendini kurtarma) eyleminin buradaki teolojik absürtlükle nasıl çarpıştığını tahlil eder. Bir varlığın ilah (mabud) olabilmesi için, kendisine sığınanları kurtarması (nasr) gerekir. Ancak ahirette bırakın başkalarını kurtarmayı, o sahte ilahların/putların ateşe atılmaktan "bizzat kendilerini bile koruyamayacakları" (yentesırûn), alevlerin içinde kendilerini kurtarmak için çaresizce yanacakları gerçeği ortaya çıkar. Kendini alevden koruyamayan aciz bir nesnenin başkasını kurtarması ontolojik bir komedidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (yentesırûn) putperest kitlelerin zihninde yarattığı o son sarsıntıyı inceler. İnsan doğası, inandığı ve yücelttiği liderin/otoritenin veya putun bir gün yıkılabileceğini kabullenmek istemez. Mahşer alanında müşrikler, uğruna hayatlarını harcadıkları, dünyada dokunulmaz kıldıkları o efendilerinin (veya taştan heykellerin), ateşin kıyısında sıradan, aciz ve çaresiz yaratıklar gibi "kendi canlarının derdine düştüklerini" ve kendilerini bile kurtaramadıklarını (lâ yentesırûn) gördüklerinde yaşadıkları şok, cehennem ateşinden daha yakıcı bir zihinsel azaptır. İlahların acziyeti, tapanların utancıdır.

        Gabriel Said Reynolds, "intisâr" fiilinin polemik teolojisindeki (mücadele dilindeki) alaycı işlevini okur. Bu soru, geç antik çağda peygamberlerin pagan rahiplerine yönelttiği o meşhur ironik retoriğin Kur'ani zirvesidir. İbrahim'in atası olduğu bu tevhidi ironi (örneğin İlyas peygamberin Baal rahipleriyle alay etmesi gibi), sahte tanrıları felsefi olarak çürütmekle kalmaz; onları kendi tapanlarının gözü önünde ontolojik olarak gülünç duruma düşürür. Ateşten kaçamayan bir ilah (yentesırûn), tapınma nesnesi değil, ancak ibret nesnesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X