Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 92. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 92. Ayet

    وَق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekîle lehum eyne mâ kuntum ta’budûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      92-93. “Onlara, ‘Allah’ı bırakıp da taptıklarınız nerede? Size yardım edebiliyorlar veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?’ denilir.”

      Onlara, dünyada iken Allah’ı bırakıp da taptıklarınız nerede? denilir. Sonra onlara şöyle seslenilir: Size yardım edebiliyorlar ve sizi Allah’ın azabından kurtarıyorlar mı? Veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı? Yani bizzat kendilerine bir faydaları dokunuyor mu? Çünkü onlar hem tapan hem de kendisine tapılan olmak üzere hep birlikte cehenneme atılacaklardır. Şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: “Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz”. Allah bunu onlara özellikle söyledi çünkü onlar dünyada iken şöyle diyorlardı: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”; “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Bu sözlerine mukabil âhirette onlara: Size yardım edebiliyorlar mı? deniliyor.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve kîle (وَقِيلَ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; söylemek, konuşmak, söz fırlatmak ve beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi meçhul (edilgen geçmiş zaman) fiilin birleşimidir ("Ve denildi / Ve söylenildi").

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir niyetin, düşüncenin ve argümanın sesler/kelimeler aracılığıyla dış dünyaya, muhatabın yüzüne açıkça ilan edilmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu fiilin meçhul (edilgen - kîle) kalıpta kullanılmasının belagatteki sarsıcı gücünü tahlil eder. Söyleyenin (fâilin) açıkça zikredilmemesi, failin bilinmemesinden değil; aksine, o mahşer günündeki mutlak otoritenin (Allah'ın veya O'nun görevlendirdiği meleklerin) azametinden kaynaklanır. Edilgen çatı, muhatabın dikkatini kimin konuştuğundan ziyade, söylenen sözün o kaçınılmaz, kahredici ve mutlak ağırlığına (sözün kendisine) kilitler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin eskatolojik (ahirete dair) psikolojik dehşetini okur. Bir önceki ayette cehennemin "açığa çıkarıldığı" (burrizet) ifade edilmişti. O korkunç alevlerin homurtusu ve mahşerin o sağır edici kaosu içinde, nereden geldiği belli olmayan, tüm kainatı çınlatan ve iliklere kadar işleyen o meçhul ve otoriter ses ("Ve kîle / Denildi ki"), aklın sığınacak hiçbir yer bulamadığı o mutlak çaresizlik ve yüzleşme anının fon müziğidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edilgen sözün teolojik yargı boyutunu inceler. Dünyadayken müşrikler putlarının başında yüksek sesle bağırıyor, İbrahim'i susturmaya çalışıyorlardı. Ancak ahirette roller tamamen tersine döner. Dünyanın o kaba saba, gürültücü ve otoriter müşrikleri, o gün sadece sessiz, ezik ve edilgen birer dinleyicidirler. O kozmik mahkemede sadece hakikatin o mutlak sesi ("kîle") yankılanır ve suçlular o sesin altında kelimenin tam anlamıyla ezilirler.

        Lehüm (لَهُمْ)

        İçin, -e/a, tahsis anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile "onlar" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir ("Onlara / Onlar için").

        Gabriel Said Reynolds, "hüm" (onlar) zamirinin mahşer sahnesindeki yalıtıcı ve tecrit edici işlevini tahlil eder. 90. ayette cennet "müttekîn" (sakınanlar) için özel olarak tahsis edilmişti. Şimdi bu zamir, o milyarlarca insanın toplandığı mahşer meydanında, dünyadayken kibre kapılan, putlara tapan ve zorbalık yapan o spesifik kitleyi (müşrikleri/ğâvîn'i) kalabalıktan koparıp alır. İlahi hitap, o güruhu "lehüm" diyerek hedef tahtasına oturtur; bu, anonim bir kalabalığın içinde saklanmanın imkansızlaştığı o mutlak ve toplu bir ifşa/rezillik anıdır.

        Eyne (أَيْنَ)

        Arapçada mekan ve yer sormak için kullanılan "nerede, nereye" anlamlarındaki istifham (soru) zarfıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "eyne" zarfının buradaki teolojik ve retorik kullanımını tahlil eder. Soru edatları normalde bilinmeyen bir bilgiyi öğrenmek (istifham) için kullanılır. Ancak mahşer gününde, hele ki her şeyi bilen mutlak Yaratıcı tarafından sorulan bu "Eyne?" (Nerede?) sorusu, bir bilgi talebi değildir; "istifham-ı tevbîhî ve takrîrî"dir (azarlama, kınama ve çaresizliği itiraf ettirme). Bu soru, muhatabın hiçbir cevap veremeyeceği kadar ağır bir psikolojik eziyet ve acziyet beyanıdır.

        Dücane Cündioğlu, "nerede" (eyne) sorusunun barındırdığı felsefi trajediyi inceler. İnsan fani dünyada varoluşsal korkularını bastırmak için kendine sahte merkezler, sığınaklar, putlar ve ideolojiler inşa eder. Bütün bir ömrünü o sahte merkezlerin etrafında (orada) kalarak geçirir. Ahirette sorulan "Eyne?" (Nerede onlar?) sorusu, insanın dünyada kendi elleriyle ördüğü o devasa yanılsama duvarlarının, putların ve iktidarların aslında mutlak bir "yokluktan/hiçlikten" ibaret olduğunun yüzüne çarpılmasıdır. Güvendiğin dağların, sığındığın otoritelerin ontolojik olarak sıfırlandığı, kaybolduğu ve bulunamadığı (eyne) o an, aklın en büyük iflas anıdır.

        Mâ (مَا)

        Arapçada "ne, o şeyler ki, hangi şey" anlamlarına gelen, genellikle akılsız varlıklar, eşyalar ve durumlar için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) veya istifham (soru) edatıdır ("O taptığınız şeyler").

        Michael Cook, bu edatın politik teolojideki küçümseyici işlevini tahlil eder. İlahi ses onlara "Nerede o taptığınız ulu tanrılar, krallar, efendiler (Men)?" diye hitap etmez. Dünyadayken uğruna kurbanlar kestikleri, hayatlarını adadıkları, dokunulmaz kıldıkları o nesneleri; sıradan, cansız, iradesiz ve ne idüğü belirsiz kaba eşyalar (mâ) olarak niteler. "Mâ" edatının kullanımı, putperestliğin devasa mitolojik evrenini tek bir heceyle çöpe atan, o sahte tanrıları gramatikal olarak akılsızlar sınıfına hapsedip hiçleştiren muazzam bir teolojik aşağılamadır.

        Küntüm (كُنْتُمْ)

        Olmak, bulunmak, var olmak ve süreklilik bildirmek anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs mazi (nakıs) fiildir ("Siz idiniz / Olageldiğiniz").

        İbn Fâris, k-v-n (ك و ن) kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması ve bir hal/durum üzere istikrar bularak uzun süre devam etmesi" anlamını taşıdığını aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu geçmiş zaman nakıs fiilinin (küntüm) eskatolojik (ahiret) bağlamdaki varoluşsal hüznünü okur. Dünyadayken müşrikler putlara tapma işini şimdiki zamanın bir kibriyle, büyük bir özgüvenle sürdürüyorlardı. Ancak mahşerde söylenen bu "küntüm" (idiniz) fiili, o koca bir ömür süren şatafatlı putperest ritüellerinin, kabile asabiyesinin ve tiranlığın artık tamamen bitmiş, geri döndürülemez bir geçmişte kalmış, faydasız ve kapkaranlık bir tarih (yanılgı) yaprağına dönüştüğünün linguistik ispatıdır. Eylem bitmiş, sadece o ağır ve ebedi fatura kalmıştır.

        Ta'büdûn (تَعْبُدُونَ)

        Boyun eğmek, itaat etmek, kulluk yapmak, tapınmak ve köle olmak anlamlarına gelen a-b-d (ع ب د) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir. "Küntüm" fiili ile birleştiğinde geçmişte başlayıp süreklilik arz eden bir eylemi (hikâye-i muzari) ifade eder ("Sürekli tapmakta olduğunuz / Tapıp durduğunuz").

        İbn Fâris, a-b-d (ع ب د) kökünün temelinde "tamamen pürüzsüzleşmek, alçalmak, kendi iradesinden ve özgürlüğünden vazgeçerek kendini mutlak surette bir başkasının emrine, tahakkümüne ve tasarrufuna köle olarak teslim etmek" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "ibadet" mefhumunun ontolojik çelişkisini tahlil eder. Müşrikler o putları veya ataları salt sevgiyle anmıyorlardı; onlara "ta'büdûn" (kölelik/ibadet) ediyorlardı. Yani aklın, iradenin ve varoluşun dümenini o cansız taşlara veya yozlaşmış geleneklere teslim etmişlerdi. Mahşerdeki bu soru, fani ve aciz nesneler karşısında kendi haysiyetini ayaklar altına alan insan aklının, o gönüllü köleliğinin yüzüne vurulmasıdır.

        Patricia Crone, ibadet (ta'büdûn) eyleminin sadece dinsel bir tapınma değil, kabile ve otorite bağlamında mutlak bir politik itaat olduğunu da inceler. "Nerede o tapıp durduklarınız?" sorusu, sadece Kâbe'nin etrafına dizilmiş heykelleri (Lat, Menat, Uzza) hedef almaz; aynı zamanda yeryüzünde tanrılık taslayan tiranları, kayıtsız şartsız boyun eğilen kabile şeflerini, ataların yozlaşmış anayasalarını ve statükoyu da hedef alır. Dünyada o sahte otoritelerin önünde eğilenler (ta'büdûn), mahşer gününde o otoritelerin de kendileri gibi çaresizce diriltildiğini ve kimsenin kimseyi kurtaramayacağını gördüklerinde, kime "köle" olduklarının o kahredici faturasıyla yüzleşirler. İtaat edilen her sahte güç, o gün ortadan kaybolmuştur (eyne).

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X