رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 83. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şuara suresi 83. ayet, bağışlanma, ahiret, dua, şuara 83, şuara suresi, rab, hüküm, hikmet, salih
-
“Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.”
Rabbim! Bana hikmet ver. Bazıları “hükm”ü anlayış ve ilim ver, diye açıklamışlardır. İbrahim’in Rabb’inden kendisini “hüküm” üzere devamlı ve sabit kılmasını istemesi de mümkündür. Zira Allah ona ilim ve hikmet vermiş idi. Buna göre: “Bizi doğru yola ilet” (yani doğru yolda bizi sabitkadem kıl!” diye dua etmek gibi olur. Yahut “De ki Rabbim! İlmimi artır!” meâlindeki âyette olduğu gibi kendisine verdiğini artırmasını istemiş olur. Yahut İbrahim, Rabb’inden, insanlar arasında verdiği hükmünün kabul görmesini ve onların kalplerinde hükmüne karşı oluşabilecek zorluk ve sıkıntıyı kaldırmasını istemiş olur. Bu durumda duası, Hz. Peygamberin hükmü ile ilgili olarak şu buyruğuna benzerlik arzeder: “Hayır, Rabb’ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem kılmadıkça... iman etmiş olmazlar”.
Ve beni iyiler arasına kat! Yani salih kullarını hangi hal üzere yanına aldı isen beni de o hal üzere yanına al ki ben de onların arasına katılmış olayım. En doğrusunu Allah bilir ya, onun kendisini salihlere katmasını talep etmesi, kendilerine katılabilmek için onların öldükleri hal üzere ölmesini istemesidir ki o da İslâm üzere olmaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Rabbi (رَبِّ)
Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş "rabb" isminin, "benim" anlamındaki mütekellim (birinci tekil şahıs) zamiri (yâ) ile birleşmiş nida (seslenme) formudur. Ayette seslenme edatı (yâ) ve sondaki zamir (yâ) düşmüş, kelimenin esresi (kesra) aidiyeti belirtmek üzere kalmıştır ("Ey Rabbim").
İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün temelinde "bir şeye mutlak surette malik olmak ve onu kemale erene kadar her türlü tehlikeden koruyup gözeterek aşama aşama terbiye etmek" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "yâ" nida edatının ve aidiyet zamirinin dildeki düşüşünün (hazf) retorik ağırlığını tahlil eder. İbrahim, putperestlere karşı yaptığı o uzun, rasyonel ve polemik dolu konuşmayı bitirmiş; yüzünü kalabalıktan çevirip doğrudan Yaratıcısına dönmüştür. Nida edatının (Ey) kullanılmaması, kul ile Yaratıcı arasına girebilecek dilsel bir mesafenin bile ortadan kaldırıldığını, fıtri ve mutlak bir yakınlık (kurbiyet) anına geçildiğini gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitabın tebliğ psikolojisindeki kopuşunu inceler. İbrahim, kavmine yönelttiği reddiyeyi tamamladıktan sonra, o kaskatı ve sağır toplumun içinde hissettiği o devasa varoluşsal yalnızlığı "Rabbi" yakarışıyla aşar. Dış dünyadaki yıkıcı ve dışlayıcı kalabalığa (kavme) karşı, iç dünyasındaki yegâne dayanağa, yani kendisini anlayan, koruyan ve terbiye eden mutlak otoriteye (Rabbine) sığınarak dikey bir iletişim hattı kurar.
Heb (هَبْ)
Karşılıksız vermek, bağışlamak ve hibe etmek anlamlarına gelen v-h-b (و ه ب) kökünden türemiş ikinci tekil şahıs emir (dua/talep) fiilidir ("Bağışla / Lütfet / Armağan et").
İbn Fâris, v-h-b (و ه ب) kökünün özünde "bir malı, yeteneği veya nimeti, karşı taraftan hiçbir bedel, karşılık, ivaz veya menfaat beklemeksizin tamamen özgür iradeyle ve cömertçe vermek" anlamının bulunduğunu aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "vehb/hibe" kavramını Cahiliye dönemi ticaret ahlakı üzerinden okur. Antik kabile sisteminde her iyiliğin ve hediyenin mutlaka sosyal veya ekonomik bir karşılığı (minnet borcu) vardı. İbrahim'in Allah'tan talebini "Heb" (karşılıksız hibe et) fiiliyle yapması, ilahi lütfun insan eylemiyle (kesb) satın alınamayacak kadar yüce olduğunu, sadece Allah'ın mutlak zenginliği ve sonsuz cömertliği (Vehhâb sıfatı) üzerinden talep edilebileceğini gösteren teolojik bir devrimdir.
Dücane Cündioğlu, bu fiilin bilgi felsefesindeki (epistemolojik) karşılığını inceler. İnsanoğlu bilgiyi öğrenerek, tecrübe ederek (kesb yoluyla) elde edebilir. Ancak İbrahim'in birazdan isteyeceği şey (hüküm/hikmet), kitap okuyarak veya ustadan öğrenilerek "kazanılabilecek" sıradan bir bilgi değildir. O, ancak ilahi iradenin insanın kalbine "bağışlamasıyla" (vehb edilmesiyle) ulaşılabilecek bir aydınlanmadır. Kul gayret eder, ancak hakikati sadece Allah "hibe eder".
Lî (لِي)
İçin, -e/a, aidiyet anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile "bana / benim için" anlamındaki birinci tekil şahıs zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir.
Hukmen (حُكْمًا)
Hükmetmek, karar vermek, adaleti sağlamak, zulmü engellemek ve doğru hüküm çıkarmak anlamlarına gelen h-k-m (ح ك م) kökünden türemiş masdar/isimdir ("Hüküm / İlim / Hikmet / Doğru anlama yeteneği"). Eylemin nesnesi olduğu için fetha ile nasb edilmiştir.
İbn Fâris, h-k-m (ح ك م) kökünün temelinde "bir şeyi düzeltmek amacıyla onu bozulmaktan, zulümden veya aşırılıktan alıkoymak, engellemek ve sağlamlaştırmak" anlamının yattığını belirtir. Atın gemine (ağzındaki demire) atı zapt ettiği ve yanlış yöne gitmesini engellediği için "hakamet" denmesi bu köktendir. Hüküm de aklı sapkınlıktan alıkoyar.
Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" mefhumunun buradaki entelektüel boyutunu tahlil eder. Hüküm, sıradan bir bilgi (ilim) değildir. O, teorik bilgiyi eyleme dönüştürebilme, hak ile batılı, doğru ile yanlışı kesin çizgilerle birbirinden ayırt edebilme (furkan) ve eşyanın tabiatını derinlemesine kavrama yeteneğidir (hikmettir). İbrahim, putların sahteliğini zaten bilmektedir; ancak o, bu bilgiyi kitlelerin zihnindeki karanlığı yırtacak sarsılmaz bir felsefi silaha (hükme) dönüştürmeyi talep eder.
Patricia Crone, bu kelimenin politik teolojideki karşılığını okur. Kabile toplumlarında "hüküm" (yasa/karar yetkisi) ataların geleneklerine, yaşlılar meclisine veya kabile şefine aittir. İbrahim, babasını ve kavmini karşısına alarak bu dünyevi otoriteyi (geleneksel hükmü) tamamen reddetmiştir. Şimdi ise Allah'tan, o reddettiği dünyevi otoritenin yerine, insanlara boyun eğdiren siyasi bir iktidar değil; zihinleri özgürleştiren bağımsız, aşkın ve ilahi bir yargı/kavrama yeteneği (hukmen) talep etmektedir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, hüküm kavramının varoluşsal inşasını inceler. Bir toplumun putlarını kırmak (fiziksel reddiye) işin sadece başlangıcıdır. Yıkılan o sahte inançların yerine hakikati, adaleti ve tevhidi yeniden inşa edebilmek için keskin bir akla, felsefi bir derinliğe ve ilahi bir kılavuzluğa (hükme) ihtiyaç vardır. İbrahim, "Bana hüküm ver" diyerek aslında yeryüzünde tevhidi temsil edecek o devasa zihinsel ve ahlaki donanımı talep etmektedir.
Ve elhıknî (وَأَلْحِقْنِي)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; ulaşmak, yetişmek, katılmak ve peşine düşmek anlamlarına gelen l-h-k (ل ح ق) kökünden, if'âl babında (ilhâk) türetilmiş ikinci tekil şahıs emir (dua/talep) fiilinin ve "beni" anlamındaki mütekellim zamirinin (nî) birleşimidir ("Ve beni kat / beni peşlerine ekle / ulaştır").
İbn Fâris, l-h-k (ل ح ق) kökünün temel anlamının "arada hiçbir boşluk, kopukluk veya mesafe kalmayacak şekilde bir şeye yetişip onunla sıkıca birleşmek, onun bir parçası haline gelmek" olduğunu aktarır.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin if'âl babında (ilhâk) kullanılmasındaki edebi ve teolojik inceliği tahlil eder. İbrahim "Ben onlara katılayım" demez; eylemi Allah'a havale ederek "Sen beni onlara ilhak et" der. Bu, insanın kendi başına, sadece kendi ibadetleriyle o yüce mertebeye ulaşmasının (yetişmesinin) zorluğunu; o makama ancak Allah'ın kulunu özel bir lütufla "çekip yukarı almasıyla" (ilhâk etmesiyle) varılabileceğini gösteren derin bir acziyet itirafıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ilhâk" fiilindeki dilsel hareketliliği ve ontolojik göçü okur. İbrahim, kıssanın başından beri ailesinden, babasından ve kavminin taptığı putlardan adım adım, radikal bir şekilde kopmuştur. Zihinsel ve sosyal bağlarını (aidiyetlerini) sıfırlamıştır. Şimdi bu fiil (elhıknî) ile koparılan o bağların yerine yepyeni, kan bağına değil tamamen inanca (tevhide) dayalı yepyeni bir aidiyet zincirine "eklemlenmeyi" talep eder.
Bi's-sâlihîn (بِالصَّالِحِينَ)
Birliktelik, beraberlik ve vasıta bildiren "bi" (بِ) harf-i ceri ile; iyi olmak, düzelmek, onarılmak, barışçıl olmak ve yozlaşmadan uzak kalmak anlamlarına gelen s-l-h (ص ل ح) kökünden türemiş ism-i fâil/sıfat kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Harf-i cerden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("Salihlerin arasına / İyiler ve erdemliler topluluğuna").
İbn Fâris, s-l-h (ص ل ح) kökünün temelinde "bozulmanın, çürümenin ve yıkımın (fesadın) tam zıddı olarak; bir şeyin asli ve sağlam fıtratına uygun olması, düzgün işlemesi ve fayda üretmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "salih" mefhumunun Kur'ani ahlak felsefesindeki merkezî rolünü tahlil eder. Salih olmak sadece pasif bir şekilde "iyi insan olmak" değildir. O, yeryüzündeki putperest yozlaşmayı (fesadı) aktif olarak tamir eden, kendi varoluşsal ayarlarını ilahi iradeye göre düzeltmiş ve eylemleriyle yeryüzüne ontolojik bir "sağlamlık" (s-l-h) getiren dinamik bir erdemlilik halidir.
Michael Cook, bu kelimeyi sosyolojik ve tarihsel bir aidiyet talebi (yeni bir millet inşası) olarak inceler. İbrahim'in reddettiği kavmi "müşrikler/fasitler" topluluğuydu. Sosyal bir varlık olan insan tamamen yalnız kalamaz. İbrahim, babasının ve kabilesinin şemsiyesinden çıkarken, Allah'tan kendisini tarihin o görünmez ama sarsılmaz cemaatine, yani zamandan ve mekândan bağımsız olan "Salihler" (peygamberler ve erdemliler) kervanına katmasını ister. Bu, kandan ve topraktan doğan biyolojik milliyetçiliğin yerine, ahlak ve tevhit eksenli bir "inanç kardeşliğinin/milliyetinin" Kur'an lügatindeki inşasıdır. İbrahim artık etnik bir kavmin değil, "Salihlerin" mensubudur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla