Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 81. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 81. Ayet

    وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżî yumîtunî śümme yuhyîn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      75-76. “İbrahim dedi ki: ‘İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü?

      77. “İyi bilin ki âlemlerin Rabb’i dışında taptıklarınız benim düşmanımdır;”

      78. “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”

      79. “Beni yediren ve içirendir.”

      80. “Hastalandığım zaman bana şifa verendir.”

      81. “Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır.”

      82. “Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur.”


      İbrahim onlara şöyle dedi: İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü? Sonra da onların ve daha önceden putlara tapan atalarının kendisine düşman olduklarını sadece âlemlerin Rabb’inin bundan hariç olduğunu bildirdi. O âlemlerin Rabb’ini istisna etti. Bu istisnanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar bana düşmandır ve ben onlardan uzağım, sadece onlardan âlemlerin Rabb’ine tapıyor olanlar hariç. Buna göre âyette ızmâr şöyle bir gizli cümle takdir edilebilir: Yani onların hepsi benim için düşmandır sadece âlemlerin Rabb’ine kulluk edenler bundan hariçtir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Allah buyurmuştur ki hem tapan hem de tapılan hepsi benim düşmanımdır, sadece âlemlerin Rabb’i hariçtir. Yani kendisine kulluk edilmeyi hak eden gerçek mâbût hariçtir; o benim dostumdur. Bazıları şöyle demişlerdir: Aslında bu cümlede istisna yoktur, “illâ” ile başlayan kısım yeni bir cümledir. Sanki şöyle demiş gibidir: Siz ve daha önce geçen atalarınız hepsi de benim düşmanımdır. Lâkin âlemlerin Rabb’i beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur. O, bütün bunları onlara saydı. Bununla şunu demek istedi: Çünkü tapınmaya yegâne lâyık olan ancak bütün bunları yapmaya muktedir olandır. O da sizin ve atalarınızın tapmakta olduğunuz putlar değil, yarar vermeye ve zararı savmaya muktedir olan Allah’tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vellezî (وَالَّذِي)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, kendisinden sonraki cümleyi (sıla cümlesini) kendisinden önceki isme bağlayan "o ki, -en/-an" anlamlarındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) "ellezî" (الَّذِي) edatının birleşimidir ("Ve O ki").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu ism-i mevsulün ayet başlarında tekrar edilmesinin belagatteki atıf (vasl) ve ta'zîm (yüceltme) işlevini tahlil eder. İbrahim, Rabbini tanıtırken "Beni yaratan, doyuran, şifa veren ve öldürecek olan O'dur" şeklinde fiilleri peş peşe tek bir cümleye sıkıştırmaz. Her bir devasa eylemin başına "Vellezî" (Ve O ki) edatını getirerek, insanın varoluşundaki her bir durağı (hastalık, rızık, ölüm) Allah'ın kudretinin mutlak ve bağımsız birer tecelli sahnesi olarak dilde anıtlaştırır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu gramatikal tekrarın (vellezî) metnin psikolojik ritmine kattığı o sarsılmaz aidiyet duygusunu inceler. Müşrikler taptıkları cansız nesnelerle hiçbir ontolojik bağ kuramazken; İbrahim, "Vellezî" diyerek doğduğu andan öleceği ana kadar hayatının her milimetresini o Yüce İrade'ye bağlamış, varoluşsal yalnızlığını bu edatın tekrarıyla ilmek ilmek dokuyarak ortadan kaldırmıştır.

        Yümîtünî (يُمِيتُنِي)

        Ölmek, cansızlaşmak, hayatını yitirmek, sükûnete ermek ve gücü kesilmek anlamlarına gelen m-v-t (م و ت) kökünden, if'âl babında (imâte) türetilmiş üçüncü tekil şahıs muzari (şimdiki/geniş/gelecek zaman) fiili ile "beni" anlamındaki mütekellim (birinci tekil şahıs) zamiri "nî"nin (نِي) birleşimidir ("Beni öldürür / Benim canımı alır").

        İbn Fâris, m-v-t (م و ت) kökünün temelinde "hareketin, büyümenin ve sıcaklığın (hayatın) tam zıddı olarak; canlının veya nesnenin her türlü enerjisini, duyusunu ve eylemini yitirerek mutlak bir sükûnete, donukluğa ve hiçliğe gömülmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "imâte" (öldürme) eyleminin ontolojik mahiyetini tahlil eder. Ölüm, varlığın tamamen yok olması (adem-i mutlak) değil; bedeni ayakta tutan ruhun, Yaratıcı'nın emriyle o bedenden sökülüp alınması, insanın bir halden başka bir hale geçmek üzere eylemsiz bırakılmasıdır. Fiilin if'âl babında ve geçişli (müteaddi) kullanılması, ölümün kendi kendine olan bir "tükeniş" değil, dışarıdan doğrudan müdahale ile gerçekleşen aktif bir ilahi "fiil" (imâte) olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bu kelimenin Cahiliye düşüncesindeki yıkıcı karşılığını inceler. Putperest Arap aklı, ölümü kör bir tesadüf, anlamsız bir biyolojik son veya acımasız zamanın (Dehr'in) insanı öğütüp yok etmesi olarak görüyordu (Dehriyyûn). Ölüm, karşısında titrenilen ama kime ait olduğu bilinmeyen meçhul bir terördü. İbrahim, "Yümîtünî" (Beni O öldürecektir) diyerek; ölümü o anlamsız, kör ve korkunç "zamanın" (Dehr'in) elinden alır ve onu bizzat kendisini yaratan, şifa veren, şefkatli Rabb'inin şuurlu ve planlı bir eylemine dönüştürür. Ölüm anlamsız bir yok oluş değil, Sahib'in kulunu geri çağırmasıdır.

        Gabriel Said Reynolds, "can alma" (imâte) eyleminin geç antik çağ polemiklerindeki sınır belirleyici gücünü okur. Müşrikler putlarından rızık, yağmur veya hastalıktan korunma (şifa) bekliyorlardı; ancak hiçbir putperest, putunun kendisine "hayat verdiğini" veya "canını alacağını" iddia edecek kadar ileri gidemezdi. Hayat ve ölüm, paganizmin bile putlara atfetmeye cesaret edemediği iki devasa mutlak ontolojik sınırdır. İbrahim, "Beni öldürecek olan da O'dur" diyerek, ilahlık iddiasını doğrudan varoluşun o aşılamaz kalesine (ölüme) kurar.

        Dücane Cündioğlu, ölüm fiilinin birinci tekil şahsa (nî/beni) bağlanmasındaki felsefi teslimiyeti tahlil eder. İnsan zihni ölümden kaçar, onu hep başkalarının (üçüncü şahısların) başına gelen uzak bir fenomen olarak kodlar. İbrahim ise "Yümîtünî" (Beni öldürecektir) diyerek kendi biyolojik sonluluğuyla, varoluşsal hiçliğiyle ve kaçınılmaz ölümüyle en üst düzeyde yüzleşir. Fani olduğunu bilmek ve kendi ölümünü mutlak bir teslimiyetle Yaratıcı'sının kudretine (şefkatine) havale etmek, aklın kibre karşı kazandığı en büyük felsefi zaferdir.

        Sümme (ثُمَّ)

        Arapçada "sonra, daha sonra, ondan sonra" anlamlarına gelen, iki eylem veya durum arasında geniş bir zaman aralığının, mühletin veya ertelenmenin (terâhî) bulunduğunu bildiren atıf (bağlaç) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın "fe" (anilik bildiren bağlaç) edatından farkını ve bu ayetteki kusursuz teolojik işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette hastalık ve şifa arasındaki geçiş "fe" (Bunun üzerine / Anında şifa verir) ile sağlanmıştı; çünkü şifa, hastalık krizine anında yapılan bir müdahaledir. Ancak ölüm (imâte) ile diriliş (ihyâ) arasına "Sümme" (Daha sonra) edatı konulmuştur. Bu edat, bedenin toprağa girmesi ile kıyametin kopması arasında geçecek olan o devasa, karanlık ve eylemsiz zaman boşluğunu (Berzah âlemini) tek bir kelimeyle dilin içine hapseder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "sümme" edatının yarattığı o muazzam eskatolojik (ahiret inancına dair) ufku inceler. Cahiliye aklı ölümle (yümîtünî) duvara toslar ve her şeyin orada bittiğine inanırdı. İbrahim'in bu cümlenin ortasına "sümme" (sonra) edatını yerleştirmesi, ölümün mutlak ve nihai bir son olmadığını; aksine, hikayenin henüz bitmediğini, ölümün sadece bir sonraki büyük ilahi eyleme (dirilişe) geçmek için verilmiş geçici bir ontolojik mola (fasıla) olduğunu muhatapların zihnine bir tokat gibi çarpar. Ölüm, bitiş değil; "sümme" ile bağlanan bir bekleme odasıdır.

        Yuhyîn (يُحْيِينِ)

        Yaşamak, diri olmak, canlanmak ve hayat bulmak anlamlarına gelen h-y-y (ح ي ي) kökünden, if'âl babında (ihyâ) türetilmiş üçüncü tekil şahıs muzari (geniş/gelecek zaman) fiili ile "bana" anlamındaki kaynaştırma nun'u ve mütekellim zamiri "yâ"nın birleşimidir ("Bana can verir / Beni yeniden diriltir / Yaşatır"). Ayet sonlarındaki ses ahenginden (fâsıla) dolayı kelimenin sonundaki "yâ" harfi düşürülmüştür (Aslı yuhyînî'dir).

        İbn Fâris, h-y-y (ح ي ي) kökünün temel anlamının "ölümün, eylemsizliğin ve sükûnetin tam zıddı olarak; bir varlığa dışarıdan bir ruhun, nefesin, hareketin ve algı yeteneğinin verilerek onun varlık sahasında diri (canlı) kılınması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihyâ" eyleminin bu bağlamdaki ontolojik boyutunu tahlil eder. Yaratılışın başında insanı hiçlikten (ademden) çıkarıp var etmek "halk/inşâ" eylemidir. İhya ise, daha önce var olmuş, yaşamış, ancak sonradan parçalanıp toprağa karışmış (ölmüş) bir bedene, bozulan o yapısını yeniden kurarak ruhunu geri iade etme (ba's) eylemidir. Ölümü yaratan kudretin, o ölümün içinden yeniden hayat fışkırtması (ihyâ), Yaratıcı'nın varlık üzerindeki mutlak ve sınırsız manipülasyon gücünün (kudretinin) ispatıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ölüm (yümîtünî) ve hayat (yuhyîn) kelimelerinin aynı ayette, aynı özneye (Allah'a) bağlanmasındaki o devasa zıtlığı (tıbâk sanatını) inceler. İnsan aklı çelişkileri aynı anda barındıramaz; öldüren şey yok edicidir, yaşatan şey ise var edicidir. Ancak İbrahim, varoluşun en büyük iki zıtlığını (hayat ve ölüm) tek bir ilahi cümlenin ve tek bir kudretin (Hüve) içinde eritir. Allah, hem yokluğun (ölümün) hem de varlığın (hayatın) yegâne sahibidir.

        Michael Cook, bu diriltme (yuhyîn) fiilinin putperest aristokrasiye karşı oluşturduğu sarsıcı politik ve ahlaki tehdidi okur. Müşrikler, sadece bu dünyada (dünya hayatında) kurdukları statüko, zenginlik ve sömürü düzeniyle ilgileniyorlar; ölümden sonraki bir hayatı (ihyâyı) şiddetle reddediyorlardı. Çünkü diriliş demek, bu dünyada yapılanların hesabının sorulacağı, köle ile efendinin eşitleneceği devasa bir mahkeme (ahiret) demekti. İbrahim, "Beni diriltecek olan O'dur" diyerek, putperestlerin sığındığı "sorumsuzluk ve hiçlik" felsefesini paramparça eder. Diriliş (yuhyîn), zalimler için bir umut değil, ilahi adaletin tecelli edeceği o korkunç uyanış anıdır.

        Angelika Neuwirth, geç antik çağ dini söylemlerinde bu fiilin "eskatolojik sıçrama" (ahiretçi kopuş) olarak işlevini tahlil eder. İbrahim'in monologu başından beri şu anki hayatla (yaratılma, yeme, içme, hastalanma) ilgili fiillerle ilerlemiştir. Ancak cümlenin sonunda aniden "Yuhyîn" (Beni diriltecektir) fiilinin kullanılması, anlatıyı dünyevi (seküler/maddi) boyuttan koparıp aniden kozmik ve ebedi (eskatolojik) bir ufka fırlatır. İnsanın hikayesi toprağın altında bitmez; İbrahim'in inandığı Tanrı, sadece tabiatı (rızkı/şifayı) değil, zamanın sonunu ve ebediyeti de elinde tutan o mutlak kudrettir. Putlar sadece dünyada aciz değillerdir; asıl acziyetleri, ebediyet (diriliş) karşısındaki o mutlak yokluklarıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X