Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 78. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 78. Ayet

    اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżî ḣalekanî fehuve yehdîn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      75-76. “İbrahim dedi ki: ‘İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü?

      77. “İyi bilin ki âlemlerin Rabb’i dışında taptıklarınız benim düşmanımdır;”

      78. “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”

      79. “Beni yediren ve içirendir.”

      80. “Hastalandığım zaman bana şifa verendir.”

      81. “Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır.”

      82. “Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur.”


      İbrahim onlara şöyle dedi: İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü? Sonra da onların ve daha önceden putlara tapan atalarının kendisine düşman olduklarını sadece âlemlerin Rabb’inin bundan hariç olduğunu bildirdi. O âlemlerin Rabb’ini istisna etti. Bu istisnanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar bana düşmandır ve ben onlardan uzağım, sadece onlardan âlemlerin Rabb’ine tapıyor olanlar hariç. Buna göre âyette ızmâr şöyle bir gizli cümle takdir edilebilir: Yani onların hepsi benim için düşmandır sadece âlemlerin Rabb’ine kulluk edenler bundan hariçtir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Allah buyurmuştur ki hem tapan hem de tapılan hepsi benim düşmanımdır, sadece âlemlerin Rabb’i hariçtir. Yani kendisine kulluk edilmeyi hak eden gerçek mâbût hariçtir; o benim dostumdur. Bazıları şöyle demişlerdir: Aslında bu cümlede istisna yoktur, “illâ” ile başlayan kısım yeni bir cümledir. Sanki şöyle demiş gibidir: Siz ve daha önce geçen atalarınız hepsi de benim düşmanımdır. Lâkin âlemlerin Rabb’i beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur. O, bütün bunları onlara saydı. Bununla şunu demek istedi: Çünkü tapınmaya yegâne lâyık olan ancak bütün bunları yapmaya muktedir olandır. O da sizin ve atalarınızın tapmakta olduğunuz putlar değil, yarar vermeye ve zararı savmaya muktedir olan Allah’tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezî (الَّذِي)

        Arapçada kendisinden sonra gelen cümleyi (sıla cümlesini) kendisinden önceki isme bağlayan, "o ki, -en/-an" anlamlarına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. Bir önceki ayetteki "Rabbe'l-âlemîn" (Âlemlerin Rabbi) isminin sıfatı/açıklayıcısı konumundadır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde ism-i mevsullerin belagatteki "tavsif ve tahsis" (niteleme ve sınırlandırma) işlevini tahlil eder. İbrahim, düşman ilan ettiği putların karşısına koyduğu o mutlak "Rabb"i soyut ve ulaşılamaz bir kavram olarak bırakmaz. "Ellezî" (O ki) edatıyla, o evrensel gücü doğrudan kendi şahsi varoluş hikâyesine bağlar ve muhataplarının zihninde Rabb'in kimliğini somut eylemler (yaratma ve hidayet) üzerinden tanımlamaya başlar.

        Halakanî (خَلَقَنِي)

        Yaratmak, yoktan var etmek, ölçülendirmek ve biçim vermek anlamlarına gelen h-l-k (خ ل ق) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiili ile "beni" anlamındaki mütekellim (birinci tekil şahıs) zamiri "nî"nin (نِي) birleşimidir ("Beni yarattı / var etti").

        İbn Fâris, h-l-k (خ ل ق) kökünün temelinde "bir şeyi daha önce bir benzeri veya örneği olmaksızın (yoktan) icat etmek, ona mutlak bir pürüzsüzlükle ölçü, miktar ve kusursuz bir form kazandırmak" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" (yaratma) eyleminin ontolojik farkını inceler. İnsanlar da bir araya gelip taştan veya tahtadan bir şeyler "yapabilirler" (sın' / amel). Ancak "halaka" fiili, sadece malzemeye şekil vermek değil, o malzemenin kendisini ve onun tabi olacağı fiziksel/biyolojik yasaları da bizzat yoktan var etmektir. İbrahim'in bu fiili kullanması, kitlelerin "kendi elleriyle yonttukları" (yaptıkları) putların acizliği ile, İbrahim'i (ve evreni) yoktan "yaratan" gücün (Hâlık'ın) o kıyas kabul etmez ihtişamını çarpıştırmaktır.

        Gabriel Said Reynolds, "yaratan" (Hâlık) mefhumunun geç antik çağdaki polemik değerini okur. İbrahim, putperestlere "Sizin taptığınız şeyler mi daha yüce, yoksa beni yaratan mı?" demez. Çünkü putlar ontolojik olarak yaratılmış (mahlûk), şekil verilmiş ve edilgen nesnelerdir. İbrahim, aidiyetin ve kulluğun asıl gerekçesini "yaratılış" üzerine kurarak; ancak ve ancak insanı varlık sahasına çıkaran iradenin tapınılmaya (ibadete) layık olabileceğini felsefi bir manifesto olarak ilan eder.

        Dücane Cündioğlu, yaratılma eyleminin (halakanî) insanın bireyselleşmesindeki rolünü tahlil eder. Müşrikler meşruiyetlerini biyolojik "atalarından" (âbâ) alıyorlardı. İbrahim ise "halakanî" (O beni yarattı) diyerek, kendi varoluşunun temelini anne-babasına, genetiğine veya kabile geleneğine değil; doğrudan doğruya mutlak Yaratıcı'ya bağlar. "Beni yaratan varlık, atalarımdan da, putlardan da, kabileden de önce gelir." Bu fiil, sahte aidiyet bağlarının koparılıp, insanın doğrudan ontolojik köküne (Hâlık'ına) rücu etmesidir.

        Fe hüve (فَهُوَ)

        Takip ve nedensellik (sebep-sonuç) bildiren "fe" (فَ) harfi ile, "o" anlamındaki üçüncü tekil şahıs ayrık (munfasıl) zamiri "hüve"nin (هُوَ) birleşimidir ("İşte/Böylece O").

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "fe" bağlacının bu iki eylem (yaratma ve yol gösterme) arasında kurduğu o muazzam teolojik köprüyü inceler. "Beni yarattı, fe (o halde / bunun doğal bir sonucu olarak) bana yol gösteren de O'dur." Bu yapı, Allah'ın evreni yaratıp kendi haline terk ettiğini savunan pasif/uzak tanrı tasavvurunu (deizmi) yıkar. Yaratılış eylemi bittiği an, ilahi müdahale bitmez; aksine, "fe" bağlacıyla o yaratılan varlığın (insanın) yönlendirilmesi süreci anında ve zorunlu olarak başlar.

        Yehdîni (يَهْدِينِ)

        Yol göstermek, kılavuzluk etmek, hedefe ulaştırmak ve doğruya yöneltmek anlamlarına gelen h-d-y (ه د ي) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilin ve "bana" anlamındaki kaynaştırma nun'u ile mütekellim zamirinin (ni) birleşimidir ("Bana yol gösteriyor / Kılavuzluk ediyor"). Ayet sonu ahenginden (fâsıla) dolayı kelimenin sonundaki "yâ" harfi düşmüştür (Aslı yehdînî'dir).

        İbn Fâris, h-d-y (ه د ي) kökünün temel anlamının "yolunu kaybetmiş veya hedefi bilmeyen birine nezaketle, şefkatle ve onu koruyarak asıl hedefine (menziline) kadar önderlik etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının yaratılışla olan organik bağını tahlil eder. Hidayet sadece dini kurallar (şeriat) göndermek değildir. Vücuttaki organların işlevlerini bilmesi, hayvanların içgüdüleriyle hareket etmesi (tekvînî hidayet) de, aklın hakikati bulması (teşrîî hidayet) de aynı kökten beslenir. İbrahim, "Beni yaratan O'dur, varlık gayemi ve nasıl yaşayacağımı bilecek olan, rotamı çizecek olan (yehdîni) de sadece O'dur" diyerek, varoluşun kullanım kılavuzunu yaratıcıdan başka hiçbir otoritede (putlarda veya atalarda) aramayacağını ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu iki fiil (halakanî ve yehdîni) arasındaki zaman kipi farkının felsefi derinliğini okur. Yaratma eylemi (halakanî), mazi (geçmiş zaman) kipiyle gelmiştir; zira insanın fiziksel var edilişi geçmişte olup bitmiş tekil bir olaydır. Ancak hidayet/yol gösterme eylemi (yehdîni), muzari (geniş/şimdiki zaman) kipiyle gelmiştir. Çünkü insan aklı, her an sapmaya, yanılmaya ve yönünü kaybetmeye müsaittir. Dolayısıyla hidayet, geçmişte verilip bitmiş bir hediye değil, İbrahim'in (ve insanın) her saniye muhtaç olduğu ve Allah'ın her saniye aktif olarak sürdürdüğü dinamik, kesintisiz ve eylemsel bir kılavuzluktur.

        Michael Cook, bu fiilin (yehdîni) politik ve sosyal otorite bağlamındaki reddiyesini inceler. Müşrikler, hayatlarının rotasını, hukukunu ve ahlakını kendi atalarından, kültlerinden ve taptıkları putların rahiplerinden alıyorlardı (Toplumsal kılavuzluk/hidayet). İbrahim, "Bana yol gösteren (yehdîni) sadece O'dur" diyerek, kabilenin, toplumun ve statükonun o baskıcı "ideolojik rehberliğini" elinin tersiyle iter. İnsan, yolunu bulmak için toplumun karanlık adetlerine değil, kendisini varlık sahnesine çıkaran o mutlak, aydınlık ilahi pusulaya tabidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X