فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 77. Ayet
Daralt
X
-
75-76. “İbrahim dedi ki: ‘İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü?
77. “İyi bilin ki âlemlerin Rabb’i dışında taptıklarınız benim düşmanımdır;”
78. “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”
79. “Beni yediren ve içirendir.”
80. “Hastalandığım zaman bana şifa verendir.”
81. “Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır.”
82. “Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur.”
İbrahim onlara şöyle dedi: İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü? Sonra da onların ve daha önceden putlara tapan atalarının kendisine düşman olduklarını sadece âlemlerin Rabb’inin bundan hariç olduğunu bildirdi. O âlemlerin Rabb’ini istisna etti. Bu istisnanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar bana düşmandır ve ben onlardan uzağım, sadece onlardan âlemlerin Rabb’ine tapıyor olanlar hariç. Buna göre âyette ızmâr şöyle bir gizli cümle takdir edilebilir: Yani onların hepsi benim için düşmandır sadece âlemlerin Rabb’ine kulluk edenler bundan hariçtir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Allah buyurmuştur ki hem tapan hem de tapılan hepsi benim düşmanımdır, sadece âlemlerin Rabb’i hariçtir. Yani kendisine kulluk edilmeyi hak eden gerçek mâbût hariçtir; o benim dostumdur. Bazıları şöyle demişlerdir: Aslında bu cümlede istisna yoktur, “illâ” ile başlayan kısım yeni bir cümledir. Sanki şöyle demiş gibidir: Siz ve daha önce geçen atalarınız hepsi de benim düşmanımdır. Lâkin âlemlerin Rabb’i beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur. O, bütün bunları onlara saydı. Bununla şunu demek istedi: Çünkü tapınmaya yegâne lâyık olan ancak bütün bunları yapmaya muktedir olandır. O da sizin ve atalarınızın tapmakta olduğunuz putlar değil, yarar vermeye ve zararı savmaya muktedir olan Allah’tır.
Yorumu Yorumla
-
Fe innehüm (فَإِنَّهُمْ)
Takip, sonuç ve gerekçe (ta'lil) bildiren "fe" (فَ) harfi, cümleye mutlak kesinlik katan "inne" (إِنَّ) edatı ve "onlar" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşiminden oluşur ("Çünkü şüphesiz onlar").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "fe" bağlacının buradaki ta'lil (gerekçe bildirme) işlevini tahlil eder. İbrahim, bir önceki ayette ataların ve putların ne kadar büyük bir sapkınlık içinde olduğunu ilan etmişti. Bu ayete "Fe" (Çünkü/Şu bir gerçek ki) diyerek başlaması, o reddiyenin felsefi ve teolojik temelini, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir kesinlik edatıyla (inne) muhataplarının yüzüne çarpmasıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "hüm" (onlar) zamirinin metindeki psikolojik ve ontolojik yalıtımına odaklanır. İbrahim, atalarını, onların kültürünü ve taptıkları putları "biz" dairesinden tamamen çıkarıp, o şatafatlı putperest geleneği "hüm" (onlar/ötekiler) diyerek kendinden kesin hatlarla yalıtır. Bu zamir, kan bağının ve kültürel mirasın, hakikat karşısında tek kalemde silinip atılışının gramatikal ilanıdır.
Adüvvün (عَدُوٌّ)
Sınırı aşmak, haddi geçmek, saldırmak, husumet beslemek ve düşman olmak anlamlarına gelen a-d-v (ع د و) kökünden türemiş isim/sıfattır ("Düşmandır").
İbn Fâris, a-d-v (ع د و) kökünün temelinde "bir şeyin insicamını (uyumunu) bozmak, sınırı ihlal ederek karşı tarafa zarar vermek, aradaki bağı koparmak ve zıtlaşmak" anlamının bulunduğunu belirtir. Normal yürüyüş sınırını aşıp koşmaya "adv", haksız yere başkasının sınırını ihlal etmeye "udvân" denmesi bu yüzdendir.
Râgıb el-İsfahânî, "adüvv" (düşman) kavramının buradaki teolojik derinliğini inceler. Düşmanlık (adâvet), sadece kılıçla yapılan fiziksel bir savaş değildir; iki şey arasındaki mutlak ontolojik ve ahlaki zıtlığı (münâfât) ifade eder. İbrahim, cansız taşların (putların) canlanıp kendisine kılıç çekeceğini kastetmez. O nesnelere tapınmanın, insanın aklına, fıtratına ve ebedi kurtuluşuna tecavüz edip onu helake sürükleyeceği için, o putların insanın en büyük "varoluşsal düşmanı" (adüvv) olduğunu ilan eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bu kelimenin Cahiliye dönemindeki kabilevi (asabiye) kullanımını tahlil eder. Normalde bir çöl Arabı için "düşman", başka bir kabileden olan, su kaynaklarına saldıran veya aralarında kan davası bulunan kişidir. Ancak İbrahim, kendi öz babasını, kavminin saygı duyduğu atalarını ve putlarını "adüvv" (mutlak düşman) ilan ederek, dostluk (velayet) ve düşmanlık (beraet) kriterini kandan, soydan ve kabileden alıp tamamen teolojik bir zemine (tevhid eksenine) taşır. Düşman artık kabilenin rakibi değil, aklın ve hakikatin rakibidir.
Dücane Cündioğlu, düşmanlık (adâvet) mefhumunun felsefi radikalizmini inceler. İnsan, taptığı şeye karşı ontolojik bir sevgi, korku ve bağlılık (aidiyet) besler. Müşrikler o putları en büyük koruyucuları sanırken; İbrahim, putları nötr, zararsız veya anlamsız nesneler olarak bırakmaz. Onları, insan haysiyetinin aktif ve zehirli bir "düşmanı" (adüvv) olarak tanımlar. Çünkü putperestlik, insanın kendi elleriyle kendi aklının celladını (düşmanını) yontması ve gönüllü olarak ona köle olmasıdır.
Lî (لِي)
İçin, -e/a, aidiyet anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile "benim/bana" anlamındaki mütekellim (birinci tekil şahıs) zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir ("Benim / Benim için / Bana").
Gabriel Said Reynolds, bu aidiyet zamirindeki teolojik bireyselleşmeyi okur. İbrahim, "Onlar bizim düşmanımızdır" veya "İnsanlığın düşmanıdır" gibi kitleleri arkasına alan politik bir söylem kullanmaz. Kavminin tamamı o putlara taparken, o yapayalnız bir şekilde "Lî" (Onlar benim düşmanımdır) diyerek, mutlak bir felsefi yalnızlığı ve bireysel başkaldırıyı kuşanır. Tevhid, kitlelerin ittifakına ve linç kültürüne karşı, bedeli ne olursa olsun tek başına "ben" (lî) diyebilme cesaretidir.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada "ancak, yalnız, müstesna, -den başka" anlamlarına gelen, bir hükmü genelden ayıran istisna edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân adlı çalışmasında istisna edatının (illâ) buradaki kullanımını "istisna-i munkatı" (kesintili/ayrıksı istisna) bağlamında tahlil eder. Âlemlerin Rabbi, İbrahim'in düşman ilan ettiği o putların veya sahte tanrıların (müstesnâ minh) cinsinden değildir. Dolayısıyla bu edat, aynı kategorideki nesneleri birbirinden ayıran dilsel bir ayraç değil; şirkin karanlık, lokal ve aciz dünyası ile tevhidin aşkın, mutlak ve evrensel aydınlığı arasına çekilmiş, varoluşsal ve aşılamaz bir teolojik sınır çizgisidir.
Rabbe (رَبَّ)
Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş isimdir. İstisna edatından (illâ) sonra geldiği için fetha ile nasb edilmiştir ("Rabb'i / Sahib'i / Mürebbisi").
İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün temelinde "bir şeye mutlak surette malik olmak ve onu varoluşunun başlangıcından kemale erene kadar her türlü tehlikeden koruyup, aşama aşama ıslah edip terbiye etmek" anlamının yattığını belirtir.
Patricia Crone, "Rab" kelimesinin politik teolojideki karşılığını inceler. Müşrikler kendi atalarını, kabile geleneklerini ve o taşları kendilerine "rab" (kanun koyucu, rızık verici, sahip) edinmişlerdi. İbrahim, "illâ Rabbe..." diyerek yeryüzündeki tüm sahte otoriteleri ve kabilevi itaat zincirlerini düşman ilan edip parçalar. O, boyun eğilecek ve kayıtsız şartsız itaat edilecek yegâne meşru otoritenin, insanın ve evrenin sınırlarını aşan o mutlak ve yegâne Otorite (Rab) olduğunu ilan ederek, putperest otoritenin meşruiyetini sıfırlar.
El-Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
Bilmek, işaret/nişan olmak ve tanınmak anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş "âlem" isminin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Rabbe" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için "yâ" ile mecrur olmuştur ("Âlemlerin / Bilinen tüm varlıkların / Evrenlerin").
İbn Fâris, a-l-m (ع ل م) kökünün "bir şeyin meçhul kalmasını engelleyen, onu diğerlerinden ayırt edip görünür ve bilinir kılan açık iz ve nişane" anlamına geldiğini belirtir. "Âlem" (evren/kâinat) kelimesi de, kendi başına bir amaç değil; Yaratıcısının varlığına, kudretine ve birliğine işaret eden devasa bir nişane (tabela) olduğu için bu kökten türetilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "âlemîn" kelimesinin şümulünü (kapsayıcılığını) tahlil eder. Putlar, belli bir kabilenin, belli bir tapınağın veya belli bir coğrafyanın (lokal) sınırlarına hapsedilmiş sahte tanrılardır. İbrahim, müşriklerin bu dar, ilkel ve maddesel tanrı tasavvurunu yıkarak, ufkunu "El-Âlemîn" (Görünen ve görünmeyen tüm evrenlerin, tüm zamanların ve tüm mekânların) Rabbine açar. Tevhid, insan aklını kabilenin ve tapınağın boğucu sınırlarından çıkarıp evrensel (âlemşümul) bir boyuta, mutlak bir özgürlüğe taşıma eylemidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu devasa tamlamanın (Rabbe'l-âlemîn) putperest dar kafalılığa karşı ontolojik bir meydan okuma olduğunu okur. İbrahim'in düşman ilan edip reddettiği putlar, insanın kendi eliyle şekil verdiği, sınırı, ağırlığı ve hacmi belli olan basit "parçalardır". Buna mukabil istisna ettiği (illâ) ve sadece ona sığındığı Tanrı ise parçanın değil, mutlak "bütünün", yani varoluşun tamamının (el-âlemîn) tek sahibidir. Parçaya (puta) tapmak aklı daraltır ve insanı maddeye hapseder; bütüne (Âlemlerin Rabbine) yönelmek ise aklı, o madde hapishanesinden ebediyete doğru azat eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla