Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 74. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 74. Ayet

    قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû bel vecednâ âbâenâ keżâlike yef’alûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      73. “Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?”

      74. “‘Hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk’ dediler.”


      Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı? Onlar istemeleri ve dilemeleri halinde size bir yarar sağlamaya, ya da size bir zarar vermeye muktedirler mi? Ya da müfessirlerin belirttiği gibi şöyle olabilir: Onlara taptığınızda ve itaat ettiğinizde size bir yarar sağlıyorlar mı? Ya da onlara isyan ettiğiniz ve ibadeti terkettiğinizde size bir zarar verebiliyorlar mı? Böyle deyince onlar şaşkına döndüler ve ne cevap vereceklerini bilemediler. Sadece bu konuda atalarını taklit etmekte olduklarını söyleyebildiler ve: “‘Hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk’ dediler.” Onlar tapmakta oldukları putların zarar ya da yarar veremeyeceğini anlayınca kendilerince şu gerekçeleri ileri sürdüler: Atalarını taklit ederek onlara tapmışlar, çünkü atalarının onlara ancak bir emir sonucu tapınmış olabileceklerini düşündükleri için öyle davranmışlardır, zira eğer öyle bir emir olmasaydı onlara ibadet etmezlerdi. Ancak belirttiğimiz gibi ataları içinde, onlara asla tapınmayan kimseler de vardı. Ne var ki bunlar onlara uymamışlardı. Peki de puta tapanları niye taklit etmişlerdi? Bu da ileri sürdükleri gerekçenin sakat olduğunu göstermiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        Söylemek, konuşmak ve beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir niyetin, düşüncenin ve argümanın kelimeler aracılığıyla dış dünyaya ilan edilmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu konuşma (kavl) eyleminin kitle psikolojisindeki dogmatik refleksini tahlil eder. İbrahim, putların "duyma, fayda verme veya zarar verme" kapasitelerini sorgulayarak rasyonel ve felsefi bir kriz yaratmıştır. Ancak kitleler bu rasyonel krize bireysel ve mantıki bir cevap vermek yerine, tek bir ağızdan (koro halinde) "Kâlû" (Dediler ki) diyerek kolektif bir savunma mekanizmasına sığınırlar. Çaresiz kalan akıl, kalabalığın gürültüsünde (kavl) kendi boşluğunu örtbas etmeye çalışır.

        Bel (بَلْ)

        Arapçada "hayır öyle değil, bilakis, aksine" anlamlarına gelen, kendinden önceki hükmü iptal edip sözü tamamen başka bir yöne çeviren (idrâb) atıf edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki kaçış ve yön değiştirme (iltifat/idrâb) işlevini inceler. Müşrikler, İbrahim'in "Putlar sizi duyuyor mu, fayda veya zarar veriyor mu?" şeklindeki o can alıcı mantık sorularına "Evet duyuyorlar" veya "Hayır duymuyorlar" şeklinde cevap vermezler. Çünkü her iki cevap da kendi inançlarını çökertecektir. Bunun yerine "Bel" (Bilakis/Biz o konulara hiç girmeyelim) edatıyla konuyu mantıktan aniden koparıp, kendilerini güvende hissettikleri "gelenek" zeminine çekerler.

        Dücane Cündioğlu, bu kısacık edatın barındırdığı felsefi trajediyi okur. "Bel", aklın ve diyalektiğin iflas bayrağıdır. İnsan zihni rasyonel bir delille köşeye sıkıştığında, gerçeği kabul etmenin vereceği o ağır ontolojik utançtan kaçmak için "Bel" (Hayır, asıl mesele o değil) diyerek tartışmanın eksenini kaydırır. Bu edat, hakikatin karşısında argümansız kalan dogmatizmin linguistik acil çıkış kapısıdır.

        Vecednâ (وَجَدْنَا)

        Bulmak, karşılaşmak, rastlamak ve idrak etmek anlamlarına gelen v-c-d (و ج د) kökünden türemiş birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Biz bulduk / Karşılaştık").

        İbn Fâris, v-c-d (و ج د) kökünün temel anlamının "kayıp olan veya bilinmeyen bir nesnenin, durumun ya da bilginin kişi tarafından fark edilmesi, ona ulaşılması ve onunla fiziksel veya zihinsel olarak temasa geçilmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vicdân" ve "vücûd" (varlık) kavramlarının da türediği bu fiilin buradaki edilgen (pasif) doğasını tahlil eder. İnsanın hakikati "bulması" normalde aktif bir arayışın, tefekkürün ve çabanın sonucudur. Ancak müşriklerin "vecednâ" (biz böyle bulduk) şeklindeki kullanımları, entelektüel bir arayışı değil; doğduklarında gözlerini açıp etraflarında hazır olarak karşılaştıkları o kültürel mirası, hiç sorgulamadan, tamamen mekanik ve bedavaya "devraldıklarını" itiraf etmeleridir. Bu, aklın değil, tesadüfi bir coğrafi/tarihsel karşılaşmanın beyanıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde, bu fiilin Cahiliye epistemolojisindeki (bilgi felsefesindeki) merkezî rolünü inceler. Pagan aklı için bir şeyin doğru veya kutsal olmasının tek ölçütü, o şeyin geçmişten bugüne hazır olarak "bulunmuş" (vecednâ) olmasıdır. Hakikat araştırılmaz, sadece devralınır. İbrahim aklı (sorgulamayı) merkeze alırken, müşrikler "bulunmuş olanı" (v-c-d), yani statükoyu merkeze alarak epistemolojik bir körlük sergilerler.

        Âbâenâ (آبَاءَنَا)

        Baba, ata, ecdat, kurucu ve otorite anlamlarına gelen e-b-v (ا ب و) kökünden türemiş "eb" isminin çoğulu (âbâ) ile "bizim" anlamındaki birinci çoğul şahıs zamiri "nâ"nın (نَا) birleşimidir ("Babalarımızı / Atalarımızı"). Bulma eyleminin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir.

        İbn Fâris, e-b-v (ا ب و) kökünün özünde "bir şeye kaynaklık eden, onu fiziksel olarak besleyen, büyüten ve onun üzerinde mutlak bir otorite kurarak onu terbiye eden" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Patricia Crone, "ata" (âbâ) mefhumunu antik kabile toplumlarının siyasi teolojisi ve hukuku üzerinden analiz eder. Kabile sosyolojisinde atalar, sadece biyolojik bir kök değil; aynı zamanda hukukun (sünnetin), inancın ve kabilenin varoluşsal sözleşmesinin yazarıdırlar. "Biz atalarımızı böyle bulduk" sözü, saf bir nostalji değil; "Bizim yasama organımız, teolojik otoritemiz ve mutlak hakikat kaynağımız atalarımızdır" şeklindeki anayasal ve politik bir biat yeminidir.

        Michael Cook, bu kelimenin putperestlikteki dogmatik işlevini okur. Müşrikler, İbrahim'in "Putlar fayda verir mi?" sorusuna karşı heykelleri savunmaktan vazgeçmiş, putların arkasındaki asıl ve en büyük puta, yani "ataların kutsallığına" (âbâenâ) sığınmışlardır. Paganizmde taşlardan yontulan putlar sadece birer semboldür; asıl dokunulmaz ve sorgulanamaz olan put, geçmişin (ataların) bizzat kendisidir.

        Kezâlike (كَذَلِكَ)

        Arapçada "işte böyle, tıpkı bunun gibi, aynen bu şekilde" anlamlarına gelen, benzetme (teşbih) harfi olan "kef" (كَ) ile işaret zamiri "zâlike"nin (ذَلِكَ) birleşiminden oluşan bir edattır.

        Angelika Neuwirth, bu benzetme edatının geç antik çağ kült ritüellerindeki "mekanik kopyalama" olgusuna nasıl işaret ettiğini tahlil eder. Edat, yaratıcılığın, felsefi derinliğin veya ahlaki bir sorgulamanın olmadığını; eylemlerin sırf atalar tarafından yapıldığı için milimi milimine, şekilsel olarak "tıpatıp aynı şekilde" (kezâlike) kopyalandığını gösterir. Din, bir şuurlanma biçimi olmaktan çıkmış, geçmişin ruhsuz bir fotokopisine (taklidine) dönüşmüştür.

        Yef'alûn (يَفْعَلُونَ)

        Yapmak, etmek, eyleme dönüştürmek ve icra etmek anlamlarına gelen f-a-l (ف ع ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir ("Yaparken / İcra ederken").

        İbn Fâris, f-a-l (ف ع ل) kökünün "bir işi meydana getirmek, kasti veya kast olmaksızın bir hareketi ve durumu eylemsel olarak ortaya koymak" anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylem (fiil) kelimesinin bu bağlamdaki varoluşsal sığlığını ve trajedisini inceler. Müşrikler, atalarını derin bir tefekkür içinde (yetefekkerûn) veya hakikati ararken (ya'kılûn) bulmamışlardır. Onları sadece "bir şeyler yaparken" (yef'alûn), yani taşların önünde eğilip kalkarken, fiziksel ve ritüelistik bir meşguliyetin (fiilin) içinde bulmuşlardır. İbrahim onlara "Bu yaptığınızın anlamı (faydası/zararı) nedir?" diye sorar; onlar ise "Anlamı yok, sadece atalarımız bu eylemi (fiili) yapıyordu, biz de yapıyoruz" derler. Bu fiil, insanın eylemleri ile aklı arasındaki bağın (nedenselliğin) koptuğu, dinin salt anlamsız bir form (ritüel) yığınına dönüştüğü o karanlık taklitçiliğin (körü körüne itaatin) linguistik fotoğrafıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X