Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 68. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 68. Ayet

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şüphesiz Rabb’in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.”

      Şüphesiz Rabb’in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir. Yani Firavun ve kavminden öç alıcıdır, Mûsâ ve beraberinde olan müminlere karşı da engin merhamet sahibidir. “el-Azîz”in Allah düşmanlarına, “er-Rahîm”in (الرَّحِيمُ) de Allah dostlarına yönelik olması, böylesi bir anlatımda uygun olmaktadır. Her sözcük, onu gerektiren bir gruba özgülenmektedir; Rahmet müminlere, nikmet, yani azap da Allah düşmanlarına.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve inne (وَإِنَّ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve pekiştirme katan "inne" (إِنَّ) edatının birleşiminden oluşur ("Ve hiç şüphesiz ki").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu bağlacın (ve) ve edatın (inne) metin içindeki retorik geçiş (fasl ve vasl) işlevini tahlil eder. Önceki ayetlerde anlatılan Firavun'un helaki ve İsrailoğullarının kurtuluşu (tarihsel kıssa) tamamlanmış, söz o tarihsel sahneden aniden şimdiki zamana, teolojik bir ilkeye dönmüştür. "Ve" bağlacı geçmişteki o devasa olayı alıp bugüne bağlarken, "inne" edatı bu kıssadan çıkarılması gereken ilahi yasanın sarsılmaz ve ebedi olduğunu zihinlere mühürler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiği içinde bu başlangıcın yarattığı psikolojik rahatlamayı okur. Denizin yarılması, kovalamaca ve boğulma sahnelerinin yarattığı o ağır ve boğucu gerilim, "Ve inne" (Ve hiç şüphesiz ki) sözüyle bıçak gibi kesilir. Anlatı, o fırtınalı denizden çıkıp, mutlak, sükûnet dolu ve evrensel bir ilahi güvencenin (emniyetin) sarsılmaz limanına demir atar.

        Rabbeke (رَبَّكَ)

        Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş "rabb" isminin, "senin" anlamındaki muhatap (ikinci tekil şahıs) zamiri "ke" (كَ) ile birleşmesinden oluşur ("Senin Rabbin").

        İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün temelinde "bir şeye mutlak surette malik olmak ve onu kemale erene kadar her türlü tehlikeden koruyup gözetmek" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rububiyyet" kavramının buradaki aidiyetini inceler. Ayet "Rabbinâ" (Bizim Rabbimiz) veya "Rabbühüm" (Onların Rabbi) demez. Doğrudan vahyin muhatabına (Hz. Muhammed'e) dönerek "Rabbeke" (Senin Rabbin) der. Firavun'un helakini anlatan bunca ayetten sonra zamirin aniden peygambere yönelmesi, rububiyyetin (ilahi korumanın ve terbiyenin) tarihsel bir anı olmadığını, o an Mekke'de aynı zorlukları yaşayan peygamberin de bizzat ve aktif olarak devrede olan Sahibini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitaptaki ("Senin Rabbin") teolojik ve psikolojik desteği okur. Musa'nın ashabı deniz kıyısında nasıl Firavun'un ordusu tarafından sıkıştırıldıysa, kıssanın anlatıldığı dönemde Hz. Muhammed ve ashabı da Mekke müşrikleri tarafından aynı şekilde sıkıştırılmakta ve ezilmektedir. Kıssanın sonundaki "Rabbeke" kelimesi, "Musa'yı kurtaran ve Firavun'u boğan o devasa kudret (Rab), aynı zamanda 'senin' de Rabbindir" mesajını vererek, peygamberin şahsına yönelik muazzam bir ontolojik teselli ve varoluşsal bir dayanak inşa eder.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin litürjik (tapınma/ritüel) yapısını tahlil ederken, Şuarâ suresindeki bu nakaratın (refrain) işlevini vurgular. Her kıssanın sonunda tekrarlanan "Senin Rabbin" vurgusu, anlatılan mitik veya tarihi olayı doğrudan dinleyicinin varoluşsal gerçekliğine taşır. Kıssa sadece bir tarih dersi değil; o anki cemaatin, kendi liderleriyle (peygamberleriyle) olan bağını ve ilahi otoriteye duydukları güveni tazeleyen yapısal bir manifesto cümlesidir.

        Le hüve (لَهُوَ)

        Pekiştirme ve tahsis (sınırlandırma) bildiren "lâm-ı ibtidâ" (لَ) harfi ile; "o" anlamındaki üçüncü tekil şahıs ayrık (munfasıl) zamiri "hüve"nin (هُوَ) birleşimidir ("Kesinlikle O'dur / Ancak O'dur").

        Celaleddin el-Suyuti, "hüve" zamirinin burada "zamir-i fasl" (ayırma zamiri) olarak kullanıldığını, başındaki pekiştirme lam'ı ile birlikte cümleye mutlak bir "hasr" (sınırlandırma ve inhisar) kattığını belirtir. Yani azamet ve merhamet sadece O'na aittir; Firavunlara, tiranlara veya putlara değil, "kesinlikle ve yalnızca O'na" mahsustur.

        Gabriel Said Reynolds, geç antik çağ monoteizminin inşasında bu zamirin yarattığı teolojik tecridi (izolasyonu) inceler. Firavun, yeryüzünde tanrılık iddiasında bulunmuş ve "Ben sizin en yüce Rabbinizim" demişti. Kur'an, kıssayı bitirirken "Le hüve" (Sadece O) diyerek yeryüzündeki tüm sahte otoriteleri, kaba kuvvet sahiplerini ve putları devreden çıkarır. Tüm kudret ve merhamet, o aşkın (müteâl) olan tekil özneye (Hüve'ye) tahsis edilerek tevhidin ontolojik sınırları çizilir.

        El-Azîz (الْعَزِيزُ)

        Güçlü olmak, üstün gelmek, yenilmez olmak ve onurlu olmak anlamlarına gelen a-z-z (ع ز ز) kökünden türemiş, mübalağa bildiren sıfat-ı müşebbehedir. İzzet sahibi, mutlak galip ve asla mağlup edilemeyen anlamlarına gelir ("Mutlak güç sahibi / Yenilmez").

        İbn Fâris, a-z-z (ع ز ز) kökünün özünde "şiddet, kuvvet, sarsılmazlık, ulaşılamazlık ve hiçbir gücün ona boyun eğdirememesi" anlamının bulunduğunu aktarır. Su sızdırmayan, kazma işlemeyen çok sert toprağa da bu yüzden "azâz" denir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde, İslam öncesi (Cahiliye) Arap toplumunda "izzet" kavramının salt dünyevi bir kaba kuvvet, kabilevi bir kibir ve vurup kırma gücü (brute force) olarak algılandığını belirtir. Kur'an, bu kelimeyi alıp mutlak bir ilahi sıfata (El-Azîz) dönüştürür. İzzet, artık kaba bir terör değil; Firavun gibi yeryüzünde kibre kapılanları, tiranlık taslayanları sulara gömecek kadar mutlak, boyun eğdirilemez ve karşı konulamaz o yüce ilahi adaletin gücüdür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın hemen kıssanın ardından gelmesindeki felsefi nedenselliği okur. Firavun'un sihirbazları "Firavun'un izzetine andolsun ki galip geleceğiz" demişlerdi. Ancak Kur'an, kıssanın sonunda asıl izzetin Firavun'da değil, "El-Azîz" olan Allah'ta olduğunu ilan eder. Denizin yarılması, devasa bir ordunun saniyeler içinde boğulması; ilahi iradenin, yeryüzünün en büyük kibrine (Firavun'a) karşı sergilediği o mutlak "Azîz" (yenilmezlik) vasfının eylemsel tecellisidir. Tiranın sahte izzeti, Hakiki Azîz'in kudretine çarparak un ufak olmuştur.

        Er-Rahîm (الرَّحِيمُ)

        Acımak, şefkat göstermek, korumak ve bağışlamak anlamlarına gelen r-h-m (ر ح م) kökünden türemiş, süreklilik ve eylemsellik bildiren mübalağalı ism-i fâil/sıfattır ("Çok merhamet eden / Merhameti kesintisiz ulaşan").

        İbn Fâris, r-h-m (ر ح م) kökünün temelinde "birine karşı içsel bir incelik, acıma duygusu ve şefkatle yaklaşarak onu koruma altına almak" anlamının yattığını belirtir. Anne rahmine (rahim) bu ismin verilmesi, fetünü her türlü dış tehlikeden esirgeyip büyüten en güvenli şefkat yatağı olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rahîm" isminin teolojik tahsisini tahlil eder. Rahman ismi Allah'ın zati ve evrensel merhametini (herkesi kapsayan lütfunu) ifade ederken; Rahîm ismi, iradi bir eylem olarak özellikle hak edenlere, inananlara ve kurtuluş dileyenlere (Musa ve ashabına) yönelen o koruyucu, özel ve fiili merhamettir.

        Michael Cook, "Azîz" ve "Rahîm" isimlerinin yan yana gelişindeki politik ve sosyolojik zıtlığın kusursuz dengesini okur. İnsanlık tarihinde, mutlak güce ve yenilmezliğe (izzete) sahip olan liderler, krallar veya imparatorlar genellikle merhametsiz tiranlara (Firavun gibi) dönüşürler. Güç (Azîz), şefkati (Rahîm) yok eder. Ancak Allah, mutlak güce (Azîz) sahip olmasına rağmen, aynı zamanda sonsuz bir şefkat ve koruyuculuk (Rahîm) sahibidir. Orduları boğan güç (Azîz), kendi peygamberini ve ezilmiş köleleri suların içinden tereyağından kıl çeker gibi kurtaran (Rahîm) gücün ta kendisidir. Bu ikili, tiranlığın aksine adaletin ve şefkatin zirvesidir.

        Dücane Cündioğlu, felsefi bir bakışla bu iki esmanın (Azîz ve Rahîm) diyalektiğini inceler. Bütün varoluş, Celâl (İhtişam/Kahredicilik) ve Cemâl (Güzellik/Şefkat) isimlerinin tecellisi arasında gidip gelir. Kızıldeniz olayı, bu iki ismin uzay-zamanda aynı anda somutlaştığı en muazzam andır. Denizin yarılıp Mısır ordusunun tepesine çökmesi Allah'ın "Azîz" (Celâl) isminin bir tecellisi iken; aynı denizin, inananlar için güvenli ve kuru bir otobana dönüşmesi O'nun "Rahîm" (Cemâl) isminin tecellisidir. Tarih, Hakk'ın zalime izzetiyle, mazluma ise merhametiyle muamele etmesinin sahnesidir. Kıssa bu iki mutlak sıfatla mühürlenerek kapanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X