Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 66. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 66. Ayet

    ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme aġraknâ-l-âḣarîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      65-66. “Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardıktan sonra ötekilerini suda boğduk.”

      Bu beyanın mânası açıktır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sümme (ثُمَّ)

        Arapçada "sonra, daha sonra, ondan sonra" anlamlarına gelen, iki olay arasında belirli bir zaman aralığının (terâhî) bulunduğunu ve eylemlerin sırayla gerçekleştiğini bildiren atıf (bağlaç) edatıdır.

        İbn Fâris, bu edatın "fe" (anilik bildiren bağlaç) edatından farklı olarak, iki eylem arasında bir mühlet, bir bekleme ve bir zaman mesafesi bulunduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "sümme" edatının buradaki kullanımının, kurtuluş ile helak arasındaki o dramatik zaman aralığına ve ilahi kurguya işaret ettiğini tahlil eder. İsrailoğulları karşı kıyıya güvenle ulaşana kadar Firavun ordusuna mühlet verilmiş, inananların kurtuluş eylemi tamamen bittikten "sonra" (sümme) helak eylemi başlatılmıştır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın yarattığı psikolojik ve sinematografik gerilimi inceler. Deniz ikiye yarılıp sular göğe doğru asılı kaldığında, kovalayan ile kaçan aynı denizin içindedir. "Sümme" (sonra) kelimesi, o devasa suların asılı kaldığı o korkunç süreyi, zamanın adeta donduğu o sessiz anı temsil eder. Sular, kurtuluş tamamlanana kadar yerçekimine meydan okuyarak beklemiş, ardından "sümme" edatının gelişiyle aniden asıl doğasına dönerek kovalayanların üzerine çökmüştür.

        Ağraknâ (اَغْرَقْنَا)

        Boğmak, suya batırmak, sulara gömmek ve nefessiz bırakmak anlamlarına gelen ğ-r-k (غ ر ق) kökünden, if'âl babında (iğrâk) türetilmiş birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir ("Biz boğduk / sulara gömdük").

        İbn Fâris, ğ-r-k (غ ر ق) kökünün temelinde "bir nesnenin veya canlının suyun veya başka bir kütlenin içine tamamen girip kaybolması, üstünün örtülmesi ve boğularak yutulması" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iğrâk" (boğmak/batırmak) eyleminin bu bağlamdaki ontolojik boyutunu tahlil eder. Boğulma, sadece sıradan bir fiziksel ölüm değildir; kibrin, taşkınlığın ve haddi aşmanın kendi ürettiği o taşkınlıkta (sularda) yok olmasıdır. Eylemin birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamiriyle gelmesi ("Ağraknâ" / Biz boğduk), o devasa su kütlesinin çöküşünün rastgele bir doğa olayı, bir gelgit veya bir kaza olmadığını; doğrudan doğruya mutlak bir ilahi infaz (müdahale) olduğunu kanıtlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin politik teoloji eksenindeki ironisini inceler. Firavun, arenada sihirbazlara "Sizi parçalayacağım ve asacağım" diyerek kaba kuvvete dayalı bir infaz yöntemi seçmişti. İsrailoğullarını da kılıçtan geçirmeyi planlıyordu. Ancak "ağraknâ" (Biz boğduk) fiili, infaz tekelini diktatörün elinden alır. Allah, Firavun'u onun hiç beklemediği, hükmedemediği ve üzerine saltanat kurduğu unsur (Nil/su) üzerinden helak eder. Mısır'a hayat veren su, kibrin ve tiranlığın mezarı olmuştur.

        Dücane Cündioğlu, boğulma eyleminin felsefi dehşetini okur. Oksijen (nefes), ruhun ve hayatın sembolüdür. Sulara gömülmek (ğ-r-k), nefesin kesilmesi, yani "Ben sizin en yüce Rabbinizim" diyen bir tiranın kendi aciz ve fani bedeniyle, ciğerlerine dolan acı tuzlu suyla yüzleşerek yavaş yavaş varoluşsal bir hiçliğe doğru batmasıdır. O, kibriyle göklere çıkmayı hayal ederken, en dibe, suyun ağır karanlığına gömülmüştür. İktidarın kibri, suyun basıncı altında ezilmiştir.

        Gabriel Said Reynolds, suların yutması motifini antik çağın ilahi adalet (retribution) tasvirleri üzerinden okur. Firavun, iktidarının ilk yıllarında İbranilerin doğan erkek çocuklarını Nil nehrine atarak boğdurmuştu. İlahi adalet (Lex Talionis / Kısas), zalimi tam da kendi uyguladığı o vahşi zulüm yöntemiyle, yani topluca sularda boğarak (ağraknâ) tarihten silmiştir. Zalim, masumlara reva gördüğü o nefessiz ölümü bizzat kendi ordusuyla tecrübe etmiştir.

        El-Âharîn (الْآخَرِينَ)

        Ertelemek, geride bırakmak, sonraya kalmak ve öteki olmak anlamlarına gelen e-h-r (ا خ ر) kökünden türemiş ism-i fâil/sıfat olan "âhar" kelimesinin çoğuludur. Eylemin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Diğerlerini / Ötekileri / Geride kalanları").

        İbn Fâris, e-h-r (ا خ ر) kökünün temel anlamının "bir şeyin ilk (evvel) olmaktan veya önde/merkezde bulunmaktan çıkıp, geriye düşmesi, sonraya kalması ve asıl unsurun dışındaki 'ikinci/diğer' konumuna geçmesi" olduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "diğerleri" (el-âharîn) tanımlamasının teolojik ve ontolojik yıkıcılığını tahlil eder. Kur'an, denizin yuttuğu bu kitleyi "Firavun", "Mısır'ın yenilmez ordusu", "komutanlar" veya "kraliyet muhafızları" gibi şatafatlı isimlerle anmaz. Dünyanın o günkü en büyük imparatoru ve onun devasa ordusu, boğuldukları o saniyede ilahi lügatte tüm tarihsel ağırlıklarını yitirmiş ve isimsiz birer nesneye ("diğerleri") dönüşmüşlerdir. Bu kullanım, fiziksel ölümün ötesinde gerçekleşen devasa bir kimliksizleştirme (ontolojik rütbe sökme) işlemidir. İlahlık taslayan tiran, sadece isimsiz bir "öteki" olmuştur.

        Patricia Crone, bu kelimenin politik anlatıdaki tersyüz edilişini (inversion) inceler. Mısır devlet aklında İsrailoğulları "öteki", değersiz ve dışlanmış paryalardı. Firavun ve aristokrasi ise "merkezdi". Ancak deniz kapandığında, anlatının merkezinde (kurtulanlar ve yeryüzüne varis olanlar olarak) İsrailoğulları kalmış; Mısır'ın aristokrasisi ise sahnede bırakılan isimsiz "ötekiler/kalıntılar" (el-âharîn) olarak tarihin dışına itilmiştir. Siyasi merkez, ilahi irade tarafından bir anda marjinalleştirilmiştir.

        Michael Cook, bu sıfatın anonimleştirici gücüne odaklanır. Totaliter devletler, kurbanlarını sayılara ve anonim kitlelere (şirzime) indirgeyerek tahkir ederler. İlahi metin ise tiranın bu kibrine kendi silahıyla cevap verir; Firavun'un ordusu boğulurken onlara ne bir efsane ne de destansı bir trajedi atfeder. Onlar sadece denizin yuttuğu "diğerleri"dir; efsanevi bir ölüm bile onlara çok görülmüş, sıradan, anlamsız ve hiçlik içinde bir sonla sulara gömülmüşlerdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın bu kelimeyle oluşturduğu zıtlık ve ibret estetiğini okur. 64. ayette "Diğerlerini oraya yaklaştırdık" denilmişti, 66. ayette ise "Sonra diğerlerini boğduk" denilir. "Diğerleri" (el-âharîn) kelimesi, hakikati reddedenlerin ve kibre sapanların, o ana anlatının (hidayet ve kurtuluş destanının) içine asla dahil olamayacaklarını gösterir. İnananlar "ecmâîn" (topyekûn) kurtulurken; geride kalanlar daima "öteki" olarak, karanlıkta ve suların dibinde çürümeye mahkûm olduklarını bu tek kelimenin felsefi ağırlığıyla tarihe kazırlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X