وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 65. Ayet
Daralt
X
-
Ve enceynâ (وَأَنْجَيْنَا)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; kurtulmak, yüksek ve güvenli bir yere çıkmak, sır vermek anlamlarına gelen n-c-y (ن ج ي) kökünden, if'âl babında (incâ) türetilmiş birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilinin birleşimidir ("Ve biz kurtardık").
İbn Fâris, n-c-y (ن ج ي) kökünün temelinde "dar, tehlikeli ve basık bir mekândan ayrılarak, selin veya tehlikenin ulaşamayacağı yüksek, güvenli bir tepeye (necvah) çıkıp kurtulmak" anlamının bulunduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "necât" kavramının ontolojik boyutunu tahlil eder. Necât, sadece bir tehlikeden tesadüfen sıyrılmak değildir; o, mutlak bir helakin içinden çekilip alınmaktır. Eylemin if'âl babında ve birinci çoğul şahıs ("Biz kurtardık") formuyla gelmesi, bu kurtuluşun hiçbir fiziksel sebebe (esbaba) dayanmadığını, doğrudan doğruya ve salt ilahi iradenin aktif müdahalesiyle gerçekleştiğini gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (enceynâ) bir önceki ayette geçen "yaklaştırdık" (ezlefnâ) fiiliyle olan o muazzam teolojik ve yapısal zıtlığını (kontrastını) okur. Kur'an, aynı denizin içinde iki farklı kaderi resmeder. Firavun ordusu için deniz bir "yaklaştırma/içine çekme" (izlâf) ve helak sahnesiyken; inananlar için aynı su kütlesi bir "yükseltme, güvenliğe çıkarma ve kurtarma" (incâ) sahnesidir. Madde (su) tek ve aynıdır; ancak ilahi irade, o tek maddenin içinden iki zıt varoluş (kurtuluş ve yok oluş) çıkarır.
Dücane Cündioğlu, kurtuluş (necât) eyleminin felsefi diyalektiğini inceler. Kurtulmak (n-c-y), insanın kendisini aşağıya çeken o ağır, materyalist ve karanlık yerçekiminden (Mısır'ın pagan sisteminden ve ölüm korkusundan) koparak ontolojik bir yükseliş (irtifa) yaşamasıdır. Allah "Biz onları kurtardık" diyerek, inananların ayaklarındaki o tarihsel ve psikolojik kölelik prangalarını Kızıldeniz'in sularında çözmüş ve onları hürriyetin yüksek rakımına (necvah) taşımıştır.
Mûsâ (مُوسَىٰ)
Hz. Musa'nın özel ismidir. Kurtarma eyleminin nesnesi (mefulü bihi) konumundadır.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik kökeninde ismin Eski Mısır dilindeki (Kıptice) "mo" (su) ve "uses" (kurtarılmış/çekip alınmış) kelimelerinin birleşiminden türediğini ve dönemin Sami dilleri (İbranice) üzerinden Arapçaya geçtiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde, ismin etimolojisi ile eylem (kurtarma) arasındaki kusursuz ilahi simetriyi tahlil eder. İsminin kelime anlamı "sudan kurtarılmış olan" demektir. Bebekliğinde Nil nehrinin sularından çekilip alınarak "kurtarılan" bu şahıs, on yıllar sonra bir peygamber olarak Kızıldeniz'in devasa sularının içinden tekrar "kurtarılarak" isminin varoluşsal kaderini (sudan kurtuluşu) ikinci kez ve bu kez bütün bir halkın kaderi olarak tecrübe etmiştir.
Gabriel Said Reynolds, anlatıda "İsrailoğullarını kurtardık" demek yerine önce "Musa'yı kurtardık" denilmesindeki tipolojik (typology) ve hiyerarşik merkeze odaklanır. O devasa kitle paniği içinde hidayetin, umudun ve sarsılmaz duruşun tek temsilcisi Musa idi. Dolayısıyla ilahi inayet (kurtuluş), kitlelerin kendi hak edişlerinden ziyade, doğrudan doğruya peygamberin şahsına, onun duasına ve onun varlığına (risalet kurumuna) bir ikram olarak inzal olmuştur. Merkezde Musa vardır, diğerleri ona tabi olarak kurtulur.
Ve men (وَمَنْ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; "kim, kimse, o kişiler ki" anlamlarına gelen, akıllı varlıklar için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatının birleşimidir ("Ve o kimseleri ki...").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân adlı çalışmasında "men" edatının şümul (kapsayıcılık) ifade ettiğini belirtir. İlahi kurtuluş, Mısır'daki etnik kökene, geçmişte yapılan hatalara veya sosyal statüye bakmamıştır. Edat, o an Musa'nın arkasında durma iradesi gösteren herkesi, aralarında hiçbir ayrım yapmaksızın o büyük "kurtuluş şemsiyesinin" altına dahil etmiştir.
Me'ahû (مَعَهُ)
Birliktelik, beraberlik ve refakat anlamlarına gelen m-a (م ع) kelimesi ile, "onun" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hû"nun (هُ) birleşiminden oluşur ("Onunla beraber olanları").
İbn Fâris, m-a (م ع) kelimesinin "iki şahsın, bedensel, mekânsal veya inançsal olarak birbirine sıkıca tutunması, eşlik etmesi" (musahabet) anlamına geldiğini aktarır.
Patricia Crone, bu beraberlik (ma'iyyet) zarfını politik teoloji ekseninde okur. Kurtuluşun şartı "İsrailoğulu olmak" gibi biyolojik/ırksal bir kimliğe bağlanmamıştır; kurtuluşun tek ve mutlak şartı "Musa ile beraber olmak" (me'ahû), yani onun teolojik liderliğine ve politik yürüyüşüne (hicretine) sadakat göstermektir. Devrimci bir peygamberin yanında kalma cesareti gösteren herkes, eski kimliği ne olursa olsun (iman eden sihirbazlar dahil), bu aidiyet (beraberlik) üzerinden hayatta kalmıştır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin psikolojik derinliğini inceler. Birkaç ayet önce "Yakalandık, bittik" diyerek dehşete kapılan bu kitle, korkularına rağmen geri dönüp Firavun'a teslim olmamış, titreyen bacaklarıyla da olsa denizin içinde Musa'nın yanından ("me'ahû") ayrılmamışlardır. İnsan zaaflarla doludur; ancak kriz anında hakikatin temsilcisine (Musa'ya) fiziken ve ruhen tutunmak, o zayıf kitleleri boğulmaktan kurtaran yegâne ip olmuştur.
Ecmâîn (أَجْمَعِينَ)
Toplamak, eksiksiz olarak bir araya getirmek, bütünü ve tamamı anlamlarına gelen c-m-a (ج م ع) kökünden türemiş tekid (pekiştirme ve kapsayıcılık) isminin çoğul formudur. "Men" (kimseler) zamirinin hal veya tekid durumu olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Topyekûn / Hiçbirini istisna etmeden / Hepsini birden").
İbn Fâris, c-m-a (ج م ع) kökünün temelinde "dağınık parçaları, geride hiçbir kalıntı veya eksik bırakmaksızın, sımsıkı tek bir çatıda birleştirmek" anlamının yattığını belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin surenin genel kurgusundaki (özellikle 49. ayetteki) o muazzam ironik ve simetrik karşılığını tahlil eder. Firavun, iman eden sihirbazlara ve muhaliflerine kükrerken "Sizi topyekûn (ecmâîn) çarmıha gereceğim" diyerek kendi ölümcül tiranlığını ve kitlesel imha gücünü bu kelimeyle pekiştirmişti. Şimdi ise Allah, denizin o korkunç dalgaları arasından inananları geçirirken "Onları topyekûn (ecmâîn) kurtardık" der. Firavun'un "ecmâîn"i mutlak bir terör ve katliam vaadi iken; Allah'ın "ecmâîn"i, o devasa kaosun (denizin) içinde tek bir inananın bile ayağının kaymasına, tek bir çocuğun bile sulara kapılmasına izin vermeyen mutlak, kusursuz ve eksiksiz bir "ilahi muhafaza" beyanıdır.
Michael Cook, bu kelimeyi sosyolojik ve sayısal bir zaferin tescili olarak okur. Firavun ordusu arkadan yetişmiş, deniz ikiye yarılmıştı. O kaotik ve aceleci geçiş esnasında doğal olarak kayıpların, geride kalanların veya ezilenlerin olması beklenirdi. Ancak Kur'an "ecmâîn" diyerek, o derme çatma, yorgun ve korkmuş sivil kalabalığın (şirzime) fiziki bütünlüğünün yüzde yüz oranında korunduğunu, Mısır'ın yeni sahiplerinin (yeni ulusun) denizin karşı kıyısına firesiz bir tam kadro ile ayak bastığını ilan eder. Mucize, sadece denizin yarılmasında değil, o korkunç geçişin eksiksiz ve kayıpsız (ecmâîn) tamamlanmasındadır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla