Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 61. Ayet

    فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ terâe-lcem’âni kâle ashâbu mûsâ innâ lemudrakûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      61. “İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın adamları, ‘İşte yakalandık!’ dediler.”

      62. “Mûsâ, ‘Hayır! Eminim ki Rabb’im benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir’ dedi.”


      İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın topluluğu ile Firavun’un topluluğu. Yani bunlar birbirlerini görünce Mûsâ’nın adamları, “İşte yakalandık!” dediler. Mûsâ dedi ki: Hayır! Eminim ki Rabb’im benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir. Öyle anlaşılıyor ki Mûsâ’nın kavmi Allah’ın Mûsâ’ya onların kendilerine yetişemeyeceğine dair müjdesini bilmiyorlardı. O müjde şudur: “Korku ve endişe duymaksızın” meâlindeki âyette işaret edilen sonuçtur. Yani “sen onların size yetişmelerinden korkmazsın, Firavun ve kavminden endişe etmezsin”. Onlar bunu bilmedikleri içindir ki İşte kesinlikle yakalandık! dediler. Oysa müjde sadece Mûsâ için değildi, aksine hepsi içindi. Buna, Mûsâ’nın onların İşte kesinlikle yakalandık! demelerinin hemen ardından şu sözü işaret eder: Hayır! Eminim ki Rabb’im benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir. Yani, Hayır, asla! Onlar sizi yakalayamayacaklardır!​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe lemmâ (فَلَمَّا)

        Takip ve sonuç bildiren "fe" (فَ) harfi ile, "dığında, -ınca, olduğu zaman" anlamlarına gelen ve zaman bildiren (zarf) "lemmâ" (لَمَّا) edatının birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu birleşik edatın dramatik bir kırılma (vücud şartı) anını ifade ettiğini tahlil eder. Bir önceki ayetteki "Güneş doğarken onlara yetiştiler" eylemi ile bu ayetteki "Karşılıklı görüşme" anı arasında hiçbir zaman boşluğu kalmamıştır. "Fe" harfi, Firavun ordusunun o korkunç hızını ve kaçanlarla aralarındaki mesafenin aniden sıfırlanışını (mekânsal tükenişi) dilde hissettirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), zaman edatının (lemmâ) Kur'an'ın sinematografik anlatımındaki ritmini inceler. Bu edat, gece boyu süren o sessiz ve karanlık yürüyüşün aniden durduğu, kaçışın bittiği ve olayların düğümlendiği o sarsıcı "şimdi ve burada" (hîn) anına okuyucunun dikkatini kilitler. Olay örgüsü, bu kelimeyle fiziksel bir takipten psikolojik bir dehşet sahnesine geçiş yapar.

        Terâe (تَرَاءَى)

        Görmek, bakmak, gözle idrak etmek ve görüşe sahip olmak anlamlarına gelen r-e-y (ر ا ي) kökünden, tefâ'ul babında türetilmiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Karşılıklı gördü / Birbirinin görüş alanına girdi").

        İbn Fâris, r-e-y (ر ا ي) kökünün temelinde "bir nesnenin veya durumun, göz (basar) veya akıl (basiret) yoluyla açıkça fark edilmesi, idrak edilmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin tefâ'ul (müşareket/işteşlik) babında kullanılmasındaki ontolojik dehşeti tahlil eder. Eylem tek taraflı değildir. Musa'nın halkı Firavun'un devasa ordusunu, toz bulutlarını ve silahlarını gördüğü anda; Firavun'un askerleri de önlerinde denize sıkışmış, silahsız ve korumasız o sivil kalabalığı açıkça görmüştür. Görsel temas (terâe), artık kaçacak hiçbir yerin kalmadığının ve ölümün somutlaşarak iki tarafın da göz bebeklerine yerleştiğinin ispatıdır.

        Angelika Neuwirth, geç antik çağ dini anlatılarındaki görsel (liturgical) drama estetiği üzerinden fiili okur. "Karşılıklı görme" eylemi, sabahın ilk ışıkları altında (işrak vaktinde) gerçekleşen muazzam bir sahne (pan-shot) kurgusudur. Işık, gizlenmeyi imkânsız kılmış ve her iki orduyu da birbirinin çıplak bakışlarına maruz bırakmıştır. "Terâe", sessiz bir feryadın ve yaklaşan katliamın görselleşmiş halidir.

        Dücane Cündioğlu, "görmek" eyleminin felsefi boyutunu inceler. İnsan aklı, görmediği bir tehlike karşısında umudunu koruyabilir. Ancak hakikat (veya ölüm) mekânsal bir engeli aşıp doğrudan gözlem sahasına (terâe) girdiğinde, felsefi tefekkür biter ve yerini varoluşsal bir paniğe bırakır. Karşılıklı görüşme anı, beşeri aklın ve umudun optik olarak iflas ettiği, aklın yerini gözün (korkunun) aldığı andır.

        El-cem'âni (الْجَمْعَانِ)

        Toplamak, bir araya getirmek, dağınık olanı birleştirmek anlamlarına gelen c-m-a (ج م ع) kökünden türemiş "cem'" (topluluk/kitle/ordu) isminin, sonuna "elif-nun" (انِ) eklenerek yapılmış tesniye (ikil) formudur. Fiilin faili (öznesi) konumunda olduğu için elif ile merfudur ("İki topluluk / İki ordu").

        İbn Fâris, c-m-a (ج م ع) kökünün "ayrı ayrı ve dağınık halde bulunan unsurların, aralarında boşluk kalmayacak şekilde tek bir gövdede bütünleşmesi" anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde, bu kelimenin barındırdığı asimetrik zıtlığı (kontrastı) tahlil eder. Kur'an, hem Firavun'un silahlı, donanımlı ve tecrübeli devasa devlet ordusunu; hem de Musa'nın yanındaki yorgun, silahsız, kadın ve çocuklardan oluşan sivil köle halkını aynı kelimenin (cem') çatısı altında ikil formda (cem'âni) birleştirir. Görsel ve fiziksel olarak ikisi de birer "insan yığınıdır". Ancak teolojik boyutta bu "iki topluluk", hakikat ile batılın, mutlak kibir ile mutlak çaresizliğin tarihteki en keskin iki kutbudur.

        Michael Cook, bu ikil kelimeyi (el-cem'âni) siyasi sosyoloji ekseninde okur. Otokratik bir imparatorluğun ordusu ile devlete isyan edip kaçan bir grup tebaa, tarihte ilk defa "eşit iki taraf" (iki topluluk) olarak sahada yüzleşmektedir. Firavun onları "küçük bir çapulcu grubu" (şirzime) olarak küçümsemesine rağmen, Kur'an'ın onları "iki büyük gruptan biri" olarak tanımlaması; tevhidin, ezilen kitlelere kazandırdığı o yeni ve devasa politik statünün linguistik ilanıdır.

        Kâle (قَالَ)

        Söylemek, konuşmak ve beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş mazi (geçmiş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün "zihindeki veya kalpteki bir düşüncenin, korkunun veya niyetin sesler aracılığıyla dış dünyaya aktarılması" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, konuşma eyleminin (kavl) bu bağlamdaki psikolojik çöküşünü inceler. Karşılıklı görme eyleminin (terâe) yarattığı o derin şok dalgası, zihinlerdeki korkuyu anında dile (söze) dökmüştür. Kitlelerin paniği sessiz kalamaz; o sarsıcı görüntü (ordunun yaklaşması), kitle psikolojisinde anında bir hezimet itirafına ("kâle") dönüşmüştür.

        Ashâbu (أَصْحَابُ)

        Birlikte bulunmak, eşlik etmek, ayrılmamak ve arkadaş olmak anlamlarına gelen s-h-b (ص ح ب) kökünden türemiş "sâhib" isminin çoğuludur. Tamlayan (muzaf) konumundadır ("Arkadaşları / Yoldaşları / Halkı").

        İbn Fâris, s-h-b (ص ح ب) kökünün temelinde "iki veya daha fazla kişinin veya nesnenin, aralarında güçlü bir bağ ve yakınlık kurarak birbiriyle yan yana bulunması, birbirine eşlik etmesi" anlamının yattığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ashab" kavramının sosyal dokusunu tahlil eder. Onlar Musa'nın "askerleri" (cünûd) veya "ordusu" değillerdir. Onlar, aynı fıtri inancı ve aynı ezilmişliği paylaşarak onun peşinden yola çıkan "yol arkadaşlarıdır". Kelimenin taşıdığı bu sivil ve insani tını (arkadaşlık/yoldaşlık), karşılarındaki Firavun ordusunun mekanik ve acımasız yapısına karşı muazzam bir tezattır.

        Patricia Crone, bu kelimenin politik teolojideki yerini inceler. Devlete karşı sivil itaatsizlik eylemi yapan bir peygamberin etrafında kümelenen kitleye "ashab" denmesi, aralarındaki ilişkinin bir komutan-asker hiyerarşisine değil, inanç eksenli bir sadakate ve birlikteliğe dayandığını gösterir. Ancak bu sivil birliktelik, silahlı bir devlet gücüyle karşılaştığında o korkunç çaresizliği de beraberinde getirir.

        Mûsâ (مُوسَىٰ)

        Hz. Musa'nın özel ismidir ve "ashâbu" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) konumundadır.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken bilimsel tahlilinde ismin Eski Mısır dilindeki (Kıptice) "mo" (su) ve "uses" (kurtarılmış/alınmış) kelimelerinin birleşiminden geldiğini ve İbranice üzerinden Arapçaya "Mûsâ" olarak geçtiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, "Musa'nın ashabı/halkı" tamlamasının bu kriz anındaki psikolojik ağırlığına dikkat çeker. Kitleler paniğe kapıldığında, sorumluluğu tamamen lidere yüklerler. Onlar "Biz yakalandık" diye feryat ederken, zımnen "Bizi bu yola sen çıkardın, senin ashabın olduk ve şimdi senin yüzünden denizle ordu arasına sıkıştık" şeklindeki o ağır sosyolojik sitemi ve suçlamayı doğrudan liderin (Musa'nın) şahsına yöneltmektedirler. Liderlik, kriz anında en büyük yalnızlıktır.

        İnnâ (إِنَّا)

        Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve pekiştirme katan "inne" (إِنَّ) edatı ile "biz" anlamındaki birinci çoğul şahıs zamiri "nâ"nın (نَا) birleşiminden oluşur ("Şüphesiz ki biz").

        Celaleddin el-Suyuti, "inne" edatının kullanımının, korkunun ne kadar kesin ve geri dönülemez bir boyuta ulaştığını gösterdiğini belirtir. Musa'nın ashabının zihninde artık bir umut kırıntısı, bir kaçış ihtimali kalmamıştır. Paniğin ürettiği yargı, edatın gücüyle mutlaklaştırılmıştır.

        Le mudrakûn (لَمُدْرَكُونَ)

        Pekiştirme bildiren "lâm-ı ibtidâ" (لَ) ile; peşine düşmek, ulaşmak, yetişmek, kuşatmak ve kavramak anlamlarına gelen d-r-k (د ر ك) kökünden, if'âl babında (idrâk) türetilmiş ism-i mef'ul (edilgen özne) çoğuludur ("Kesinlikle yakalanmış olanlarız / Enselendik / Kuşatıldık").

        İbn Fâris, d-r-k (د ر ك) kökünün temel anlamının "bir şeyin arkasından gidip, aradaki mesafeyi tamamen kapatarak ona ulaşmak, onu çepeçevre sarmak ve ele geçirmek" olduğunu aktarır. Bir bilgiyi aklın kavramasına da bu kuşatıcılığından dolayı "idrâk" denir. İsm-i mef'ul (mudrak) formu, bu kuşatılmanın nesnesi/kurbanı olmayı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mudrakûn" kelimesinin eylemsel boyutunu tahlil eder. Bu sadece sıradan bir "yetişilme" (lühuq) değildir. İdrak edilmek; avcının avına tamamen nüfuz etmesi, avın hareket kabiliyetinin sıfırlanması ve etrafının tamamen kapatılmasıdır. Önlerinde geçilemez Kızıldeniz, arkalarında ölüm saçan Firavun ordusu varken; ism-i mef'ul yapısı, inananların kendilerini çoktan teslim alınmış, bitmiş ve "yakalanmış nesneler" olarak kabul ettiklerini gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin yarattığı varoluşsal krizi ve felsefi sınırı inceler. İnsan aklı (esbab dairesi), mevcut coğrafi ve askeri şartları "idrak" (analiz) etmiş ve %100 "yakalandıklarına" (mudrakûn) hükmetmiştir. Akla, bilime ve fiziğe göre oradan kurtuluş yoktur. İşte inananların umutlarının bittiği, aklın çaresiz kaldığı bu "yakalandık" (mudrakûn) sınırı, ilahi mucizenin devreye girmesi için gereken o mutlak "sıfır noktasıdır". İnsan bitti dediği yerde, aşkın olan Rabbin müdahalesi başlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), cümlenin sesbilimsel (fonetik) ve morfolojik ağırlığına odaklanır. Başındaki tekid lam'ı (le) ve sonundaki ism-i mef'ul eki (vav-nun), kelimeye ağır, durağan ve teslimiyetçi bir tını katar. "Le-mudrakûn" (Kesinlikle enselendik) cümlesi, direnişin çöktüğü, dizlerin bağının çözüldüğü ve ölümün o soğuk nefesinin kitle psikolojisini felç ettiği anın edebi bir anıtıdır. Cümle, çaresizliğin ta kendisidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X