Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 51. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 51. Ayet

    اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnâ natme’u en yaġfira lenâ rabbunâ ḣatâyânâ en kunnâ evvele-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İlk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.”

      İlk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz. Bazıları şöyle demiştir: İlk iman edenlerden oluşlarının kendi kavimleri içinde demektir. Bir kısmı da bunu Mısır halkından ilk iman edenler diye açıklamışlardır. An itibariyle ilk iman edenlerin kastedilmesi de mümkündür. Bazı müfessirler de şu açıklamayı yapmıştır: Firavun, ellerini ve ayaklarını kesmek, asmak gibi tehdit etmiş olduğu işkenceden bir kısmını onlara fiilen uygulamıştır. Ne var ki âyette onlara yönelttiği tehditleri gerçekleştirdiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. O yüzden biz yalana düşme korkusuyla bu gibi açıklamalara girmiyoruz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnâ (إِنَّا)

        Cümleye mutlak kesinlik, pekiştirme ve şüphesizlik katan "inne" (إِنَّ) edatı ile "biz" anlamındaki birinci çoğul şahıs zamiri "nâ"nın (نَا) birleşiminden oluşur ("Şüphesiz ki biz").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân adlı eserinde bu yapının psikolojik direncini tahlil eder. Firavun'un "Sizi asacağım ve parçalayacağım" şeklindeki mutlak terör ve şiddet vaadine karşılık, sihirbazlar kendi cümlelerine aynı mutlaklık ve sarsılmazlık edatıyla ("İnnâ" / Şüphesiz biz) başlarlar. Tehdidin büyüklüğü, onların imanındaki kesinliği (yakin halini) zedeleyememiştir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ölümün kıyısında kullanılan bu çoğul zamirin (nâ / biz) edebi ve sosyolojik gücüne odaklanır. İşkence tehdidi, bireyleri genellikle kendi canını kurtarmaya ve gruptan kopmaya iten bir panik yaratır. Ancak sihirbazlar "Ben" değil "Biz" diyerek, Firavun'un o vahşi şiddeti karşısında parçalanmayan, aksine tek bir vücut ve tek bir akıl gibi kenetlenen muazzam bir "iman cemaati" refleksi sergilerler.

        Natme'u (نَطْمَعُ)

        Şiddetle arzulamak, ummak, göz dikmek, açgözlülük etmek ve ihtirasla istemek anlamlarına gelen t-m-a (ط م ع) kökünden türemiş birinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, t-m-a (ط م ع) kökünün temelinde "nefsin, kalbin veya zihnin bir şeye doğru aşırı bir meyil göstermesi, o şeye ulaşmak için duyulan çok güçlü, neredeyse kontrol edilemez bir açlık ve heves" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu fiili "recâ" (umut etmek) kavramından ayırarak tahlil eder. Recâ, makul ve sakin bir beklentidir. Tama' ise, şiddetli, ihtiraslı ve neredeyse açgözlü bir arzudur. Sihirbazların Allah'ın mağfiretini isterken "natme'u" (ihtirasla arzuluyoruz) demeleri, onların içine düştükleri o ruhsal açlığı ve ilahi bağışlanmaya duydukları o derin muhtaçlığı gösterir. Onlar sıradan bir af dilemezler; fıtratlarının uyanışıyla birlikte Allah'ın rahmetine "açgözlülükle" saldırırlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde, bu kelimenin ahlaki ve varoluşsal yön değişimini (transvaluation) inceler. Birkaç saat önce sihirbazların içindeki bu "tama'" (şiddetli arzu) tamamen dünyeviydi; Firavun'dan alınacak paralara (ecran) ve saraydaki makamlara (mukarrebîn) yönelmişti. Şimdi ise mucizeyle birlikte o arzunun yönü tamamen değişmiş; aynı şiddetli heves (tama'), maddeden sıyrılarak bütünüyle eskatolojik (ahiret eksenli) bir beklentiye, ilahi bağışlanmaya kilitlenmiştir. Psikolojik enerji aynı kalmış, ancak ontolojik hedef arınmıştır.

        En yağfira (أَن يَغْفِرَ)

        Mastar yapan ve muzari fiili nasb eden "en" (أَن) edatı ile; örtmek, gizlemek, korumak ve bağışlamak anlamlarına gelen ğ-f-r (غ ف ر) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs muzari fiilin birleşimidir ("Bağışlamasını / Örtmesini").

        İbn Fâris, ğ-f-r (غ ف ر) kökünün özünde "bir şeyi kirden, kusurdan veya tehlikeden korumak amacıyla onun üzerini sıkıca örtmek, gizlemek" anlamının yattığını belirtir. Başı kılıç darbelerinden koruyan zırhlı başlığa "miğfer" denmesi de bu koruyucu örtme işlevindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, mağfiret kavramının teolojik boyutunu inceler. Mağfiret, sıradan bir af (afv) değildir. Af, sadece cezanın iptal edilmesidir. Mağfiret (ğ-f-r) ise, Allah'ın kulunun günahını sadece affetmesi değil, aynı zamanda o günahın üzerini ilahi rahmetiyle (bir miğfer gibi) örtmesi, kulunu o günahın utancından ve manevi tahribatından bütünüyle korumasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin Mısır arenasındaki politik zıtlığına (kontrastına) odaklanır. Firavun bir önceki ayette sihirbazların kollarını ve bacaklarını kesip, bedenlerini hurma dallarına asarak (teşhir ederek) onların etlerini ve kusurlarını tüm Mısır'a "açığa çıkarmayı" vaat etmişti. Otoritenin bu parçalayıcı ve "teşhir edici" vahşetine karşılık sihirbazlar, Allah'ın o merhametli ve "örtücü" (yağfira) eylemine sığınırlar. Tiran ifşa eder ve parçalar; Rab ise bağışlar ve örter.

        Lenâ rabbünâ (لَنَا رَبُّنَا)

        "Bizim için, bize" anlamındaki "lenâ" (لَنَا) ile; sahip olmak, idare ve terbiye etmek anlamlarındaki r-b-b (ر ب ب) kökünden türeyen "rabb" isminin ve "bizim" anlamındaki "nâ" (نَا) zamirinin birleşimidir ("Rabbimizin bizim için / bizi...").

        İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün "bir şeye mutlak surette malik olmak ve onu kemale erene kadar gözetip korumak" anlamını taşıdığını aktarır.

        Patricia Crone, bu terkibi antik Yakın Doğu siyasi teolojisi ekseninde tahlil eder. Sihirbazlar, Firavun'un yüzüne karşı "Rabbünâ" (Bizim Rabbimiz) diyerek aidiyetlerini (nâ) devletin liderinden (sahte rabden) koparmışlardır. Ölüm tehdidi altındayken bile bu kelimeyi ısrarla kullanmaları, Firavun'un "sizin sahibiniz benim" şeklindeki yasal ve teolojik tekelini tamamen yıkan, Mısır vatandaşlığından kendi hür iradeleriyle çıkıp evrensel ve aşkın bir "ilahi tebaaya" (kulluğa) geçişlerinin kesin beyanıdır.

        Hatâyânâ (خَطَايَانَا)

        Hata etmek, yanılmak, isabet ettirememek ve günah işlemek anlamlarına gelen h-t-e (خ ط ا) kökünden türemiş "hatîe" isminin çoğulu (hatâyâ) ile "bizim" (nâ) zamirinin birleşimidir ("Hatalarımızı / Günahlarımızı").

        İbn Fâris, h-t-e (خ ط ا) kökünün temel anlamının "doğru yoldan veya hedeften sapmak, kastedilen asıl yönden bilerek veya bilmeyerek uzaklaşmak" olduğunu belirtir. Hedefi vuramayan (ıskalayan) oka da bu kökten isim verilir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "hatîe" mefhumunun ahlaki ve ontolojik ağırlığını inceler. Sihirbazların "hatalarımız" dedikleri şey, sadece arenada iplerini atarak yaptıkları basit bir göz boyama veya mesleki bir hata değildir. Onlar, Firavun gibi kaba ve sahte bir tirana yıllarca kulluk etmiş olmalarının, sistemin yalanlarını (sihri) üreterek kitleleri uyutmalarının ve hayatlarının tamamını yalan bir ideolojiye adamış olmalarının o devasa ve utanç verici yükünü (ontolojik sapmayı) tek bir kelimeyle, "hatâyânâ" (bizim büyük sapkınlıklarımız) diyerek itiraf etmektedirler.

        Dücane Cündioğlu, suçluluk duygusunun ve arınma talebinin felsefi boyutunu tahlil eder. Sihirbazlar, ölümle yüz yüze geldiklerinde Firavun'dan korkmak veya acıdan kaçmak yerine, kendi geçmişlerinin o karanlık ve "hatalı" yüzleşmesini yaşarlar. İnsan aklı hakikati gördüğünde, en büyük acıyı bedensel işkenceden değil, geçmişte yaşadığı koca bir yalanın ("hatâyânâ") ontolojik utancından duyar. Bedeni Firavun parçalayacaktır; ancak ruhun o eski "hatalı" kalıbından çıkıp arınması bütünüyle ilahi mağfirete (örtmeye) havale edilmiştir.

        En künnâ (أَن كُنَّا)

        Açıklama veya sebep bildiren (ta'lil) "en" (أَن) edatı ile, olmak/var olmak anlamındaki k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş birinci çoğul şahıs mazi fiilin birleşimidir ("Olduğumuz için / Olmamız sebebiyle").

        İbn Fâris, k-v-n (ك و ن) kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık kazanması ve bir halden başka bir hale geçerek istikrar bulması" anlamını taşıdığını belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân adlı çalışmasında buradaki "en" edatının nedensellik (sebebiye / min ecli en) işlevi gördüğünü tahlil eder. Sihirbazların Allah'tan bağışlanma talep etmelerinin en büyük argümanı, dayanağı ve sebebi, hakikati (mucizeyi) gördükleri anda hiçbir tereddüt göstermeden bu değişimi (künnâ) varoluşsal olarak kabullenmiş olmalarıdır.

        Evvele (أَوَّلَ)

        Başlangıç, ilk, öncü, öne geçen ve başlangıç noktası anlamlarına gelen e-v-l (ا و ل) kökünden türemiş ism-i tafdildir (en ilk/birinci). Zarf/hal konumundadır.

        İbn Fâris, e-v-l (ا و ل) kökünün temelinde "bir şeyin başlangıç noktasını oluşturmak, diğerlerinden öne geçmek, bir kaynağa (kökene) dönmek" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin yarattığı varoluşsal ironiyi ve estetik zıtlığı tahlil eder. Firavun onları Mısır'ın dört bir yanından, Musa'yı ezecek olan o paganist saldırının "öncüleri" olmaları için toplamıştı. Oysa ilahi iradenin dokunuşuyla, batılın öncüsü olmak üzere arenaya çıkanlar, o gün o meydanda hakikate teslim olanların (iman edenlerin) "ilkleri" (evvele) konumuna yükselmişlerdir. En büyük düşman, tek bir saniyede en büyük iman öncüsüne inkılap etmiştir.

        El-Mü'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)

        Güvenmek, tasdik etmek, sükûnete ermek ve emin olmak anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında türetilmiş ism-i fâil (özne) çoğuludur. Tamlayan durumunda olduğu için "yâ" ile mecrur olmuştur ("İman edenlerin / inananların").

        İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün "nefsin, aklın ve kalbin her türlü şüphe ve korkudan arınarak gerçeği bütünüyle tasdik etmesi, mutlak bir sükûnet ve emniyet alanına geçmesi" olduğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, geç antik çağ dini ve teolojik literatüründe "mü'minîn" (believers) kavramının yapısal evrimini inceler. İnanmak, salt zihinsel ve bireysel bir fikir değişikliği değildir; bu kelime aynı zamanda sosyo-politik bir "saf değiştirmeyi" ifade eder. Sihirbazlar "ilk inananlar" olduklarını ilan ederek, Firavun'un "Sizi paramparça edeceğim" tehdidi altında bizzat devletin merkezinde yeni, kitlelere açık ve Firavun'un otoritesini reddeden "alternatif bir sosyal cemaatin" (mü'minîn zümresinin) kuruluşunu ilan etmişlerdir.

        Michael Cook, bu kelimenin arenadaki politik sarsıntısını okur. Firavun kitleleri korku ve itaatle (nâs) yönetirken, sihirbazlar devlete karşı ilk kez "iman" (tasdik ve içsel özgürlük) üzerinden tanımlanan hür bir irade kimliğiyle ortaya çıkarlar. "Mü'minîn" (inananlar) vasfı, işkenceye (kılıca, çarmıha, ölüme) meydan okuyan, tiranın fiziksel şiddetini ontolojik bir güven (e-m-n) kalkanıyla boşa çıkaran bir direniş kimliğidir. Ölüm tehdidi, bu ilk inananların zihnindeki "emniyeti" zedeleyememiş, devletin terörü imanın sükûnetine çarparak parçalanmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X