Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 41. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 41. Ayet

    فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ câe-sseharatu kâlû lifir’avne e-inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      41. “Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a, ‘Eğer üstün gelen biz olursak herhalde bize bir ödül vardır, değil mi?’ dediler.”

      42. Firavun, ‘Evet’, dedi; ‘O takdirde gerçekten has adamlarımdan olacaksınız.’”


      Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a, ‘Eğer üstün gelen biz olursak herhalde bize bir ödül vardır, değil mi?’ dediler. Firavun, ‘Evet’, dedi; O takdirde gerçekten has adamlarımdan olacaksınız. Bu açıktır. Ancak müfessirler şöyle dedi: Sihirbazlar sayıca şu kadar idiler. Mûsâ, en iyi sihirbaza dedi ki: “Eğer sana üstün gelirsem, bana inanacak mısın?” Sihirbaz şöyle şöyle dedi... Ve buna benzer Kitap’ta yeri olmayan daha nice sözler söylemiştir müfessirler. Onların bu gibi rivayetlerle iştigal etmeleri ve Kuranda olmayan birtakım açıklamalara tefsir diye yer vermeleri doğru değildi. Zira bu gibi rivayetlerde birtakım ziyade ve noksanlıklar olur ve bunlar kâfirlerin elini güçlü kılar, Hz. Peygamber’in (s.a.) risâleti konusunda onların ileri geri laflar etmesine sebep olur. Çünkü bu haberler onların kitaplarında vardı, Hz. Peygambere onlar anlatıldı ki risâlet konusunda kendisine bir delil olsun. Buna mukabil eğer onlar birtakım hususları ekler ya da eksik söylerlerse o takdirde onlar: “Bu yalandır. Bizim kitaplarımızda bunlar anlatılmamıştır” diyebilirlerdi. İşte bu yüzden onların Kitap’ta anlatılanlara ilâvede bulunmamaları ya da noksan anlatmamaları yerinde bir tavır olurdu ki böylece onlar için Hz. Peygamberi tekzip konusunda kendilerinin bir bahanesi kalmasın.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe lemmâ (فَلَمَّا)

        Takip ve sonuç bildiren "fe" (فَ) harfi ile, "dığında, -ınca, olduğu zaman" anlamlarına gelen ve zaman bildiren (zarf) "lemmâ" (لَمَّا) edatının birleşimidir.

        İbn Fâris, bu tür edatların bağlamsal olarak iki ayrı olayı zaman çizelgesinde birbirine sımsıkı bağladığını belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân adlı eserinde "lemmâ" edatının "vücud şartı" bildirdiğini tahlil eder. Yani bir eylemin gerçekleşmesi, hemen ardından başka bir eylemin doğmasına zemin hazırlar. Mısır'ın dört bir yanından toplanan sihirbazların saraya/meydana ulaşmaları, anında yeni bir diyaloğu ve politik bir pazarlığı (kâlû) tetiklemiştir. Cümledeki "fe" bağlacı ise, bu gelişin hiç vakit kaybedilmeden amaca yöneldiğini gösterir.

        Câe (جَاءَ)

        Gelmek, ulaşmak ve varmak anlamlarına gelen c-y-e (ج ي ا) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir. Faili olan kelime (es-seharatü) çoğul olmasına rağmen, fail açık isim olarak geldiği için fiil tekil formda kullanılmıştır.

        İbn Fâris, c-y-e (ج ي ا) kökünün temel anlamının "bir yere, bir duruma veya bir hedefe kasıtlı olarak yönelip ona bizzat ulaşmak" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecî'" (gelmek) fiilini, eş anlamlısı olan "ityân" (e-t-y) fiilinden ayırır. İtyân sıradan bir varış iken; mecî' (câe), içinde büyük bir ağırlık, önem, tehlike veya devasa bir sonuç barındıran gelişler için kullanılır. Sihirbazların başkente gelişi, sıradan bir ziyaret değil; Mısır imparatorluğunun teolojik bekasını ve Firavun'un ilahlık iddiasını kurtaracak ontolojik ve tarihsel bir ağırlığa sahip olan mutlak bir eylemdir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın dramatik anlatımındaki ritmini inceler. "Câe" fiili, devletin devasa toplanma (haşr) emrinin gerçekleştiği ve tüm o isimsiz sihirbazların aniden aktif birer özne olarak sahneye, yani Musa'nın karşısına çıktıkları kırılma anını ifade eder.

        Es-Seharatü (السَّحَرَةُ)

        Aldatmak, göz boyamak ve gerçeği örtmek anlamlarına gelen s-h-r (س ح ر) kökünden türemiş "sâhir" (sihirbaz) kelimesinin çoğuludur.

        İbn Fâris, s-h-r (س ح ر) kökünün özünde "bir nesnenin hakikatini ve kimyasını gizleyerek onu olduğundan farklı, cazip ve yanıltıcı bir görüntüyle sunmak" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Patricia Crone, sihirbazların politik sahnedeki rolünü inceler. Antik Mısır'da sihirbazlık (hekau), marjinal bir uğraş değil; devleti, hukuku ve Firavun'un mutlak iktidarını koruyan resmi bir kurumsal ideolojidir. "Es-seharatü" kelimesi, devletin bu resmi bilginlerini, yani iktidarın kitleler üzerindeki psikolojik illüzyonunu sağlayan bürokrat-ruhban sınıfını temsil eder.

        Kâlû (قَالُوا)

        Söylemek, konuşmak ve beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi fiildir.

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün "zihindeki bir niyetin, düşüncenin veya talebin kelimeler aracılığıyla dışa vurulması" olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, sihirbazların eyleme "söz" ile (kâlû) başlamasının felsefi yönüne dikkat çeker. Beklenen şudur ki; bu üst düzey bilginler Musa'nın davasının hakikatini sorgulasınlar veya teolojik bir tartışmaya girsinler. Ancak onların ilk "sözleri" (kavl), hakikate dair epistemolojik bir merak değil, tamamen ekonomik ve çıkarcı bir pazarlıktır. Bu eylem, yanılsama (sihir) üzerine kurulu bir bilginin, insanı ahlaki bir erdeme değil, sadece dünyevi bir tüccara dönüştürdüğünü kanıtlar.

        Li Fir'avne (لِفِرْعَوْنَ)

        İçin, -e/a anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile Mısır krallarına verilen unvan olan "Fir'avn" (فِرْعَوْن) kelimesinin birleşimidir. Kelime yabancı kökenli (gayr-ı munsarif) olduğu için esre yerine üstün (fetha) almıştır.

        Michael Cook, bu doğrudan hitabın sosyolojik ve politik önemini tahlil eder. Sihirbazlar vezirlere, komutanlara veya aracı bürokratlara değil; doğrudan "Firavun'a" hitap etmektedirler. Bu, sihirbazların kendi kurumsal güçlerinin ve devletin onlara o an ne kadar muhtaç olduğunun çok iyi farkında olduklarını gösterir. Kriz anında otorite zayıfladığında, devletin alt kademelerindeki ideolojik aparatlar (sihirbazlar) doğrudan en üst makamla (Firavun'la) pazarlık yapma cesaretini kendilerinde bulurlar.

        E inne (أَئِنَّ)

        Soru bildiren hemze (أ) ile cümleye kesinlik ve pekiştirme katan "şüphesiz, muhakkak" anlamlarındaki "inne" (إِنَّ) edatının birleşimidir. ("Gerçekten de kesinlikle var mı?")

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde soru edatı ile tekid (pekiştirme) edatının yan yana gelmesindeki belagat sanatını inceler. Sihirbazlar sıradan bir soru sormazlar; taleplerini, karşısındaki otoriteyi köşeye sıkıştıracak kadar güçlü, onaylatıcı ve vaadi garanti altına alıcı bir kesinlikle (inne) bağlarlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ikili edatın psikolojik arka planına odaklanır. "E inne" (Gerçekten de kesinlikle...), sihirbazların Firavun'a duydukları derin güvensizliğin dildeki tezahürüdür. Onlar Firavun'un tiranik ve sözünden dönen karakterini çok iyi bilmektedirler. Bu yüzden işe başlamadan önce, alınacak ödülün garantisini en yüksek perdeden sormakta ve devletin sözünü kayıt altına almaktadırlar.

        Lenâ (لَنَا)

        İçin, ait anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile "biz, bize" anlamındaki birinci çoğul şahıs zamiri "nâ"nın (نَا) birleşiminden oluşur ("Bizim için / Bize"). Mülkiyet ve tahsis bildirir.

        Le ecran (لَأَجْرًا)

        Tekid (pekiştirme) bildiren "lâm-ı ibtidâ" (لَ) harfi ile; ücret, bedel, mükafat ve karşılık anlamlarına gelen e-c-r (ا ج ر) kökünden türemiş ismin birleşimidir ("Kesinlikle büyük bir ücret").

        İbn Fâris, e-c-r (ا ج ر) kökünün temelinde "yapılan bir işin, bir hizmetin veya bir akdin (sözleşmenin) karşılığında alınan somut ve hak edilmiş bedel" anlamının yattığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ecir" kavramının sadece maddi bir ödül değil, taraflar arasında önceden belirlenmiş bir "iş akdine" dayandığını belirtir. Sihirbazlar, Musa ile yapacakları düelloyu bir inanç mücadelesi veya hakikat arayışı olarak görmezler; bu tamamen Firavun'a (devlete) sunulan profesyonel bir "hizmettir" ve doğal olarak piyasa koşullarına göre bir "ecir" (ücret) talep edilmektedir. Başındaki pekiştirme lam'ı (le) ve sonundaki tenvin (ecran), talep edilen ücretin büyüklüğüne ve kesinliğine işaret eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde, bu kelime üzerinden muazzam bir peygamber-sihirbaz tipolojisi karşılaştırması yapar. Kur'an'daki bütün peygamberlerin ortak ve değişmez sloganı "Benim ecrim (ücretim) ancak Allah'a aittir" cümlesidir (hasbîlik). Peygamber hakikati bedelsiz sunar. Buna karşın, paganizmin veya devlet dininin temsilcileri olan sihirbazlar ise işe doğrudan dünyevi otoriteden (Firavun'dan) "ecir" (ücret/makam) talep ederek başlarlar (hesabîlik). Ecir kavramı, din ile din istismarı arasındaki en kesin ontolojik ayraçtır.

        İn (إِنْ)

        Arapçada "eğer, şayet" anlamlarına gelen şart edatıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, şart edatının pazarlıktaki fonksiyonunu tahlil eder. Sihirbazlar kendi yeteneklerine körü körüne güvenmezler; zaferi kesin bir gerçeklik olarak değil, "şayet" (in) edatıyla bir ihtimal ve şart olarak sunarlar. Bu kullanım, karşılarındaki Musa'nın getirdiği mucizenin ciddiyetini hissettiklerinin ve düellonun sıradan bir illüzyon gösterisi olmadığının bilinçaltı itirafıdır.

        Künnâ (كُنَّا)

        Olmak, var olmak ve meydana gelmek anlamlarındaki k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir. Şart edatından (in) dolayı "olursak, isek" anlamını kazanır.

        Nahnü (نَحْنُ)

        Arapçada "biz" anlamına gelen birinci çoğul şahıs ayrık (munfasıl) zamiridir.

        Râgıb el-İsfahânî, gramatikal olarak "künnâ" fiilinin içinde zaten "biz" anlamı varken, hemen ardından "nahnü" (BİZ) zamirinin getirilmesinin "fasıl zamiri" (zamir-i fasl) veya "tekid" işlevi gördüğünü belirtir. Sihirbazlar, "Şayet galip gelenler SADECE VE KESİNLİKLE BİZ olursak" diyerek kendi özgüvenlerini, mesleki egolarını ve rakibi ezme iradelerini dilde en üst seviyeye taşırlar.

        El-Ğâlibîn (الْغَالِبِينَ)

        Üstün gelmek, yenmek, boyun eğdirmek ve zafer kazanmak anlamlarına gelen ğ-l-b (غ ل ب) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) çoğuludur. Eylemin haberi olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir.

        İbn Fâris, ğ-l-b (غ ل ب) kökünün temel anlamının "bir şeye şiddetle, kuvvetle, zor ve hile kullanarak üstünlük sağlamak, onu kahretmek" olduğunu belirtir.

        Patricia Crone, "galebe" (üstünlük) mefhumunu antik güç politikaları ekseninde okur. Sihirbazlar için düellonun amacı Musa'nın yalan söylediğini ispatlamak veya hakikati bulmak değildir. Tek ve mutlak amaç "galebe" çalmaktır (üstün gelmektir). Çünkü tiranlık sistemlerinde değer gören tek şey güçtür. Sihirbazlar, devlete hakikati değil, muhalifi ezip geçecek kaba gücü ve illüzyonu (galebeyi) pazarlamaktadırlar. Bu kelime, hakikat kaygısından tamamen arınmış salt iktidar hırsının özetidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X