Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 37. Ayet

    يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَل۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ye/tûke bikulli sehhârin ‘alîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      36. “Dediler ki: ‘Onu ve kardeşini bir süre alıkoy ve sihirbaz toplamak üzere şehirlere (adamlar) gönder;’”

      37. “Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler.’”


      Dediler ki: “Onu ve kardeşini bir süre alıkoy. Yani onu tut ve beklet ve sihirbaz toplamak üzere şehirlere (adamlar) gönder; “Hâşir” (حَاشِرِينَ) toplayıcı demektir. Haşr da toplanmak demektir. Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler. Aslında onun sihire, benzer şekilde sihirle mukabele edildiğini bilmesi gerekirdi. Bunun için de durumu kavmine sormaya ihtiyacı yoktu. Ancak melun Firavun belirttiğimiz üzere basiretsizliği, himmetinin güdüklüğü ve fikrinin bayağılığı sebebiyle öyle yapmıştı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ye'tûke (يَأْتُوكَ)

        Gelmek, getirmek, varmak ve bir hedefe yönelmek anlamlarındaki e-t-y (ا ت ي) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari fiili ile, "sana" anlamındaki muhatap zamirinin (ke) birleşiminden oluşur ("sana getirsinler / sana gelsinler").

        İbn Fâris, e-t-y (ا ت ي) kökünün temelinde rastgele bir hareketten ziyade "kasıtlı, iradi ve belirli bir hedefe doğrudan, amaca yönelik olarak yönelme" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eylemini "mecî'" (gelmek) eyleminden ince bir anlamsal farkla ayırır. İtyân, genellikle bir otoriteye boyun eğerek, bir çağrıya veya emre icabet ederek planlı bir şekilde huzura çıkmayı ifade eder. Ye'tûke (sana getirsinler), bir önceki ayette bahsedilen devlet görevlilerinin (hâşirîn), aldıkları emri eksiksiz yerine getirerek, ülkenin en ücra köşelerindeki sihirbazları Firavun'un huzuruna (kasıtlı bir hedefe ve otoriteye) zorunlu olarak taşımalarını ifade eden itaatkâr bir eylemdir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emir komuta zinciri içindeki bu fiilin, devletin zor kullanma ve mobilize etme kapasitesini gösterdiğini belirtir. Sihirbazlar kendi inisiyatifleriyle veya meraktan saraya gelmeyecekler; merkezi devletin kolluk kuvvetleri tarafından Firavun'un ayağına "getirileceklerdir". Bu, otoritenin kriz anında tüm bürokratik aygıtını kendi bekası için nasıl pervasızca kullandığının dilsel göstergesidir.

        Bi külli (بِكُلِّ)

        Birliktelik ve vasıta bildiren "bi" (بِ) harf-i ceri ile, bütün, hepsi, her ve tamamı anlamlarına gelen k-l-l (ك ل ل) kökünden türemiş "küll" isminin birleşimidir.

        İbn Fâris, k-l-l (ك ل ل) kökünün ana anlamının "bir şeyi çepeçevre kuşatmak, etrafını sarmak ve hiçbir parçasını dışarıda bırakmayacak şekilde içine almak" olduğunu aktarır. Başı her yönden saran taca "iklil" denmesi de bu kökün kuşatıcılığından gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin istivâ (eksiksiz kapsayıcılık) ifade ettiğini belirtir. Meclisin Firavun'a "bi külli" (istisnasız hepsini) diyerek akıl vermesi, Musa'nın mucizesinin sarayda yarattığı tehlikenin ne kadar devasa ve ontolojik olarak ne kadar yıkıcı algılandığının en açık itirafıdır. Devlet, bu krizi aşmak için sadece başkentteki birkaç uzmanı değil, tüm imparatorluk coğrafyasındaki "tüm" sihir potansiyelini (küll) istisnasız bir şekilde seferber etmek zorunda hissetmektedir.

        Sehhârin (سَحَّارٍ)

        Aldatmak, göz boyamak ve gerçeği olduğundan farklı göstermek anlamlarına gelen s-h-r (س ح ر) kökünden, fe'âl vezninde türetilmiş mübalağalı ism-i fâildir. (Çok usta sihirbaz, baş büyücü).

        İbn Fâris, s-h-r (س ح ر) kökünün temelinde "bir şeyin hakikatini ve özünü gizleyip, onu sahte, yanıltıcı ve cazip bir görüntüyle sunmak" anlamının yattığını belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin "sâhir" (büyücü) yerine "sehhâr" (fe''âl vezninde) kalıbında gelmesinin belagatteki önemini inceler. Meclis, Firavun'a sıradan sokak illüzyonistlerini veya küçük el çabukluğu yapanları değil; bu işte zirveye çıkmış, mesleğin tüm gizemli inceliklerine vakıf, kitleleri psikolojik olarak efsunlayabilecek derecede "aşırı yetenekli ve profesyonel" baş sihirbazları getirmesini tavsiye etmektedir. Vezin, aranılan vasfın olağanüstülüğünü vurgular.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Mısır politeizminde (çok tanrıcılığında) taşıdığı teolojik ve kurumsal anlama eğilir. Mısır'da sihir (hekau), din dışı bir sapkınlık değil, evrensel düzenin (Ma'at) bir parçası ve tanrıların Firavun'a bir lütfu olarak görülürdü. Dolayısıyla aranan "sehhâr", sıradan bir şarlatan değil; devletin resmi ideolojisini savunan, doğaüstü güçlerle irtibat kurduğuna inanılan, tapınaklarda özel eğitim görmüş en üst düzey ruhban sınıfının temsilcisidir.

        Gabriel Said Reynolds, "sehhâr" figürünün geç antik çağ metinlerindeki polemik işlevine dikkat çeker. Otorite, Musa'nın mucizesinin ilahi kaynağını reddederek onu "sihir" kategorisine hapsetmişti. Şimdi ise o "sihri", kendi ürettiği çok daha büyük ve kurumsal bir sihirle (sehhâr ile) iptal etmeye çalışmaktadır. Bu, hakikati (mucizeyi) kaba kuvvetle değil, onun sahte bir kopyasıyla (illüzyonla) alt etme girişimidir.

        Alîm (عَلِيمٍ)

        Bilmek, tanımak, bir şeyin hakikatine ve sınırlarına vakıf olmak anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş, mübalağa (aşırılık/uzmanlık) bildiren sıfat-ı müşebbehe veya ism-i fâildir ("Derin bilgi sahibi, uzman").

        İbn Fâris, a-l-m (ع ل م) kökünün özünde "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alametleri kavrayarak sarsılmaz ve derinlemesine bir bilgiye ulaşmak" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "alîm" sıfatının "sehhâr" ile birlikte (sehhâr-ı alîm) kullanımındaki epistemolojik paradoksu (çelişkiyi) tahlil eder. Sihir, özünde bir yalan, yanılsama ve göz boyama iken; ilim (bilgi), hakikati ortaya çıkarmak ve gerçeğe ulaşmaktır. Ancak Mısır sarayı için sihir, üzerine uzun yıllar çalışılan, nesilden nesile aktarılan, akademileri (tapınak okulları) olan son derece teknik ve bilimsel (alîm) bir disiplindir. Yanılsama, bu sistemde en yüksek "bilim" olarak kabul görmektedir.

        Patricia Crone, bu sıfat tamlamasını (sehhâr-ı alîm) antik devletlerin "bilgi ve hakikat tekelini" ellerinde tutma stratejisi olarak okur. Otorite, Musa'nın sisteme aykırı olan ontolojik meydan okumasına karşı, devletin bizzat yetiştirdiği, onayladığı, test ettiği ve liyakat nişanı (uzmanlık) verdiği resmi bilginlerini (alîm) sahaya sürmektedir. Bu, bireysel bir isyana karşı, devlet destekli "resmi aklın ve bilimin" (bürokratik uzmanlığın) ideolojik bir hegemonya kavgasıdır.

        Dücane Cündioğlu, bu sıfatın Firavun ve meclisinin yaşadığı varoluşsal çaresizliği nasıl yansıttığını inceler. Karşılarında ilahi vahyin mutlak aydınlığı ve gerçekliği (el-beydâ) vardır; ancak onlar bu ilahi bilgiyi, dünyevi ve sahte bir uzmanlıkla (sehhâr-ı alîm) çürütebilecekleri yanılgısına düşmüşlerdir. İktidar, hakikatin ilmine (vahye) karşı, yanılsamanın ilmiyle (sihirle) savaşmaya hazırlanarak aslında kendi ontolojik iflasını tescillemektedir. Zira yalanı ne kadar bilimselleştirirseniz bilimselleştirin, mucizenin hakikati karşısında yenilmeye mahkûmdur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X