قَالَ لِلْمَلَأِ حَوْلَـهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
34. “Firavun, adamlarına şöyle dedi: ‘Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz!”
35. “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Buna karşı ne buyurursunuz?”
Firavun, adamlarına şöyle dedi; Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz! Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.
Bu beyan, Firavun tarafından kavmini Mûsâ aleyhine kışkırtma ve şartlandırma ameliyesidir. Bununla, onlara getirdiği ve gösterdiği mûcizenin büyüklüğü sebebiyle onu gözlerinde saygı ile büyütmemelerini istemiştir. Bunun için şöyle demiştir: Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Aslında Mûsâ onları yurtlarından çıkarmak istemiyordu. Ancak Firavun, halkını onun aleyhine kışkırtıyordu ki ona tâbi olmasınlar. Sanki şöyle demiş gibi oluyordu; O sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin geçiminizi bozmak, kaldığınız yerde sizi darlığa düşürmek, geleceğinizi sıkıntıya sokmak istiyor.
Buna karşı ne buyurursunuz? Bu söz de gösteriyor ki Firavun, kendisinin tanrı olmadığını biliyordu. Aslında o bu sözü Ue bayağılığını ve bilgisinin kıtlığını da ele veriyordu. Çünkü hiçbir hükümdar halkına “Ne buyurursunuz?” demez, özellikle de kendisi için tanrılık iddiasına kalkışan ve “‘Ey seçkinler! Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum” diye hezeyanda bulunan bîri. Bu da gösterdi ki o himmeti kıt, değerlendirmesi ve aklî düzeyi bayağı biri idi.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Söylemek, konuşmak ve beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki veya kalpteki bir niyetin, düşüncenin sesler ve kelimeler aracılığıyla açığa vurulması" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu sahnede "kavl" fiilinin psikolojik ve politik bir kırılmayı ifade ettiğini tahlil eder. Musa'nın asasının ejderhaya dönüşmesi ve elinin bembeyaz parlaması (mucizeler) karşısında Firavun, teolojik ve rasyonel olarak tamamen çökmüştür. Bu mucizeler karşısında doğrudan Musa'ya cevap verecek ontolojik cesareti bulamayan Firavun'un "kâle" (dedi) eylemi, yön değiştirerek yanındakilere sığınma ve durumu manipüle etme (kurtarma) konuşmasıdır.
Dücane Cündioğlu, konuşma eyleminin felsefi arka planını inceler. Kısa bir süre önce "Seni zindana atarım" diyerek mutlak güç gösterisi yapan otorite, metafizik bir müdahale (mucize) karşısında dehşete kapıldığında o emredici dilini yitirir. Firavun'un bu "sözü", hakikat karşısında aciz kalan aklın, kendi kurguladığı yalana sığınarak iktidarını meşrulaştırma ve kitleyi konsolide etme çabasıdır.
Li'l-mele'i (لِلْمَلَإِ)
İçin, -e/a anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile; doldurmak, tam olmak ve ileri gelenler anlamlarına gelen m-l-e (م ل ا) kökünden türemiş "mele'" isminin birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, m-l-e (م ل ا) kökünün temel anlamının "bir boşluğu tamamen doldurmak" olduğunu belirtir. Toplumun yöneticilerine, aristokratlara ve karar alıcı mekanizmalara "mele'" denilmesinin sebebi; onların oturdukları meclisleri bedensel ve statüsel olarak doldurmaları, aynı zamanda ihtişamlarıyla sıradan insanların gözlerini (ve kalplerini) korku ve saygıyla doldurmalarıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "mele'" kavramının sosyolojik ve politik ağırlığını tahlil eder. Mele', oligarşik bir zümredir; kralın etrafında statükoyu koruyan, ondan beslenen ve sistemi işleten beyin takımıdır. Firavun'un, Musa'nın mucizeleri karşısında doğrudan bu zümreye (li'l-mele'i) hitap etmesi, mutlak diktatörlük maskesinin düştüğünü gösterir. Dehşete kapılan tiran, tek başına baş edemediği bu ilahi güç karşısında, iktidarını paylaştığı elitlerin onayına ve desteğine muhtaç hale gelmiştir.
Patricia Crone, bu kavramı antik Yakın Doğu'nun devlet mekanizması bağlamında okur. Firavun, kendi tanrısallığını (ilahlığını) iddia eden bir kraldır. Ancak Musa'nın sunduğu fiziksel kanıtlar (mucizeler), Firavun'un bu tanrısallık kurgusunu sarayın ortasında iflas ettirmiştir. Firavun'un derhal "mele'" zümresine yönelmesi, devletin bekası için acil bir kriz yönetimi başlatmasıdır. Yöneticiler meclisi, mucizeyi politik bir tehdit olarak etiketlemek (sihirbazlık suçlaması) üzere göreve çağrılmaktadır.
Havlehû (حَوْلَهُ)
Etraf, çevre ve sınır anlamlarına gelen h-v-l (ح و ل) kökünden türemiş olan "havl" zarfı ile "onun" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamirinin (hû) birleşimidir.
İbn Fâris, h-v-l (ح و ل) kökünün "bir şeyin etrafını kuşatmak ve onu sarmak" anlamına geldiğini aktarır.
Michael Cook, mekânsal politikanın bu kelimedeki karşılığını inceler. Tiranlar her zaman kendilerini halktan yalıtan ve onları koruyan bir "etraf" (havlehû) kurgularlar. Firavun'un meclisi, onu sadece fiziksel olarak değil, ideolojik olarak da kuşatan bir kalkan işlevi görür. Musa'nın mucizesi bu kalkanı delip geçmiş, Firavun'u kendi etrafındakiler (havlehû) nezdinde savunmasız bırakmıştır. Otorite, bu kelimeyle etrafındaki kalkanı yeniden sıkılaştırmaya çalışır.
İnne (إِنَّ)
Cümleye kesinlik, şüphesizlik ve pekiştirme katan tekid edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân adlı çalışmasında bu edatın psikolojik kullanımına dikkat çeker. "İnne" edatı, genellikle muhatabın zihnindeki bir şüpheyi veya sarsıntıyı gidermek için cümlenin başına getirilir. Firavun'un meclisi, asanın ejderhaya dönüşmesi karşısında derin bir şoka ve şüpheye düşmüştür. Firavun, bu şüpheyi kırmak ve otoritenin resmi söylemini (ideolojisini) zihinlere zorla dikte etmek için bu mutlak kesinlik edatına (İnne / Şüphesiz ki) başvurur. Bu, korkunun üzerini örten sentetik bir özgüvendir.
Hâzâ (هَٰذَا)
Arapçada eril (müzekker) varlıklar veya durumlar için kullanılan, yakını işaret eden demonstratif (işaret) zamiridir ("bu").
Râgıb el-İsfahânî, işaret zamirinin bu sahnede kullanımındaki ince tahkiri (küçümsemeyi) tahlil eder. Firavun, Musa'nın adını anmak yerine onu "hâzâ" (bu) diyerek işaret eder. Bu dilsel seçim, Musa'yı insanlıktan veya peygamberlik makamından soyutlayarak onu meclisin önünde "suçlu bir nesne", analiz edilmesi gereken zararlı bir figür konumuna indirgeme (nesneleştirme) stratejisidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi etkisini incelerken, Firavun'un "bu adam" diyerek aslında kendi içindeki büyük korkuyu küçültmeye çalıştığını belirtir. Karşısında devasa bir ejderha (su'bân) ve kör edici bir ışık dururken, o hala karşısındaki kaynağı "hâzâ" gibi basit ve kontrol edilebilir bir işaret zamiriyle çerçevelemeye çabalar.
Le sâhirun (لَسَاحِرٌ)
Aldatmak, göz boyamak, gerçeği olduğundan farklı göstermek anlamlarına gelen s-h-r (س ح ر) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) ile, pekiştirme katan "lâm-ı ibtidâ" (le) harfinin birleşimidir ("Kesinlikle bir büyücüdür").
İbn Fâris, s-h-r (س ح ر) kökünün temelinde "bir şeyin hakikatini gizleyip, onu sahte ve cazip bir görüntüyle sunmak, gözü ve aklı yanıltmak" anlamının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sihr" kavramını ontolojik olarak tahlil eder. Sihir, eşyanın hakikatini (özünü) değiştirmez; sadece bakanın algısıyla oynar (illüzyon). Firavun, Musa'nın getirdiği mucizeleri (ilahi müdahaleyi) "sihir" olarak etiketleyerek, bu olayların Allah'tan gelmediğini, sadece Musa'nın el çabukluğu ve göz boyaması olduğunu iddia eder. Bu kelime, mucizenin metafizik ağırlığını dünyevi ve hilekâr bir mesleğe (büyücülüğe) indirgeme girişimidir.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik analizinde s-h-r kökünün Arapçadaki derin tarihine dikkat çekmekle birlikte, Kur'an'daki sihirbazlık motifinin ve buna karşı geliştirilen teolojinin, antik Ortadoğu (Aramice/Süryanice) kültürlerindeki büyücülük-peygamberlik çatışması ekseninde şekillendiğini belirtir.
Gabriel Said Reynolds, geç antik çağ dini literatüründe Firavun'un bu hamlesini "epistemolojik kategorizasyon" üzerinden okur. Mısır sarayı sihirle (magic) yönetilen, rahiplerin ve büyücülerin devlet kademesinde olduğu bir sistemdir. Firavun, Musa'nın ilahi gücünü kavrayamadığı (veya kabullenemediği) için, onu kendi dünyasındaki en bilindik, en kontrol edilebilir kategoriye, yani "sihirbazlık" (sâhir) kategorisine hapseder. Bu sayede "Bizim de sihirbazlarımız var, bununla baş edebiliriz" diyerek meclisini rahatlatmayı hedefler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-politik işlevine odaklanır. Statükoyu sarsan her devrimci veya ilahi hareket, otorite tarafından önce "delilik" (mecnûn), o tutmazsa "kitleleri manipüle eden büyücülük" (sâhir) olarak yaftalanır. Sâhir suçlaması, Musa'nın davasının haklılığını değil, onun kitleleri "büyüleyerek/kandırarak" devlete karşı kışkırtan bir provokatör olduğunu iddia eden resmi bir karalama kampanyasıdır.
Alîm (عَلِيمٌ)
Bilmek, tanımak ve bir şeyin hakikatine vakıf olmak anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş, mübalağa (aşırılık/yetkinlik) bildiren sıfat-ı müşebbehe veya ism-i fâildir ("Çok bilen, usta, uzman").
İbn Fâris, a-l-m (ع ل م) kökünün özünde "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alametleri kavrayarak derinlemesine bilgi sahibi olmak" anlamının yattığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "alîm" sıfatının bu bağlamdaki paradoksal kullanımını tahlil eder. Firavun bir yandan Musa'yı sihirbazlık gibi sahtekâr bir meslekle suçlarken (tahkir), diğer yandan onu "alîm" (son derece uzman/usta) sıfatıyla yüceltmektedir. Râgıb'a göre bu, Firavun'un Musa'nın mucizeleri karşısında duyduğu dehşetin itirafıdır. Musa sıradan bir göz boyamacı değil, Firavun'un gördüğü hiçbir şeye benzemeyen kadar sarsıcı bir "bilgiye/ustalığa" sahiptir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin bağlamsal işlevini kriz yönetimi üzerinden okur. Firavun, Musa'ya "alîm" (çok usta) diyerek kendi adamlarına şu mesajı vermektedir: "Karşımızdaki sıradan bir tehlike değil, bu adam işini çok iyi biliyor ve sistemimizi yıkabilir. Dolayısıyla tüm devlet imkânlarını ve en usta adamlarımızı toplamalıyız." Tiran, muhalifini büyüterek aslında uygulayacağı orantısız şiddeti ve devlet seferberliğini önceden meşrulaştırmaktadır. Mısır sarayının kibri, bir çobanın (Musa'nın) "alîm bir sâhir" olduğu yalanına tutunarak ayakta kalmaya çalışır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla