فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
“Bunun üzerine Mûsâ asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ düpedüz bir yılan oluvermiş!”
Bunun üzerine Mûsâ asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ düpedüz bir yılan oluvermiş! Bazıları dediler ki; “Su’bân” (ثُعْبَانٌ) yılanların büyük ve iri olanlarına denilir. Başka bir yerde ise “onun yılan gibi kımıldanıyor olduğunu görünce” buyurmuştur. Bir başka yerde de şöyle demiştir: “Bir de ne görsün, o akıp giden bir yılan oluvermiş!” Bu durum şöyle izah edilebilir: Asâ atılmadan evvel elde iken “cân” (جَانٌّ), yani küçük çevik yılan gibidir, atıldıktan sonra ise koskoca bir yılan olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fe elkâ (فَأَلْقَى)
Bırakmak, fırlatmak, atmak ve sunmak anlamlarına gelen l-k-y (ل ق ي) kökünden, if'âl babında (ilkâ) türetilmiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir. Başındaki "fe" (ف) harfi, eylemin Firavun'un talebinin (fe'ti bihî) hemen ardından, hiç bekletilmeden gerçekleştiğini bildiren takip (ta'kib) edatıdır.
İbn Fâris, l-k-y (ل ق ي) kökünün temelinde "iki şeyin birbiriyle karşılaşması, yüz yüze gelmesi ve temas etmesi" anlamının bulunduğunu belirtir. Bir şeyi elden çıkarıp yere bırakmaya "ilkâ" denmesinin sebebi, atılan nesnenin zeminle (veya muhatapla) aniden buluşturulmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" eylemini sıradan bir atma veya düşürme eyleminden (ramy veya tarh) ayırır. İlgili eylem, bir nesneyi rastgele fırlatmak değil, belirli bir amaç, kasıt ve hedef doğrultusunda ortaya koymaktır. Hz. Musa'nın asasını "ilkâ" etmesi, onu elinden çıkarıp sıradan bir nesne gibi yere atması değil; Firavun'un "kanıtlama" talebine karşılık, elindeki ilahi argümanı (mucizeyi) doğrudan onun gözlerinin önüne "sunması ve muhatabıyla karşılaştırması"dır.
Dücane Cündioğlu, atma (ilkâ) eyleminin felsefi ve varoluşsal semboliğine odaklanır. Musa, Firavun'un kibirli meclisinin ortasında yapayalnızdır ve elindeki tek maddi dayanağı (asası) vardır. "İlkâ" eylemi, peygamberin kendi maddi güvencesini (asasını) terk ederek, onu tamamen ilahi iradenin dönüştürücü gücüne teslim etmesidir. Mucize, ancak insanın kendi elindekini (beşeri olanı) yere bırakmasıyla (ilkâ) başlayan ontolojik bir kırılmadır.
Asâhü (عَصَاهُ)
Asa, baston, değnek anlamlarına gelen a-s-v (ع ص و) kökünden türemiş bir ismin, "onun" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri (hû) ile birleşmesinden oluşmuştur.
İbn Fâris, a-s-v (ع ص و) kökünün temel anlamının "dağınık olan şeyleri bir araya toplamak, birleştirmek ve sıkıca tutmak" olduğunu aktarır. Çobanın sürüsünü dağılmaktan kurtarıp bir arada tuttuğu, onlara yön verdiği ahşap sopaya bu toparlayıcı ve birleştirici işlevinden dolayı "asa" denilmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde asanın bu bağlamdaki sosyolojik ve teolojik zıtlığına (kontrastına) dikkat çeker. Asa, bedevi ve pastoral (çoban) hayatının en barışçıl, en sıradan ve en mütevazı sembolüdür. Musa, dünyanın en görkemli, en militarist ve teknolojik olarak en gelişmiş imparatorluğunun (Mısır'ın) karşısına, hiçbir askeri değeri olmayan bu "çoban değneği" ile çıkmıştır. Asa, tiranlığın kaba gücüne karşı, ilahi iradenin seçtiği tevazunun (mustazaflığın) silaha dönüşmüş halidir.
Gabriel Said Reynolds, geç antik çağ monoteist edebiyatında "peygamber asası" (rod of Moses) figürünün tipolojik (typology) gücünü inceler. Antik Yakın Doğu tasavvurunda krallar (Firavun) ellerinde altından yapılma, ucu yılan veya şahin başlı iktidar asaları (scepter) tutarken; İbrahimi peygamberler doğadan alınmış, basit ahşap asalar taşırlar. Firavun'un sihir ve devlet gücünü simgeleyen yapay asasına karşı, Musa'nın "asâhü" (kendi çoban asası), ilahi otoritenin beşeri şatafatı yutmaya hazır ontolojik üstünlüğüdür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, asa maddesinde bu aletin Kur'an'daki işlevini tahlil eder. Asa, salt fiziksel bir tahta parçası olmaktan çıkıp, Hz. Musa'nın elinde Firavun'un sihirbazlarının göz boyamasını yutan, Kızıldeniz'i yaran ve kayadan su çıkartan "ilahi müdahalenin (kudretin) fiziksel iletkeni" (vasıtası) haline gelmiştir.
Fe izâ hiye (فَإِذَا هِيَ)
Takip bildiren "fe" (فَ) harfi, anilik, sürpriz ve beklenmezlik bildiren "izâ-i fücâiyye" (إِذَا) edatı ve "o" anlamına gelen müennes (dişil) üçüncü tekil şahıs zamiri "hiye" (هِيَ) kelimelerinin birleşiminden oluşur. "Bir de ne görsün, aniden o..." anlamını verir.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân adlı çalışmasında "izâ-i fücâiyye" edatının belagatteki sarsıcı kullanımını inceler. Bu edat, zaman veya şart bildiren klasik "izâ"dan tamamen farklıdır. Olayların normal nedensellik (sebep-sonuç) akışının aniden yırtılmasını, beklentilerin tamamen dışına çıkılmasını ifade eder. Musa asasını yere bırakır bırakmaz araya hiçbir zaman dilimi girmeden "fe izâ" (aniden/birdenbire) gerçekleşen bu dönüşüm, olayın bir sihirbaz illüzyonu (hazırlık gerektiren bir el çabukluğu) değil, doğa yasalarını anında askıya alan mutlak bir yaratılış anı (mucize) olduğunu dilsel olarak kanıtlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu üçlü yapının (fe-izâ-hiye) Kur'an'ın dramatik anlatımındaki görsel ve psikolojik etkisine odaklanır. Hitap, okuyucunun veya dinleyicinin zihnini Firavun'un meclisinin tam ortasına, o şok anına kilitler. "Hiye" (o) zamiri asaya dönmektedir; ancak o an artık tahta bir asa değil, yaşayan bir varlıktır. Bu edat, sıradan bir çoban değneğinin saniyeler içinde ölümcül bir dehşete dönüşmesi karşısında saraydakilerin yaşadığı donakalma (şok) hissinin edebi bir tasviridir.
Su'bânün (ثُعْبَانٌ)
Büyük ve korkutucu yılan, ejderha anlamlarına gelen s-a-b (ث ع ب) kökünden türemiş fe'lân vezninde bir isimdir.
İbn Fâris, s-a-b (ث ع ب) kökünün temel anlamının "suyun veya bir sıvının yarıktan fışkırarak, kıvrılarak ve şiddetle akması" olduğunu belirtir. Vadiyi doldurup akan sel sularına "mes'ab" denir. İri yılana da (su'bân) bu kökten isim verilmesinin sebebi; onun durgun bir nesneyken aniden harekete geçmesi, tıpkı taşkın bir sel suyu gibi toprağın üzerinde kıvrılarak, akarcasına ve önüne çıkanı yutarcasına ilerlemesidir.
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da Hz. Musa'nın asasının dönüştüğü yılan için kullanılan farklı kelimeleri (hayye, cân, su'bân) semantik olarak inceler. Asa ilk kez Tûr dağında dönüştüğünde "cân" (hızlı hareket eden küçük/kıvrak yılan) veya "hayye" (canlı yılan) olarak nitelenirken; Firavun'un huzurundaki bu meydan okumada "su'bân" kelimesi seçilmiştir. Çünkü su'bân, devasa cüsseli, dehşet verici ve mutlak bir güç gösterisi sunan iri bir yılandır (ejderhadır). Firavun'un kibrine karşı gösterilen kanıt, küçük bir uyarı değil, devasa bir dehşettir.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik haritasında, "su'bân" kelimesinin saf Arapça kökenli olmakla birlikte, dönemin mitolojik ve edebi anlatılarındaki "devasa kozmik yılan/ejderha" (serpent/dragon) figürüyle anlamsal bir paralellik taşıdığını belirtir.
Patricia Crone, bu kelimeyi antik Yakın Doğu'nun politik teolojisi ve mitolojisi üzerinden analiz eder. Mısır mitolojisinde ve Firavunların taçlarında kobra (Uraeus) figürü, kraliyetin, ilahi korumanın ve düşmanları yok eden sihirli gücün en büyük sembolüdür. Musa'nın asasının sıradan bir yılana değil, Firavun'un sembolik kobrasını ezip geçecek devasa bir "su'bân"a dönüşmesi; Firavun'un kendi mitolojik sahasında, kendi sembolüyle ve kendi sarayında ontolojik olarak mağlup edilmesidir. Mısır'ın "düzen" (Ma'at) sembolü, ilahi iradenin kontrolündeki "su'bân" karşısında aciz kalmıştır.
Mübîn (مُّبِينٌ)
Açık olmak, ayırt etmek, şüpheleri gidermek ve hakkı batıldan ayırmak anlamlarına gelen b-y-n (ب ي ن) kökünden if'âl babında türetilmiş ism-i fâil (özne/sıfat) formudur.
İbn Fâris, b-y-n (ب ي ن) kökünün "iki şeyin birbirinden tamamen ayrılması, aralarındaki farkın şüpheye yer bırakmayacak şekilde açığa çıkması" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, yılanın (su'bân) sıfatı olarak gelen "mübîn" kelimesinin teolojik zorunluluğunu tahlil eder. Mısır sarayındaki sihirbazların hüneri, insanların gözlerini boyamak, ipleri ve sopaları hareket ediyormuş gibi (illüzyon) göstermekti (sihr-i tahyîl). Ancak Musa'nın asasının dönüşümü bir göz yanılması veya hipnoz değil; asanın atomik (madde) yapısının tamamen değişerek, kanlı canlı, gerçek bir hayvana dönüştüğü "apaçık" (mübîn) bir varoluş (inkılâb-ı mâhiyet) anıdır. Mübîn sıfatı, sihir ile mucize arasındaki o kesin ontolojik çizgiyi çeker.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Firavun üzerindeki rasyonel etkisini inceler. Musa bir önceki ayette "apaçık bir şey" (şey'in mübîn) getireceğini vaat etmişti. Asa yılana dönüştüğünde, bu sıfat tekrar (su'bânün mübîn) kullanılarak vaadin gerçekleştiği onaylanır. Bu apaçıklık, Firavun'un "Musa delidir" (mecnûn) veya "büyücüdür" tezlerini fiziksel olarak çürüten, inkâr kapılarını kapatan ve otoriteyi kendi sarayında dehşete düşürerek onu çaresiz bırakan ampirik (deneyimsel) bir gerçekliktir. Hakikat, asanın bedeni üzerinden tüm çıplaklığıyla "beyan" edilmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla