قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
23. “Firavun, ‘Âlemlerin Rabb’i de kimdir?’ diye sordu”
24. “Mûsâ, ‘Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir’ diye cevap verdi.”
25. “Firavun yanında bulunanlara, ‘Ne dediğini duydunuz değil mi?’ dedi.”
Sonra Firavun Mûsâ’ya: Âlemlerin Rabb’i de kimdir? diye sordu. Mûsâ ona: Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir diye cevap verdi. Sonra Firavun yanında bulunanlara, Ne dediğini duydunuz değil mi? dedi. Lânetli Firavun bu sözü söyledi, en doğrusunu Allah bilir ya, çünkü Mûsâ kendisine göre sorduğu sorunun cevabını vermeye yanaşmamıştı. Şöyle ki kendisi Rabb’in mahiyetini sormuştu, oysa Mûsâ sadece fiilleri ve Rab oluşu üzerinden cevap vermiş, (üslûb-ı hakim ile) meseleyi çelmişti. Firavun’un zannınca Mûsâ sorduğu soruya cevap vermekten yan çizmişti. O yüzden kavmine Mûsâ’nın verdiği cevaba taaccüple: Ne dediğini duydunuz değil mi? dedi. Ben ona bir şey soruyorum, o ise bana başka bir şey hakkında cevap veriyor.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Söylemek, konuşmak, ifade etmek ve cevap vermek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iradedeki bir mananın kelimelere dökülerek görünür ve duyulur hale getirilmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin diyalog içindeki işlevini tahlil eder. Firavun'un bir önceki ayetteki alaycı ve tahkir edici "Âlemlerin Rabbi de nedir?" (Ve mâ Rabbü'l-âlemîn) sorusuna karşılık, Hz. Musa'nın "kâle" (dedi) eylemi, tahrike kapılmadan, hakareti üzerine alınmadan ve tebliğin vakarını bozmadan verilen doğrudan bir cevaptır. Bu eylem, peygamberin hissi tepkilerden arınmış ontolojik ciddiyetini yansıtır.
Dücane Cündioğlu, konuşma eyleminin buradaki felsefi ve diyalektik stratejisine odaklanır. Firavun "mâ" (nedir o?) edatıyla Allah'ın "zâtını, mahiyetini ve maddesini" sorarak teolojik bir tuzak kurmuştur; zira felsefi olarak mutlak aşkın olanın mahiyeti tanımlanamaz. Musa ise "kâle" eylemiyle bu tuzağa düşmez; Allah'ın ne olduğunu (zâtını) anlatmak yerine, O'nun "Rabbü's-semâvâti" (göklerin Rabbi) diyerek eylemlerini, otorite alanını ve sıfatlarını tanımlar. Bu söz (kavl), Firavun'un demagojisini yıkan muazzam bir mantıksal manevradır.
Rabbü (رَبُّ)
Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve kanun koymak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiştir.
İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün "bir şeye malik olmak ve onu bir halden başka bir hale geçirerek kemale erene kadar ıslah edip korumak" anlamlarına geldiğini aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "Rab" kavramının bu diyalogdaki muazzam semantik ve politik işlevini inceler. Firavun, sadece Mısır topraklarının ve o coğrafyadaki insanların (yerel) rabbidir. Musa ise "Rabb" kelimesinin sınırlarını Firavun'un tahayyül edemeyeceği kadar genişleterek, onu tüm kozmosun (göklerin ve yerin) mutlak sahibi olarak tanımlar. Bu kullanım, Firavun'un Mısır'daki sahte rabliğini evrensel bir Rab tasavvuruyla ezip geçen devrimci bir teolojik kavram inşasıdır.
Patricia Crone, antik dünyanın siyasi teolojisi bağlamında bu kelimeyi analiz eder. Firavun'un "Rabb" anlayışı, toprağın mülkiyeti, vergi toplama hakkı ve köleler üzerindeki mutlak yaşam/ölüm yetkisiyle sınırlı siyasi bir egemenliktir. Musa'nın sunduğu Rab kavramı ise, sınırları olmayan, dünyevi kralların yetkilerini sıfırlayan ve sadece göklere değil, bizzat Firavun'un üzerinde oturduğu arza (yeryüzüne) da hükmeden yegâne ontolojik otoritedir.
Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
Yükselmek, yücelmek, üstte olmak anlamlarına gelen s-m-v (س م و) kökünden türemiş "semâ" kelimesinin kurallı dişil çoğulu (cemi müennes salim) formudur.
İbn Fâris, s-m-v (س م و) kökünün temel anlamının "bir şeyin yukarı doğru uzaması, yükselmesi ve yüksekte bulunması" olduğunu belirtir. Gökyüzüne yükseklik ve ulaşılmazlığından dolayı sema denildiği gibi, isme de (ismun) varlığı tanıttığı ve onu meçhullükten yukarı (bilinirliğe) çıkardığı için bu kökten türetilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "semâvât" kelimesinin çoğul formda kullanılmasını tahlil ederken, göklerin tek bir tabakadan ibaret olmadığını, insanın algısını aşan çok boyutlu, sayısız ve ihtişamlı katmanlardan oluştuğunu belirtir. Musa'nın Rabbinin otorite alanını tanımlarken öncelikle "gökleri" (semâvât) zikretmesi, Firavun'un asla ulaşamayacağı, hükmedemeyeceği ve kontrol edemeyeceği o devasa aşkınlık alanını otoritenin yüzüne çarpmasıdır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin Sami dillerindeki ortak kökenine dikkat çeker. İbranicedeki "şâmayim" ve Süryanicedeki "şmayyâ" kelimeleriyle tam bir yapısal ve anlamsal bütünlük içindedir.
Angelika Neuwirth, geç antik çağ monoteist metinlerinde "göklerin ve yerin Rabbi" (Lord of heaven and earth) tamlamasının litürjik ve formülsel kullanımını inceler. Bu kalıp, İbrahimi geleneğin paganizme (ve Mısır'ın yerel güneş/doğa tanrılarına) karşı kullandığı en evrensel ve köklü amentüdür. Kur'an, Musa'nın dilinden bu kadim monoteist formülü kullanarak Firavun'un yerel teolojisini evrensel bir kozmolojiyle çürütür.
Ve'l-Ardı (وَالْأَرْضِ)
Aşağıda olan, ayak basılan zemin, yeryüzü anlamlarına gelen e-r-d (ا ر ض) kökünden türemiş bir isimdir.
İbn Fâris, e-r-d (ا ر ض) kökünün temelinde "gökyüzünün (sema) zıddı olarak aşağıda bulunan, uysal olan ve her türlü yaşama zemin teşkil eden şey" anlamının yattığını aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, gökler ve yer (semâvât ve arz) ikilemesinin ontolojik bütünlüğünü tahlil eder. Firavun, yeryüzünün (Mısır'ın) kendi mülkü olduğunu iddia etmektedir. Musa, arz kelimesini semâvât ile birleştirerek, yeryüzünün Firavun'a ait bağımsız bir krallık olmadığını, aksine o devasa kozmik sistemin (göklerin) ayrılmaz bir parçası olarak tek bir ilahi otoriteye (Allah'a) ait olduğunu ilan eder. Bu, yeryüzündeki tüm beşeri iktidarların mülkiyet iddialarını temelinden yıkan bir tanımlamadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "arz" maddesinde, bu kelimenin Kur'an'da sadece fiziksel bir gezegen olarak değil, aynı zamanda insanın halife olarak yaratıldığı, üzerinde imtihan edildiği ve ilahi kudretin ayetlerinin sergilendiği bir ontolojik sahne olarak kullanıldığını vurgular.
Ve mâ (وَمَا)
Atıf harfi "ve" (وَ) ile cansız varlıkları, soyut durumları ve toplulukları ifade eden ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "mâ"nın (مَا) birleşimidir ("ve o şeyler ki").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde ism-i mevsul olarak "mâ" edatının belagattaki kapsayıcılığını (şümulünü) inceler. Musa, "göklerin ve yerin" dedikten sonra "ve mâ" (ve o ikisi arasında olan her şeyin) diyerek otorite tanımında hiçbir boşluk bırakmaz. Bu "mâ" edatı, atmosferi, bulutları, bitkileri, hayvanları ve bizzat Firavun'un tahtını, sarayını ve ordularını da içine alan, Mısır kralını kendi mülkü sandığı şeylerin içinde sıradan bir nesneye dönüştüren mutlak bir kuşatıcılığa sahiptir.
Beynehümâ (بَيْنَهُمَا)
Aralık, mesafe, ayrım ve ilişki anlamlarına gelen b-y-n (ب ي ن) kökünden türemiş olan "beyne" (arasında) zarfı ile "o ikisi" anlamındaki tesniye (ikil) zamir olan "hümâ"nın (هُمَا) birleşimidir.
İbn Fâris, b-y-n (ب ي ن) kökünün temel anlamının "iki nesne veya durumun birbirinden ayrılması, aralarında bir boşluk veya mesafe oluşması" olduğunu belirtir. Bu kelime hem ayrılığı (beyn) hem de o ayrılığın yarattığı boşluğu dolduran mekânsal/soyut ilişkiyi ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "beyn" kavramının kozmolojik bağlamını tahlil eder. Gökler ve yer zıt iki uçtur (yüksek ve alçak). "Beynehümâ" (ikisi arasındakiler) ifadesi, bu iki zıtlık arasındaki tüm varoluş hiyerarşisini, atmosferi, görünen ve görünmeyen tüm dinamikleri kapsar. Musa, Rabbinin sadece uzak göklerin veya sadece basılan toprağın değil, insanın nefes aldığı, yaşadığı ve etkileşimde bulunduğu o devasa ara mekânın da hakimi olduğunu vurgulayarak panteist veya deist kaçış yollarını kapatır.
İn (إِن)
Arapçada "eğer, şayet" anlamlarına gelen, cümleye şart ve ihtimal (koşul) anlamı katan bir edattır.
İbn Fâris, bu tür şart edatlarının dilbilimsel olarak bir eylemin veya durumun gerçekleşmesini, kendisinden sonra gelen başka bir eylemin veya psikolojik durumun varlığına bağladığını ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu şart edatının retorik işlevini analiz eder. Musa, Firavun'a ve etrafındaki seçkinlere "Eğer ..." (İn) diyerek aslında onların iddia ettikleri entelektüel seviyeye ontolojik bir ayna tutar. Bu edat, "Sizin anlamama sorununuz bilginin eksikliğinden değil, niyetteki ve kalpteki hastalıktan kaynaklanıyor; şayet o niyeti düzeltirseniz hakikati hemen görürsünüz" şeklindeki ahlaki bir meydan okumanın zeminidir.
Küntüm (كُنتُم)
Olmak, meydana gelmek, var olmak anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir. Şart edatından sonra geldiği için "iseydiniz, iseniz" anlamı kazanır.
İbn Fâris, k-v-n (ك و ن) kökünün temelinde "bir şeyin yokluktan varlık sahnesine çıkması, oluşması ve istikrar bulması" anlamının yattığını belirtir. Bu kelime salt bir zaman bildiriminden ziyade varoluşsal bir "hal" bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin çoğul formda (küntüm - siz) gelmesinin bağlamsal önemine dikkat çeker. Sorusunu soran sadece Firavun (tekil) iken, Musa'nın cevabındaki "Eğer siz..." hitabı çoğuldur. Bu durum, Musa'nın hitabını Firavun'un şahsından çıkarıp, onun etrafında bu zulüm ve şirk sistemini ayakta tutan bürokratlara, seçkinlere ve dini liderlere (mele' zümresine) yönelttiğini gösterir. Hakikatin muhatabı sadece tiran değil, tiranlığı onaylayan tüm kadrolardır.
Mûkınîn (مُوقِنِينَ)
Kesin bilgiye sahip olmak, şüpheden arınmak ve kalben tasdik etmek anlamlarına gelen y-k-n (ي ق ن) kökünden if'âl babında türetilmiş ism-i fâil çoğuludur.
İbn Fâris, y-k-n (ي ق ن) kökünün temel anlamının "şüphenin, zannın ve tereddüdün tamamen ortadan kalkarak bilginin kalpte sarsılmaz bir şekilde yerleşmesi, sabitlenmesi" olduğunu belirtir. Su birikintisindeki bulantının dibe çöküp suyun berraklaşmasına bu kökten hareketle yakîn denmiştir; zihin de şüphelerden arındığında yakîne ulaşır.
Râgıb el-İsfahânî, "yakîn" ile sıradan "ilim" (bilgi) kavramları arasındaki epistemolojik farkı derinlemesine tahlil eder. Yakîn, sadece aklın soğuk bir kabulü değil, kalbin de o bilgiye teslim olup şüpheye dair en ufak bir izin bile kalmadığı nihai bilgi mertebesidir. Musa'nın "Eğer kesin olarak inanacak kimseler iseniz" demesi, Firavun ve çevresinin aslında göklerin ve yerin bir yaratıcısı olduğunu içten içe bildiklerini, ancak siyasi kibirleri ve çıkarları yüzünden bu bilgiyi "yakîn" (kesin bir inanç ve teslimiyet) seviyesine taşımaktan kaçındıklarını ifşa eder.
Dücane Cündioğlu, yakîn kavramını felsefi bir yüzleşme olarak okur. Firavun "Rabb de nedir?" diye sorarak akılcı (rasyonalist) bir cehalet oyunu oynamaktadır. Musa ise evrensel kozmolojiyi (gökleri ve yeri) göstererek, bu muazzam nizamın ardındaki iradeyi kavramanın yeni bir bilgiye değil, sadece idrakteki "yakîne" (zihinsel berraklığa ve ahlaki dürüstlüğe) ihtiyaç duyduğunu belirtir. Mûkınîn olmak, insanın evrenin apaçıklığı karşısında kendi kibrini yenerek gerçeğe teslim olma onurudur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla