Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 23. Ayet

    قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle fir’avnu vemâ rabbu-l’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      23. “Firavun, ‘Âlemlerin Rabb’i de kimdir?’ diye sordu”

      24. “Mûsâ, ‘Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir’ diye cevap verdi.”

      25. “Firavun yanında bulunanlara, ‘Ne dediğini duydunuz değil mi?’ dedi.”


      Sonra Firavun Mûsâ’ya: Âlemlerin Rabb’i de kimdir? diye sordu. Mûsâ ona: Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir diye cevap verdi. Sonra Firavun yanında bulunanlara, Ne dediğini duydunuz değil mi? dedi. Lânetli Firavun bu sözü söyledi, en doğrusunu Allah bilir ya, çünkü Mûsâ kendisine göre sorduğu sorunun cevabını vermeye yanaşmamıştı. Şöyle ki kendisi Rabb’in mahiyetini sormuştu, oysa Mûsâ sadece fiilleri ve Rab oluşu üzerinden cevap vermiş, (üslûb-ı hakim ile) meseleyi çelmişti. Firavun’un zannınca Mûsâ sorduğu soruya cevap vermekten yan çizmişti. O yüzden kavmine Mûsâ’nın verdiği cevaba taaccüple: Ne dediğini duydunuz değil mi? dedi. Ben ona bir şey soruyorum, o ise bana başka bir şey hakkında cevap veriyor.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        Söylemek, konuşmak, ifade etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş mazi (geçmiş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki veya kalpteki bir mananın, bir niyetin sese ve kelimelere dökülerek görünür kılınması" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavl eyleminin faili olan Firavun'un niyetini bağlam üzerinden tahlil eder. Hz. Musa'nın önceki ayette geçmişindeki "kasten adam öldürme" ve "firar etme" suçlamalarını zekice savuşturup, konuyu yeniden Firavun'un köleleştirme zulmüne (abbadte) ve evrensel Rabbe getirmesi üzerine; Firavun'un "kâle" (dedi) eylemi bir geri çekilme veya öğrenme arzusu değildir. Aksine, köşeye sıkışan otoritenin, tartışmayı şahsi alandan teolojik ve soyut bir alana çekerek ustaca manipüle etme girişimidir.

        Dücane Cündioğlu, konuşma eyleminin felsefi ve diyalektik boyutunu inceler. Antik dünyada "soru sormak" (kavl), üstünlük kurmanın ve tahakkümün bir aracıdır. Firavun, Musa'nın sarsıcı argümanlarına argümanla cevap vermek yerine, alaycı ve küçümseyici bir soru yönelterek (kâle), tartışmanın sınırlarını kendi iktidar alanında tutmaya ve "Ben sorarım, sen cevaplarsın" diyerek ontolojik üstünlüğünü (efendiliğini) korumaya çalışır.

        Fir'avne (فِرْعَوْنُ)

        Mutlak tiranlığın ve kibrin sembolü olan Mısır hükümdarının özel ismi (lakabı) olup, cümlenin faili (öznesi) konumundadır.

        El-Cevâlîkî, el-Mu'arreb adlı eserinde bu ismin Arapça bir kökten türemediğini, eski Mısır krallarına verilen yabancı (mu'arreb) bir unvan olduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında ismin etimolojisini Eski Mısır dilindeki "Per-aa" (Büyük Saray) terimine dayandırır. Kur'an, İbranice (Par'oh) ve Süryanice (Fer'ûn) formlarından süzülerek gelen bu terimi, salt tarihsel bir şahsiyetten ziyade "kendisini yeryüzünün mutlak egemeni ve tanrısı zanneden siyasi otorite" mefhumunun evrensel karşılığı olarak kullanır.

        Gabriel Said Reynolds, geç antik çağ monoteist literatüründe Firavun figürünün tipolojik (typology) işlevine odaklanır. Ayette soruyu soran failin adının açıkça "Firavun" olarak zikredilmesi, iki farklı uluhiyet (tanrılık) algısının çarpışmasını sembolize eder. Mısır'ın görünürdeki "ilah-kralı", Musa'nın bahsettiği o görünmeyen, aşkın ve evrensel "Rab" fikri karşısında büyük bir teolojik kriz yaşamaktadır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki sosyo-politik bağlamına dikkat çeker. Otoritenin ve kaba gücün zirvesindeki Firavun'un, karşılaştığı ilahi argüman karşısında alaycı bir cehalet takınması, bizzat Mekke'nin şımarık ve kibirli aristokrasisinin (müstekbirlerin) İslam davetine karşı gösterdiği entelektüel kibrin ve demagojinin tarihsel bir yansımasıdır.

        Ve mâ (وَمَا)

        Atıf (bağlama) harfi olan "ve" (وَ) ile cansızlar, durumlar veya mahiyet (nitelik) sormak için kullanılan "ne, nedir" anlamındaki istifham (soru) edatı "mâ"nın (مَا) birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, "mâ" edatının bir nesnenin cinsini, mahiyetini ve niteliklerini öğrenmek amacıyla kullanılan temel bir soru kökü olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Firavun'un sorusunda yatan muazzam belagat ve kibrin "mâ" edatında gizli olduğunu tahlil eder. Arapçada akıllı ve şuurlu varlıklar (şahıslar/ilahlar) için "men" (kim) edatı kullanılır. Firavun, "Âlemlerin Rabbi kimdir?" (Ve men Rabbü'l-âlemîn) demek yerine kasıtlı olarak cansızlar için kullanılan "mâ" (nedir o?) edatını seçmiştir. Bu dilsel tercih, Firavun'un Musa'nın Rabbini ontolojik bir şahıs/ilah olarak ciddiye almadığını; onu değersiz, mahiyeti belirsiz sıradan bir nesne veya icat edilmiş soyut bir mefhum seviyesine indirgeyerek (tahkir) alay ettiğini gösterir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu soru edatının kullanımını "tecâhül-i ârif" (bilinen bir şeyi bilmezden gelme) veya doğrudan "inkâr" sanatı olarak değerlendirir. Firavun, "mâ" sorusuyla bilgi talep etmemekte, aksine "Böyle bir şeyin varlığı mantıksızdır, bu saçmalık da nedir?" diyerek ilahi varlığı kategorik olarak reddetmektedir.

        Rabbü (رَبُّ)

        Sahip olmak, yetiştirmek, terbiye etmek, efendi olmak ve kanun koymak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiştir.

        İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün temelinde "bir şeye mutlak surette malik olmak ve onu kemale erene kadar ıslah edip idare etmek" anlamının yattığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler adlı eserinde, bu ayette geçen "Rabb" kelimesinin yarattığı politik ve teolojik depreme odaklanır. Firavun'un dünyasında (ve dönemin siyasi teolojisinde) "Rab", bizzat kendisidir; toprağın, insanların ve nehirlerin sahibi, efendisi ve yasa koyucusudur. Musa'nın saraya gelip kendisinden ve Firavun'dan bağımsız, üstün bir "Rabb"den bahsetmesi, Firavun'un ontolojik ve siyasi tekelini kırmaktır. Firavun'un "Rabb de nedir?" tepkisi, kendi mülkünde (Mısır'da) başka bir otoritenin varlığını işitmeye tahammül edemeyen bir tiranın egemenlik refleksidir.

        Patricia Crone, antik dünyadaki egemenlik mefhumu üzerinden kelimeyi analiz eder. Firavun için "Rabb", siyasi itaatin, verginin ve köleliğin merkezidir. Musa'nın Rabb kavramı ise Mısır devletinin sınırlarını aşan, Firavun'un gücünü sıfırlayan ve sadece dini bir inanç değil, İsrailoğullarının özgürlüğünü talep eden yepyeni, devrimci bir politik-teolojik otoritedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Rububiyet kavramı bağlamında, Firavun'un bu sorusunun aslında tevhid inancının en temel kavramı olan "Rab" fikrine karşı müşrik aklın yaşadığı varoluşsal tıkanıklığı ifade ettiğini belirtir. Putperest sistemler çok sayıda yerel ve boyun eğdirilmiş ilahı kabul edebilir, ancak her şeye mutlak hükmeden (Rabb) fikri onların sistemini yıkar.

        El-Âlemîne (الْعَالَمِينَ)

        Alamet, nişane, iz ve bilmek anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş olan "âlem" kelimesinin akıllı varlıklar çoğulu (cemi müzekker salim) formudur ve tamlama (izafet) kurgusundadır.

        İbn Fâris, a-l-m (ع ل م) kökünün özünde "bir şeyin tanınmasını, bilinmesini sağlayan açık işaret" anlamının bulunduğunu aktarır. Tüm yaratılmışlara "âlem" denilmesinin nedeni, evrendeki her zerrenin ve her türün, kendi Yaratıcısının sanatına, varlığına ve mutlak kudretine işaret eden birer delil (alamet) olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "âlemîn" kavramının kapsamına dikkat çeker. Bu kelime, cansız doğadan ziyade şuurlu varlık sınıflarını (insanlar, cinler, melekler), tüm milletleri ve zamanın tüm çağlarını kapsayan devasa bir çoğuldur. Firavun'un "Âlemlerin Rabbi de nedir?" sorusundaki şaşkınlık ve inkar tam da bu kapsayıcılığa yöneliktir. Zira Firavun sadece "Mısırlıların" veya belirli bir coğrafyanın yerel rabbidir; oysa Musa'nın savunduğu otorite, sınırları, ırkları ve Firavun'un bizzat kendisini de içine alan mutlak, evrensel ve kozmik bir iktidardır.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik tahlilinde, a-l-m kökünün Arapçadaki "bilmek/işaret" anlamlarının ötesinde, bu kelimenin teolojik "evren, çağlar ve varlık tabakaları" anlamını İbranicedeki "olâm" ( עוֹלָם ) ve Süryanicedeki "âlmê" kelimeleriyle olan derin bağından aldığını belirtir. Firavun'un Mısır merkezli pagan teolojisi, bölgedeki İbrahimi geleneğin bu kuşatıcı "Rabbü'l-Âlemîn" (Sonsuzluğun ve Tüm Evrenlerin Tanrısı) kavramına çarparak ontolojik bir iflas yaşamaktadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X