فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ ل۪ي رَبّ۪ي حُكْماً وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
“Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabb’im bana doğru karar vermeyi öğretti ve beni peygamberlerden biri yaptı.”
Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Bu kaçış, şu âyette sözü geçen adamın haber vermesi üzerine olmuştur; “Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: “Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşme yapıyorlar; derhal çıkıp git! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim”. Mûsâ korku içinde etrafı gözetleyerek oradan ayrıldı”. Bu onlardan kaçışı (firar) olmaktadır.
Sonra Rabb’im bana doğru karar vermeyi öğretti. Bazıları dediler ki: “Hüküm”den maksat peygamberliktir. Bazıları da nasıl hüküm verileceği bilgisidir, demişlerdir. Ve beni peygamberlerden biri yaptı. Bunların hepsi onun için aynen olmuştu.
Yorumu Yorumla
-
Fe ferertu (فَفَرَرْتُ)
Kaçmak, uzaklaşmak, firar etmek anlamlarına gelen f-r-r (ف ر ر) kökünden türemiş birinci tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir. Başındaki "fe" (ف) harfi sebep-sonuç ilişkisi kuran bir bağlaçtır.
İbn Fâris, f-r-r (ف ر ر) kökünün temel anlamının "bir şeyden veya bir yerden hızla uzaklaşmak, açılmak ve kaçmak" olduğunu belirtir. Bu eylem, sadece fiziksel bir yer değiştirmeyi değil, failin kendisini tehdit eden bir unsurdan kurtulmak amacıyla gösterdiği ani ve zorunlu bir reaksiyonu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "firar" kavramının psikolojik ve fiziksel boyutlarını tahlil eder. Ona göre firar, korkulan veya baş edilemeyen bir güç karşısında insanın kendi güvenliğini sağlamak için başvurduğu en temel savunma mekanizmasıdır. Musa'nın "fe ferertu" (bunun üzerine kaçtım) itirafı, eylemin planlı bir göç (hicret) olmadığını, anlık bir can havliyle ve panik halinde gerçekleşen bir uzaklaşma olduğunu gösterir.
Dücane Cündioğlu, kaçış eyleminin felsefi ve varoluşsal ağırlığına dikkat çeker. Musa'nın firarı, sadece Firavun'un askerlerinden veya kısas cezasından bedensel bir kaçış değil; adaletsizliğin, kibrin ve zulmün mutlak hakim olduğu bir sistemin (Mısır'ın) ontolojik boğuculuğundan uzaklaşmaktır. İnsan, bazen hakikati bulmak veya ilahi lütfa mazhar olmak için öncelikle onu kuşatan karanlık ve zalim yapıdan "firar" etmek zorundadır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin sosyolojik ve hukuki zeminini inceler. Musa'nın cinayet (zenb) sonrası Mısır devlet mekanizmasından kaçması, dönemin siyasi şartları içinde son derece rasyonel bir reflekstir. Karşısında adil bir yargılama yapacak bir mahkeme değil, intikam hırsıyla dolu tiranik bir otorite vardır. Dolayısıyla bu firar, hukukun işlemediği bir sistemde peygamberin kendi hayat hakkını korumak için attığı tamamen insani ve meşru bir adımdır.
Hiftukum (خِفْتُكُمْ)
Korkmak, endişe etmek anlamlarına gelen h-v-f (خ و ف) kökünden türemiş birinci tekil şahıs mazi fiili ile "sizden / sizi" anlamındaki muhatap çoğul zamiri "kum" (كُمْ) birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, h-v-f (خ و ف) kökünün "emniyetin ve sükunetin zıddı olarak kalbin sarsıntıya uğraması, yaklaşan bir tehlikeden dolayı dehşete düşme" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "havf" kavramının rasyonel temeline dikkat çeker. Musa'nın Firavun ve adamlarından (kum) korkması, evham veya yersiz bir paranoya değil, işlediği suçun karşılığında infaz edileceğine dair kesin ve somut emarelere dayanan gerçekçi bir korkudur. Bu ayette "firar" eyleminin gerekçesi olarak doğrudan "havf"ın sunulması, korku ile kaçış arasındaki o kopmaz psikolojik determinizmi ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu, peygamberlerin beşeri doğasını (human nature) Kur'an teolojisi içinde incelerken bu kelimeye odaklanır. Kur'an, elçilerini mitolojik kahramanlar veya korkusuz yarı-tanrılar olarak resmetmez. Musa'nın Firavun'un yüzüne karşı "Sizden korktum" demesi, onun ontolojik zayıflığını (beşeriyetini) gizlemediğinin, kendi insani sınırlarını ve hayatta kalma güdüsünü tüm şeffaflığıyla kabul ettiğinin sarsıcı bir ilanıdır. Havf, insan olmanın ayrılmaz bir parçasıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki dürüstlüğünü ve estetiğini tahlil eder. Otoritenin (Firavun'un) küçümseyici tavrına karşı Musa, sahte bir kahramanlık taslamaz veya geçmişteki kaçışına ulvi kılıflar uydurmaz. Çok net ve yalın bir dille "Korktuğum için kaçtım" diyerek, otoritenin psikolojik oyununu bu saf dürüstlükle boşa çıkarır. Korkuyu itiraf edebilmek, peygamberin o anki özgüveninin ve ilahi desteğe yaslanmış olmasının en büyük kanıtıdır.
Fe vehebe (فَوَهَبَ)
Karşılıksız vermek, lütfetmek, bağışlamak anlamlarına gelen v-h-b (و ه ب) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi fiildir. Başındaki "fe" (ف) harfi takip bildirir.
İbn Fâris, v-h-b (و ه ب) kökünün temel anlamının "bir şeyi hiçbir maddi veya manevi karşılık (ivaz) beklemeksizin, sırf lütuf ve ihsan olarak birine vermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hibe" eyleminin teolojik boyutunu inceler. Eylemin faili Allah (Rabbî) olduğunda bu verme eylemi, kulun kendi liyakati, çalışması veya hak etmesi neticesinde elde ettiği bir kazanım değil, mutlak ilahi iradenin bir seçimi ve hediyesidir. Musa, korkup kaçan zayıf bir beşer iken, bu acziyet halinin hemen ardından "fe" (bunun üzerine/sonra) bağlacıyla ilahi hibenin gelmesi, Allah'ın lütfunun insanın zayıflığını nasıl aniden bir güce dönüştürdüğünü gösterir.
Gabriel Said Reynolds, geç antik çağ dini metinlerinde "hibe" ve "lütuf" (grace) kavramlarını kıyaslar. Musa'nın Mısır'dan firarından sonra Medyen'de yaşadığı süreç ve peygamberlikle donatılması, İncil ve Kur'an geleneklerinde Tanrı'nın inisiyatifini (divine initiative) simgeler. Musa, kendi çabasıyla bir bilgeliğe veya elçiliğe ulaşmamış; çölde sürgün ve kaçak bir statüdeyken bu yetkiler ona üstün bir otorite tarafından "vehb" edilmiştir (bahşedilmiştir).
Diyanet İslam Ansiklopedisi, vehb kökünden türeyen "Vehhâb" isminin ilahi sıfatlar içindeki yerine değinerek, peygamberlik (nübüvvet) ve hikmet gibi devasa manevi makamların ancak "hibe" yoluyla verilebileceğini, bunların beşeri bir gayretle (kesb ile) ulaşılamayacak ontolojik mertebeler olduğunu vurgular.
Hukmen (حُكْمًا)
Hükmetmek, yasa koymak, yargılamak ve sağlamlaştırmak anlamlarına gelen h-k-m (ح ك م) kökünden türemiş bir masdar/isimdir.
İbn Fâris, h-k-m (ح ك م) kökünün özünde "bir şeyi engellemek, onu fesattan (bozulmaktan) korumak ve düzeltip sağlamlaştırmak" anlamının yattığını belirtir. Atın ağzına takılan ve onu kontrol eden gem'e "hakeme" denmesi de bu kökten gelir. Dolayısıyla "hüküm", zihni ve eylemleri yanlıştan alıkoyan, doğruya yönlendiren sağlam bir bilgi ve otoritedir.
Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kelimesini sıradan bir siyasi otoriteden ayırarak tahlil eder. Ona göre bu ayette Musa'ya verilen "hüküm", eşyanın hakikatini kavrama yetisi, doğru ile yanlışı birbirinden kesin çizgilerle ayırma gücü (hikmet) ve peygamberlik bilincidir. Allah, Musa'ya sadece bir bilgi değil, olaylar karşısında sarsılmaz kararlar alabilme dirayeti bahşetmiştir.
Toshihiko Izutsu, hüküm kelimesinin Kur'an'daki otorite (authority) bağlamını inceler. Firavun, Mısır'da siyasi, askeri ve yasal "hükmü" elinde tutan yegâne güçtür. Musa ise saraydan firar etmiş bir hiçkimse iken, dönüşünde Firavun'un bu dünyevi otoritesine karşı tamamen ilahi bir kaynaktan "hüküm" (ontolojik ve teolojik otorite) alarak gelmiştir. Ayet, iki farklı hükmün (beşeri tiranlık ile ilahi yasanın) sarsıcı çarpışmasını zımnen ilan eder.
Patricia Crone, peygamberlerin antik Yakın Doğu'daki "yasa koyucu" (lawgiver) ve "yargıç" statülerini bu kelime üzerinden analiz eder. Musa'ya "hüküm" verilmesi, onun sadece ahlaki bir vaiz olmadığını, aynı zamanda İsrailoğullarını yönetecek, yeni bir toplumsal sözleşme inşa edecek ve Firavun'un yozlaşmış hukuk sistemini ilga edecek yetkili bir şari (yasa koyucu) olarak atandığını ifade eden güçlü bir politik-teolojik kavramdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, hüküm kavramının varoluşsal sağlamlığına (muhkemliğe) odaklanır. Musa'nın geçmişte işlediği cinayet (dalâl/şaşkınlık anı), iradesinin kontrolünü kaybettiği, "hükümsüz" bir andır. Allah ona "hüküm" vererek, zihnini ve eylemlerini mutlak bir dengeye ve yanılmazlığa ulaştırmış, onu duygusal kırılmalardan ve anlık öfkelerden koruyan ilahi bir zırh giydirmiştir.
Ve ce'alenî (وَجَعَلَنِي)
Yapmak, kılmak, dönüştürmek anlamlarına gelen c-a-l (ج ع ل) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi fiil ile "beni" anlamındaki mütekellim zamirinin (nî) birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, c-a-l (ج ع ل) kökünün temel anlamının "bir nesneyi, bir durumu veya bir kişiyi bir halden başka bir hale geçirmek, dönüştürmek ve yeni bir statüde var kılmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ce'ale" fiili ile "haleka" (yarattı) fiili arasındaki ince semantik farkı ortaya koyar. Haleka, yoktan var etmeyi ifade ederken; ce'ale, zaten var olan bir varlığa (Musa'ya) yeni bir sıfat, yeni bir görev veya ontolojik bir mertebe tahsis etmektir. Musa, sıradan bir beşer olarak var iken, Allah'ın bu eylemiyle "elçilik" statüsüne geçirilmiş, varoluş gayesi yeniden şekillendirilmiştir.
El-Murselîn (الْمُرْسَلِينَ)
Göndermek, elçi tayin etmek anlamlarına gelen r-s-l (ر س ل) kökünden if'âl babında türetilmiş ism-i mef'ul (kendisine eylem yapılan/gönderilen) çoğuludur.
İbn Fâris, r-s-l (ر س ل) kökünün temelinde "birini veya bir şeyi belli bir amaç ve mesaj doğrultusunda sükûnetle ve peş peşe yollamak" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı analiz ederken, elçilerin (mürselîn) sadece birer haber taşıyıcı olmadıklarını, kendilerini gönderen mutlak iradenin (Allah'ın) otoritesini, korumasını ve yasasını temsil eden dokunulmaz şahsiyetler olduklarını vurgular. Musa'nın kendisini "elçilerden biri" olarak tanımlaması, Firavun'un karşısında bireysel bir şahıs olarak değil, arkasında devasa bir metafizik kudret bulunan ve tarih boyunca devam eden o büyük "elçiler silsilesinin" bir halkası olarak durduğunu ilan etmesidir.
Arthur Jeffery, kelimenin köken bilimsel incelemesinde, r-s-l kökünün Arapçaya özgü olmakla birlikte, "dini bir görevle gönderilen ilahi elçi" (Apostle/Messenger) şeklindeki teolojik kullanımının, Süryanice ve Aramicedeki "şelîhâ" (gönderilmiş olan) terimiyle anlamsal bir paralellik taşıdığını ifade eder. Kur'an, bölgenin bu ortak monoteist "ilahi elçilik" kurumunu kendi terminolojisi içinde "mürselîn" olarak kusursuzca formüle etmiştir.
Michael Cook, bu kelimenin politik teolojideki yerini tahlil eder. Musa, Mısır'dan kaçarken "aranan bir suçlu, bir firari" statüsündedir. Ancak döndüğünde Firavun'un karşısına "mürselîn" (gönderilmiş olan elçiler) sıfatıyla çıkar. Bu kelime, Musa'nın Firavun'un yargı yetkisinden ve dünyevi otoritesinden tamamen bağımsız, ona eşdeğer hatta ondan daha üstün bir egemenin (Tanrı'nın) resmi ve diplomatik temsilcisi olduğunu bildiren radikal bir statü beyanıdır. Otoritenin suçlusu, mutlak Otoritenin elçisine dönüşmüştür.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla