Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 20. Ayet

    قَالَ فَعَلْتُـهَٓا اِذاً وَاَنَا۬ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle fe’altuhâ iżen ve enâ mine-ddâllîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      20. “‘Ben’ dedi, ‘o işi, (sonunun ölüme varacağını) bilmeden yaptım’”

      ‘Ben’ dedi, o işi, (sonunun ölüme varacağını) bilmeden yaptım. Yani ben bunu henüz cahil iken yapmıştım. Çünkü Mûsâ, attığı tokadın onu öldüreceğini bilmiyordu. Eğer onun öyle olacağını bilseydi o tokadı atmazdı. Çünkü onu öldürmek kendisine helâl değildi. “Bu şeytanın işindendir” demesi gösteriyor ki MûsA, onun öldürülmesini kendisine helâl görmüyordu, ne var ki hata ve cahillik sonucu bir kere elinden çıkmış bulunuyordu. Mûsâ demişti ki; ‘Ben’ dedi, o işi, (sonunun ölüme varacağını) bilmeden yaptım. Yani bu sonucu doğuracağını bilmez halde iken yaptım. O attığı tokattan ölümün meydana gelebileceğini bilmemekteydi. Bazı kırâatlerde de benzer şekilde “Ve ene mine’l-câhilîn” (وَاَنَا مِنَ الْجَاهِل۪ينَ) diye okunmuştur. Bu da gösteriyor ki Mûsâ öldürme işini kasıt ile değil cahillikle yapmıştı.

      Bu âyette, insanın hata ve cahillikle elinden çıkmış olan bir fiilinden dolayı sorumlu tutulabileceğini, onunla muhatap kılmabileceğini, onun yasak konusu edilebileceğini gösteren delil vardır. Zira şöyle buyrulmuştur: O işi, bilmeden yaptım. Sonra şöyle buyurdu: 21. ayet.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        Söylemek, konuşmak, ifade etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş mazi (geçmiş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün "zihindeki veya kalpteki bir mananın sesler ve kelimeler aracılığıyla dışa vurulması" olduğunu belirtir. Eylemin temelinde gizli olan bir durumun açıkça beyan edilmesi yatar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin faili ve bağlamı üzerinden bu ayetteki kullanımı tahlil eder. Firavun'un bir önceki ayetteki suçlayıcı "kavl"ine karşılık Hz. Musa'nın "kâle" (dedi) eylemi, bir inkâr veya kaçış değil; aksine eylemi olduğu gibi üstlenen, gerçeği eğip bükmeden açıkça ortaya koyan cesur bir itiraf ve yüzleşme beyanıdır. Söz, burada yalanlamaya karşı hakikatin bizzat savunmasıdır.

        Dücane Cündioğlu, konuşma eyleminin diyalektik yapısına odaklanır. Otorite (Firavun), Musa'yı geçmişteki bir cinayetle köşeye sıkıştırmaya çalışırken, Musa "kâle" eylemiyle sözü (inisiyatifi) tekrar eline alır. Musa, Firavun'un psikolojik baskısına boyun eğmemiş, kendi eyleminin mahiyetini kendi "kavli" ile yeniden tanımlayarak otoritenin suçlayıcı dilini parçalamıştır.

        Fe'altühâ (فَعَلْتُهَا)

        Arapçada "yapmak, etmek, bir eylemi gerçekleştirmek" anlamlarına gelen f-a-l (ف ع ل) kökünden türemiş birinci tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiili ile "onu" anlamına gelen müennes (dişil) muttasıl zamirin (hâ) birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, f-a-l (ف ع ل) kökünün temelinde "bir işi meydana getirmek, bir eylemi kast ve irade ile varlık sahnesine çıkarmak" anlamının yattığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımını doğrudan Firavun'un bir önceki ayetteki "fe'alte fa'leteke" (yaptığın o eylemi yaptın) suçlamasına verilmiş retorik bir cevap olarak tahlil eder. Musa, eylemi inkâr etmez; "Evet, onu ben yaptım" diyerek fiili üstlenir. Ancak bu üstleniş, Firavun'un yüklemeye çalıştığı "nankörlük" (küfran) veya "devlet düşmanlığı" ideolojisini reddeden, sadece somut, fiziksel bir olgunun çıplak kabulüdür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik gücüne dikkat çeker. Hz. Musa, "Onu öldürdüm" (kateltühü) demez; Firavun'un kullandığı belirsiz ancak ağır "fa'le" (eylem) kelimesine karşılık olarak "fe'altühâ" (o eylemi yaptım) fiilini kullanır. Bu dilsel seçim, eylemin bir "cinayet/katil" kastıyla tasarlanmadığını, o anlık gelişen ve kontrolden çıkan bir "fiil" (vuruş/müdahale) olduğunu gösteren ince bir savunma sanatıdır. Zamir (hâ), doğrudan o talihsiz olaya işaret eder.

        İzen (إِذًا)

        Arapçada "öyleyse, o halde, o vakit, o takdirde" anlamlarına gelen, bir durumu geçmişteki belirli bir anla veya şarta bağlayan bir zaman ve sonuç edatıdır.

        İbn Fâris, bu edatın "geçmişteki belirli bir zaman kesitine işaret etmek ve o anın şartları içinde gerçekleşen bir durumu izah etmek" için kullanıldığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "izen" edatının bu ayetteki fonksiyonunu tahlil eder. Hz. Musa bu edatla, işlediği eylemi şimdiki peygamberlik bilincinden ve mevcut kimliğinden ayırır. "Onu o vakit (izen) yaptım" diyerek, eylemin kalıcı bir karakter bozukluğu veya isyan olmadığını, tamamen o geçmiş zamanın özel ve arızi (geçici) şartları içinde gerçekleşip bitmiş bir durum olduğunu vurgular. Bu edat, zamanı bir mazeret olarak sunar.

        Ve Ene (وَأَنَا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) ile birinci tekil şahıs zamiri olan "ene" (أَنَا) kelimesinin birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân adlı çalışmasında Arapçadaki "vav" harfinin farklı işlevlerini inceler. Bu ayetteki "ve" harfinin basit bir atıf (bağlama) değil, "vav-ı haliyye" (durum bildiren vav) olduğunu belirtir. "Ve ene" yapısı, eylemin (fe'altühâ) gerçekleştiği andaki psikolojik ve zihinsel durumu (hali) açıklamak üzere cümleye "Ben o sırada ... idim" anlamını katar. Musa, fiilini salt bir bedensel hareket olarak değil, o anki içsel haliyle birlikte açıklamaktadır.

        Mine'd-Dâllîne (مِنَ الضَّالِّينَ)

        Arapçada "yolunu kaybetmek, sapmak, şaşırmak, yanılmak, habersiz olmak" anlamlarına gelen d-l-l (ض ل ل) kökünden türemiş ism-i fâil çoğuludur (ed-Dâllîn) ve "den/dan" anlamındaki "min" edatıyla birlikte kullanılmıştır.

        İbn Fâris, d-l-l (ض ل ل) kökünün temel anlamının "doğru yoldan ayrılmak, hedefi şaşırmak ve bir şeyin nerede olduğunu bilememek" olduğunu belirtir. Bu kök, sadece dini/ahlaki bir sapmayı değil, çölde fiziksel olarak yönünü kaybetmeyi veya ne yapacağını bilemez halde bocalamayı da ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalâl" kavramının semantik genişliğini titizlikle tahlil eder. Kur'an'da bu kelimenin, kasıtlı ve inatçı bir inkar (küfür) anlamına geldiği gibi, hiçbir kötü niyet barındırmayan bilgisizlik, hata, unutkanlık ve kafa karışıklığı (şaşkınlık) anlamına da geldiğini belirtir. Hz. Musa'nın kendisini "dâllîn" (yanılanlar/şaşkınlar) arasında sayması, onun bir kâfir veya isyankâr olduğunu değil; o anki kavgaya müdahale ederken sonucun ölüme varacağını öngöremeyen, ne yaptığını tam kestiremeyen ve iradesi anlık olarak şaşan (hataya düşen) biri olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde d-l-l kökünün Cahiliye döneminden Kur'an teolojisine geçişini inceler. İslam öncesi Arap şiirinde "dalâl", uçsuz bucaksız çölde yönünü kaybedip fiziksel bir şaşkınlık ve çaresizlik içine düşmektir. Kur'an bu kelimeyi alıp "hidayetten mahrumiyet" anlamında dini bir terime dönüştürmüştür. Ancak Toshihiko Izutsu'ya göre Hz. Musa'nın buradaki kullanımı, kavramın o ilk, arkaik (psikolojik) anlamına daha yakındır: "Ben o kargaşada kontrolümü/yönümü kaybettim, sonucun buraya varacağından tamamen habersizdim."

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ontolojik bir "vahiy öncesi durum" (pre-revelation state) olarak değerlendirir. Musa, o eylemi gerçekleştirdiğinde henüz peygamberlikle, ilahi yasa ve hidayetle (nurla) donatılmamıştı. "Dâllîn" olmak, ilahi rehberliğin keskin ışığından mahrum bir beşerin, dünyevi olaylar karşısında kendi insani zaafları, öfkeleri ve bilgisizliğiyle baş başa kalarak ontolojik bir "körlük/savrulma" yaşamasıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, dalalet maddesinde bu ayete özel bir yer ayırır. Kelimenin buradaki bağlamının "kasıt olmaksızın hataya düşmek, sonucun nereye varacağını bilmemek" olduğunu vurgular. Musa'nın bu kelimeyi seçmesi, Firavun'un "kâfir" (nankör/kasıtlı isyankar) suçlamasına karşı hukuki ve ahlaki bir itirazdır: "Eylemi yaptım, ancak bu devlete karşı planlı bir isyan (küfür) değil, sonucunu öngöremediğim, sınırını aşan insani bir hataydı (dalâl)."

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X