قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
18. “(Makamına vardıklarında Mûsâ’ya) Firavun şöyle dedi: ‘Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?’”
19. “Sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörün birisin!”
Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının nice yıUarını aramızda geçirmedin mi? Firavun, ona yapmış olduğu iyilikleri sayıyor, küçükken onu büyüttüğünü, onun nice yıllar kendileriyle birlikte kaldığını, buna mukabil Mûsanın kendisine yapmış olduğu iyiliklere karşı nankörlük ettiğini hatırlatıyor ve şöyle diyor: Sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörün birisin! Kastettiği Mûsanın attığı bir yumrukla Kıptî’yi öldürmesi olayıdır. Mûsâ, bu olayı ikrarla onu kendisinin yaptığını bildirerek şöyle demiştir: 20. ayet.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Söylemek, konuşmak, ifade etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün "zihindeki veya kalpteki bir mananın sesler ve kelimeler aracılığıyla dışa vurulması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin failinin statüsüne göre farklı bağlamlar kazandığını ifade eder. Önceki ayetlerde Hz. Musa'nın ve Allah'ın "kavl" (söz) eylemleri aktarılırken, bu ayette eylemin faili Firavun'dur. Râgıb el-İsfahânî'ye göre Firavun'un "kâle" (dedi) eylemi, gerçeği arayan bir diyalog başlangıcı değil; kibrin, otoritenin ve üst perdeden bir tahakkümün söze dökülmüş halidir.
Dücane Cündioğlu, konuşma eyleminin diyalektik boyutunu inceler. Firavun, Musa'nın getirdiği sarsıcı ilahi mesaja ve "Rabbi'l-Âlemîn" argümanına entelektüel veya teolojik bir cevap (kavl) üretememiştir. Bunun yerine, sözü (kavli) doğrudan Musa'nın şahsi geçmişine, zayıflıklarına ve ona yaptığı iyiliklere çekerek konuyu saptırma ve psikolojik üstünlük kurma stratejisi gütmüştür. Firavun'un sözü, hakikati örtbas eden politik bir manevradır.
E lem (أَلَمْ)
Soru edatı olan hemze (أ) ile geçmiş zamanı olumsuzlayan "lem" (لَمْ) edatının birleşimidir. "Öyle değil mi?, ...madık mı?" anlamı verir.
İbn Fâris, soru hemzesinin (istifham) muhataptan bir bilgi talep etmek için, "lem" edatının ise eylemin geçmişte gerçekleşmediğini bildirmek için kullanıldığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, bu iki edatın birleşiminin "istifham-ı takrirî" (onaylatma sorusu) oluşturduğunu belirtir. Firavun, Musa'ya "Seni biz büyütmedik mi?" diye sorarken aslında bir cevap beklememekte; aksine, Musa'nın asla inkâr edemeyeceği kadar açık bir gerçeği ona zorla onaylatarak onu psikolojik bir baskı ve minnet borcu altına sokmayı hedeflemektedir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatların kullanımını zalim otoritenin retorik stratejisi bağlamında okur. Firavun, "E lem" diyerek söze başlamakla Musa'yı savunma pozisyonuna iter. Bu soru kalıbı, otoritenin, karşısındaki muhalifi "nankörlük" ile suçlayarak kitleler önünde ahlaken mahkûm etme ve kendi tiranlığını "iyilikseverlik" (paternalizm) maskesi altında meşrulaştırma çabasının dilsel aracıdır.
Nurebbike (نُرَبِّكَ)
Büyütmek, yetiştirmek, terbiye etmek, beslemek anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden tef'îl babında türetilmiş, birinci çoğul şahıs muzari fiildir. Sonuna "seni" anlamındaki muhatap zamiri (ke) bitişmiştir.
İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün temelinde "bir şeye malik olmak, onu koruyup gözetmek ve basamak basamak olgunluk çağına (kemale) erene kadar idare etmek" anlamının bulunduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bu kelimenin geçtiği sahneyi muazzam bir semantik çatışma (semantic clash) olarak tahlil eder. Musa, bir önceki ayette Firavun'un karşısına "Rabbi'l-Âlemîn" (Âlemlerin Rabbi/Yetiştiricisi) kavramıyla çıkmıştı. Firavun ise Musa'nın bu teolojik meydan okumasına aynı kökten türeyen "nurebbike" (Seni biz terbiye edip büyütmedik mi?) fiiliyle karşılık verir. Toshihiko Izutsu'ya göre Firavun, yeryüzündeki fiziksel rızkı, barınmayı ve eğitimi sağlayan gücün kendisi olduğunu iddia ederek, Musa'nın göksel "Rab" kavrayışına karşı kendi dünyevi "rububiyetini" (efendiliğini) ve "yetiştiriciliğini" ontolojik bir silah olarak kullanır.
Dücane Cündioğlu, "terbiye" fiilinin buradaki politik ve varoluşsal anlamına eğilir. Firavun'un "Seni biz yetiştirdik" iddiası, Musa'nın bedenine, geçmişine ve kimliğine sahip olma (mülkiyet) iddiasıdır. Otorite, muhalifine "Sen benim eserimsin, senin üzerinde hakkım var" diyerek onu varoluşsal bir ipotek altına almaya çalışır. Musa'nın peygamberlik misyonu, aslında Firavun'un bu sahte ve maddi rububiyet (nurebbike) ağından kurtulup mutlak Rububiyet'e (Rabbi'l-Âlemîn'e) sığınma eylemidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Mısır saray geleneğindeki karşılığını inceler. Mısır'da Firavunlar kendilerini sadece yönetici değil, aynı zamanda tüm halkın besleyicisi ve koruyucusu (tanrısal baba) olarak görürlerdi. "Nurebbike" kullanımı, Musa'nın sarayda en üst düzey aristokratik eğitimle, Firavun'un şahsi himayesi altında şatafat içinde büyütüldüğü gerçeğine doğrudan bir atıftır.
Fînâ (فِينَا)
İçinde, zarfında anlamlarına gelen "fî" (فِي) edatı ile birinci çoğul şahıs zamiri olan "nâ"nın (نَا) birleşiminden oluşur ("İçimizde, aramızda").
İbn Fâris, "fî" edatının bir şeyin diğer bir şeyi mekânsal, zamansal veya soyut olarak tamamen kuşatıp içine alması (zarfiyyet) işlevini gördüğünü belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "fînâ" (içimizde) kullanımının sıradan bir yer bildirimi olmadığını vurgular. Firavun bu kelimeyle, Musa'nın kendi sarayının mutlak güvenli, yalıtılmış ve her türlü nimetle kuşatılmış sınırları "içinde" büyüdüğünü; dolayısıyla Musa'nın varlığının o sarayın himayesine borçlu olduğunu zımnen ifade eder. Bu kelime, otoritenin kuşatıcılığını ve güvencesini simgeler.
Velîden (وَلِيدًا)
Yeni doğmuş çocuk, bebek, yavru anlamlarına gelen v-l-d (و ل د) kökünden türemiş bir sıfattır.
İbn Fâris, v-l-d (و ل د) kökünün temel anlamının "doğmak, bir asıldan kopup varlık sahnesine çıkmak ve nesil" olduğunu belirtir. "Velîd", insanın doğduğu andaki o en savunmasız, muhtaç ve çaresiz halidir.
Râgıb el-İsfahânî, "velid" kelimesinin insanın kendi kendine yetemediği, başkasının bakımına mutlak surette ihtiyaç duyduğu fiziksel zayıflık dönemini ifade ettiğini aktarır. Firavun'un "Seni bir velid olarak büyütmedik mi?" vurgusu, Musa'ya o çaresiz günlerini hatırlatarak aralarındaki eşitsiz güç ilişkisini (kurtarıcı ve kurtarılan) yeniden tesis etme gayesidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve dramatik zıtlığına (kontrast) dikkat çeker. Şu an Firavun'un karşısında "Âlemlerin Rabbinin Elçisi" sıfatıyla, elinde mucizelerle duran, hesap soran ve talepte bulunan kudretli bir Musa vardır. Firavun ise onu psikolojik olarak küçültmek ve statüsünü sıfırlamak için, onu en zayıf haliyle, kucakta taşınan muhtaç bir "velîd" (bebek) kelimesiyle çerçeveler. Bu, kibrin ve demagojinin en çarpıcı edebi tasviridir.
Lebiste (لَبِثْتَ)
Kalmak, beklemek, bir yerde ikamet etmek ve zaman geçirmek anlamlarına gelen l-b-s (ل ب ث) kökünden türemiş ikinci tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, l-b-s (ل ب ث) kökünün "bir yerde duraklamak, ayrılmamak, gecikmek ve uzun süre mesken tutmak" anlamlarının yattığını belirtir. Kısa süreli uğramalar için kullanılmaz; belirli bir sürenin kalıcı olarak doldurulmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "lübs/lübûs" kavramının, zamanın bir mekân içinde tüketilmesi eylemi olduğunu ifade eder. Firavun bu fiili kullanarak, Musa'nın Mısır sarayındaki yaşamının geçici bir misafirlik olmadığını, hayatının en temel yapı taşlarının oluştuğu kalıcı bir yaşanmışlık olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin ontolojik ağırlığını inceler. "Lebiste" (kaldın, yaşadın) fiili, insanın kendi geçmişine demir atmasıdır. Firavun, Musa'nın sadece bedenini değil, varoluşsal "zamanını" da sahiplenmektedir. Mısır sarayında tüketilen zaman (lübûs), Musa'nın omuzlarına yüklenmek istenen devasa bir minnet borcunun ve sadakat beklentisinin ağırlığıdır.
Min (مِنْ)
Arapçada "...den, ...dan" anlamlarında bir harf-i cer (bağlaç) olup, başlangıç (ibtidâ), açıklama (beyan) veya bir bütünün parçası (teb'îz) olma işlevi görür.
Râgıb el-İsfahânî, buradaki "min" edatının teb'îz (bütünün bir kısmını ifade etme) görevinde olduğunu belirtir. Firavun, "Ömrünün belirli bir parçasını, yıllarını" diyerek abartıya kaçmadan, sayısal ve tarihsel bir gerçeğe işaret ederek argümanını daha ikna edici ve itiraz edilemez bir forma sokar.
Umurike (عُمُرِكَ)
Ömür, hayat süresi, yaşamak ve imar etmek anlamlarına gelen a-m-r (ع م ر) kökünden türemiş ismin, "senin" anlamındaki muhatap zamiri (ke) ile tamlamasıdır.
İbn Fâris, a-m-r (ع م ر) kökünün temelinde "bir şeyi inşa etmek, bayındır hale getirmek, yaşatmak ve harabe halinin zıddı olarak canlılık katmak" anlamının bulunduğunu aktarır. Bir binayı inşa etmeye "imaret", insanın ruhunun bedende kalıp o bedeni yaşanılır kıldığı süreye de bu inşadan mülhem "ömür" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "ömür" kavramının, bedenin hayat ile imar edildiği (ayakta tutulduğu) o sınırlı zaman dilimi olduğunu tahlil eder. Firavun'un "senin ömründen" demesi, "Senin bedensel inşanın (büyümenin ve gelişmenin) en kritik aşamaları bizim sayemizde, bizim nimetlerimizle imar edildi" anlamına gelen derin bir biyolojik ve varoluşsal sahiplenmedir.
Sinîne (سِنِينَ)
Yıl, sene anlamlarına gelen s-n-e / s-n-v (س ن ه / س ن و) kökünden türemiş olan "sene" (سَنَة) kelimesinin kuralsız (cemi müzekker salim irabıyla gelen mülhak) çoğuludur.
İbn Fâris, s-n-e (س ن ه) kökünün "zamanın tam bir döngüsünü tamamlaması, güneşin veya mevsimlerin bir turu" anlamına geldiğini belirtir. Arapçada "âm" kelimesi daha çok bereketli yıllar için kullanılırken, "sene" kelimesinin bazen zorluk ve kuraklık içeren zaman dilimleri için de nötr bir kapsayıcılıkla kullanıldığını aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planını incelerken, bu kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "šĕnayyā" ve İbranicedeki "šānîm" kelimeleriyle tamamen aynı kökenden geldiğini belirtir. Zamanı "yıllar" ile ölçme geleneğinin tüm kadim Ortadoğu kültürlerindeki ortak matematiksel ve tarihi ifadesidir.
Angelika Neuwirth, bu kelimenin çoğul formunun ayetin sonuna (fasıla) yerleştirilmesinin litürjik ve akustik işlevini tahlil eder. Ayet, "sinîn" kelimesinin sonundaki uzatmalı "î" sesiyle biter. Bu fonetik uzatma (med), Firavun'un Musa'ya hatırlattığı o uzun, bitmek bilmeyen ve yıllara sâri olan geçmiş zamanın zihinde akustik olarak canlandırılmasını sağlar. Otorite, Musa'nın isyanını, onun geçmişinde biriken "yılların" (sinîn) niceliksel ağırlığıyla ezmeye çalışır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla